44 yıldır Yeni Asya müdavimi SADİ KARAMIK

Bize kendinizi tanıtır mısınız?

1945 yılında Çanakkale ili, Biga ilçesi, Balıklı Çeşme Köyünde doğdum. Çocukluğum bu köyde geçti. İlk okulu köyümüzde okudum. Orta okulu Manisa Beydere Teknik Ziraat Okulu’nda yatılı olarak okudum. Liseyi Bursa’da Bölge Ziraat Okulu’nda yatılı olarak bitirdim. 1993 yılında yüksek okuldan mezun oldum. Yurdumuzun değişik yerlerinde çalıştıktan sonra 1980 yılında memleketime döndüm. Emeklilik sonrası Biga’ya yerleştim hâlen orada ikamet etmekteyim.

Risale-i Nurları nasıl tanıdınız, ilk derse ne zaman gittiniz, sizi etkileyen neler oldu?

1963 yıllarıydı. Bursa’da yatılı okulda okuyordum. Arkadaşlarımızla hafta sonları çarşıya gezmek için çıkıyorduk. Arkadaşım Halil Aytekin namaz kılardı, o Ulu Cami’ye namaza gittiğinde ben dışarıda kapının önünde onu beklerdim. Namaza karşı ilgisizdim. Bir gün o civarda dükkânı olan İrfan Okur’a kitap almak için uğradık. Bizi yakın bir yerdeki derse dâvet etti. Biz de arkadaşımla birlikte gittik. Salona girdiğimizde şimdi antika diyebileceğimiz büyükçe bir teypten mehter müziği eşliğinde lâhuti bir sesle sonradan Tarihçe-i Hayat’tan olduğunu öğrendiğim aşağıdaki bölüm okunuyordu:

“Ey âlem-i İslâm! Uyan, Kur’ân’a sarıl, İslâmiyete maddî ve manevî bütün varlığınla müteveccih ol. Ve ey Kur’ân’a bin yıllık tarihinin şehadetiyle hâdim olan ve İslâmiyet nurunun zemin yüzünde naşiri bulunan yüksek ecdadın evlâdı! Kur’ân’a yönel ve onu anlamaya, okumaya ve onu anlatacak onun bu zamanda bir mu’cize-i manevîsi olan Nur Risalelerini mütalâa etmeye çalış. Lisanın Kur’ân’ın âyetlerini âleme duyururken, hâl ve etvar ve ahlâkın da onun manasını neşretsin, lisan-ı hâlin ile de Kur’ân’ı oku. O zaman, sen dünyanın efendisi, âlemin reisi ve insaniyetin vasıta-i saadeti olursun.”

İlk defa dinlediğim bu sözlerden o kadar etkilenmiştim ki kalp ve ruhumda büyük bir coşku hissettim. Sonrasında kitaplardan ders okundu. Biz okula geldiğimizde bulunmamız gereken saat çoktan geçmişti. O güne kadar okulda hiç ceza almamıştım. İlk cezayı Risale-i Nur dersine gittiğim için geç kalışım sebebiyle aldım. Bu geç kalış benim için ceza değil, aslında mükâfat oldu diyebilirim. Çünkü imanımın kurtulmasına vesile olacak bir eserle tanışmıştım. İlk derse gittiğimiz İnebey Sokak’taki bu yer rahmetli Sami Pala Ağabeyimizin eviydi. Bursa’da bulunduğum zaman içinde fırsat buldukça birkaç defa daha derse gittim ve Nur Talebeleri ile irtibatım başlamış oldu.

Mezuniyetten sonra Çanakkale merkezde göreve başladım. Oradaki simitçi Mehmet Ağabeyle irtibat kurdum. Bir kaç arkadaşla ev tuttuk. Akşamları o dönemde asker olarak orada bulunan Celal Keseli gelip Sözler’den okuyordu. Okunan derslerin hakikatini anlamadığım için kendi kendime “Ben de bunları yazabilirim” diyordum. Bu düşünce benim beş altı yıl Nurlardan uzak kalmama sebep oldu. Çok fazla okuma iştiyakı duymasam da yine de Nur Talebeleriyle irtibat kurmaktan vazgeçemiyordum. 1966 yılında asker oldum. Edremit’te acemi eğitiminden sonra İstanbul’da Rami Kışlası’na gönderildim. Hafta sonları Kirazlı Mescit Sokak’taki dershaneye gitmeye başladım. Orada Ahmet Gümüş, Eyüp Ekmekçi, Mustafa Ekmekçi, Sabahattin Aksakal ve diğer ağabeylerle tanıştım.

Askerden sonra 1969 yılında Bolu Zirai Mücadele Karantina Müdürlüğü’nde göreve başladım. Bugün gazetesini alıp okuyordum. Bolu Yeniçağ’da öğretmenlik yapan Teoman Keskin Hoca gazeteye ilân vermişti, Hasan Karakuş Ağabeyin kitapçı dükkânında onunla tanıştım. Hafta sonları bir araya gelip kitap okumaya başladık. Çevremizdeki ilçelerle irtibatımız oldu. Gerede’de Süleyman Mavigöz Ağabey bakırcı dükkânının üstünü dershane yapmıştı. Orada kışın en şiddetli soğuk günlerinde yaptığımız derslerin lezzetini unutamam. Rahmetli Tahiri Mutlu Ağabey de bu mekânda Tevafuklu Kur’ân’ın tashihlerini yapardı. Fırsat buldukça Düzce, Karadeniz Ereğli gibi yerlerle irtibat kurardık. Oradan ziyaretçilerimiz de olurdu. Ben o zaman yeni evlenmiş, Bolu içinde ikamet ediyordum. Bulunduğum yer Ankara İstanbul yolu güzergâhı olduğu için ziyaretçilerimiz çoğaldı. Bir çok ağabey bize uğramadan geçmiyordu. Tahiri Mutlu, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel, Mehmet Kırkıncı gibi birçok ağabey ve kardeşimiz evimizi şereflendirdiler. Tahir Ağabey, eşime “Senin ismin Şefika olsun!” dedi ve bizi duâ listesine dahil etti.

Derslere gelenlerin sayısı arttıkça evlerimiz almamaya başladı. Dershane tutma ihtiyacı hasıl oldu. İlk olarak Tabakhane Camii yanında yer tuttuk. Öğretmen okulu talebelerinden Ramazan Durgun, İbrahim Çiğdem, İsmail Cevahirli, Necdet Pehlivan gibi bir gurup derslerimize gelmeye başladı. O dönemde Karadeniz Ereğli’de bulunan Necati Usun ile Ankara’da okuyan ve aslen Bolulu olan Eşref Edip Keha kardeşimiz Risale-i Nurları iyi bilen arkadaşlarıyla derslerimize daha sık katılmaya başladı.

Millî Nizam partisi çıktığında nasıl etkilendiniz?

Ağırlıklı olarak imanî dersleri okuyorduk. Lâhikaları fazla okumadığımız için içtimâî ve siyasî istikamet çizgisi hakkında bilgi eksikliğimiz vardı. Bu sebeple bu hareketin İslâmî bir hizmet olduğu yanılgısına kapıldık. Partinin Ankara Kızılay’da yapılan toplantısına katıldık. Orada “Şeriat isteriz!” sloganları atıldı. Hattâ bu cazibe ile Adana’ya kadar onun peşinden gittim. Ağabeylerimizle istişare ettikten sonra din adına parti kurmanın yanlış olduğunu anladık. Bir hafta sonu MNP kurucuları Bolu’ya gelmişti. Yapılan faaliyetin Risale-i Nur hizmetleriyle bir ilgisinin olmadığını anladığımız için iştirak etmedik. 12 Eylül 1980 İhtilâli döneminde de buna benzer bir yanılgı yaşadım. Bilâhare darbecilerin icraatlarından, ihtilâlin Kemalizm’i ihya etmek için yapıldığını, en kötü demokratik rejimin ihtilâl dönemlerinden iyi olduğunu anlayıp hatamızdan döndük.

1971 yılında ‘Medrese-i Yusufiye’ hayatınız olmuş, bu olay nasıl gelişti?

12 Mart Muhtırası verildiğinde birçok yerde sıkıyönetim vardı. Bolu, Eskişehir sıkıyönetim bölgesindeydi. Bu dönemde tedbir amaçlı dersleri köylerde yapmaya başladık. Bir hafta sonu 11 öğrenci ile birlikte Alpagut Köyü’ne kahvede ders yapmaya gittik. Anarşinin yaygın olduğu bir dönem olduğu için köylüler bizden şüphelenip jandarmaya şikâyet etmişler. Jandarma gelip bizi nezarete aldı. Nezarethane çok dar, beş metrekare kadar bir yerdi. On iki kişi ancak ayakta durabiliyorduk. Zarurî ihtiyaçlarımız için müsaade etmiyorlardı. Orada sıkıntılı günler geçirdik. Oradan cezaevine sevk edilince “Bu duruma göre cennet varmış!” dedik. Küçük Risaleleri temin ederek orada da okumaya başladık. Bir çok kişi namaza başladı. Mahkememiz sıkıyönetimde değil, Bolu ağır cezada devam etti. Avukat Bekir Berk Ağabeye vekâlet verdik. İddia makamı yalancı şahitler bulmuş, bizi asılsız iddialarla itham ediyorlardı. Bu mahkemeleri Akşam gazetesi gibi menfi basının haber yapması ilânat oldu ve Bolu’da Risale-i Nurların tanınmasına hizmet etti. Biz cezaevinde iken Avukatımız Bekir Berk’in tutuklandığını duyduk. Yüzlerce mahkemeden beraat kararı aldığı için Bekir Ağabeye çok güveniyorduk, bir hayli ümidimiz kırıldı. Fakat inayet-i İlâhiye imdadımıza yetişti, 66 gün tutukluluktan sonra serbest kaldık. Ben memuriyetime tekrar devam ettim. Mahkememiz devamlı erteleniyordu. 1974 genel affından yaralandık ve kitaplarımız bize iade edildi.

Yeni Asya Gazetesi ile nasıl tanıştınız ?

İş yerimizde aşırı solcu arkadaşlarımız vardı. Onlar sol görüşlü gazeteleri okuyup bizimle belirli konularda tartışma yapıyordu. Onlara cevap verebilmek için ben de Bugün ve Sabah gazetelerini takip ediyordum. Burada Mustafa Nezihî Polat yazıyordu, onun yazılarını kaçırmazdım. Sonradan İttihat ve Yeni Asya çıkmaya başladığında kendisi orada yazmaya başladı, ben de onun yazılarını okumak için İttihat ve Yeni Asya’yı almaya başladım. Yeni Asya’nın siyasî ve içtimâî konularda istikametimize hizmet ettiğini düşünüyorum. 44 yıldır onunla birlikteliğimiz devam ediyor. Kapatıldığı dönemler hariç her gün evimizi ziyaret etmektedir. Nice yıllar bunun devam etmesini diliyorum.

Bolu da ilk Yeni Asya bürosunu nasıl açtınız?

Teoman Keskin ve Fazlı Emen kardeşlerimiz Bolu’ya gelince Yeni Asya bürosunu Necati Kılıç kardeşimizle birlikte açmaya karar verdik. 12 Eylül 1980 İhtilâline kadar devam etti. Gazetemizin elden dağıtımını yaparak okuyucularımıza ulaştırdık ve yayınlarımızın tanıtımını yaptık. Bizden sonra bu hizmeti din görevlisi olarak gelen İbrahim Güneş Ağabeyimiz devraldı ve ahirete göç edinceye kadar devam ettirdi. Kendisiyle vefatından bir hafta kadar önce yeni aldıkları dershanemizin açılışında bu dünyada son defa görüşüp hasret giderdik.

Biga’ya ne zaman döndünüz, geldiğinizde buradaki hizmetlerimiz nasıldı?

1980 yılından sonra memleketim olan Biga’ya döndüm. Burada Rahmetli Kadir Eren’in attığı nur tohumları sümbül vermişti. Dershane açılmış, İmam Hatip Okulu öğrencileri derslere geliyordu. Kendimizi faal bir hizmetin içinde bulduk. Ali Dayan, Ahmet Erdoğan Ağabeylerle birlikte neşriyat hizmetleriyle birlikte dershane faaliyetlerimiz de devam etti. Emekli olduktan sonra gazetemizin bizzat kendim uzun yıllar dağıtımını yaptım. Akşamları köy arabaları ile neşriyatımızı tanıdıklarımıza ulaştırdık. Şu anda derslerimiz devam ediyor.

Bize, Biga ve çevresine Risale-i Nur hizmetlerini getiren Kadir Eren Ağabeyimizden bahseder misiniz ?

Benim Bolu’da bulunduğum 1970 yılında Kadir Eren köyümüzdeki orta okula müdür olarak gelmiş. Çok faal, yerinde duramayan, cevval bir insandı. Risale-i Nurları hiç cebinden eksik etmez, her fırsatta insanlara Nurları tanıtırdı. 80 yaşlarında olan dedemle birlikte ders yaparlarmış. Ali Dayan Ağabeye Risaleleri o tanıtmış ve birlikte Biga gibi küçük bir ilçede bir dönem Yeni Asya gazetemizin trajını 250’ye kadar çıkarmışlar. Vefatından sonra kendisini rüyada gördüm. Ona “Ağabey sen ölmedin mi?” dedim. “Hayır kardeşim ben vazifemin başındayım!” diyerek cevap verdi. Kendisi Eğitimciler Birliği Vakfı Genel Başkanlığı ve Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğü görevlerinde bulunmuştu. Ankara’dan Çanakkale’ye gelirken trafik kazasında vefat etmişti. Onun ölümüyle önemli bir Nur hizmetkârını kaybetmiştik. Allah rahmetine mazhar kılsın, amin!

Unutamadığınız birkaç hatıranızı paylaşır mısınız?

Köyde yaptığımız derse jandarma baskın yapınca evlerimizde de aramalar yapıldı. Alınan Risaleler ellerimiz kelepçeli olduğu hâlde bizlere taşıttırılmak istendi. Ve “Bu kitapları niçin okuyorsunuz?” diye soruyorlardı. Rahmetli Sabri Keha Ağabey de yanımızda idi. Polislere “Bunlar Konyalı Vehbi Efendi ve Ömer Nasuhi Bilmen’in tefsirleri olsaydı alıp götürmezdiniz. Bediüzzaman Said Nursî’nin eserleri de bunlar gibi tefsirdir. Risaleler yirminci asrın ulum ve fünununa uygun olduğu için gençler bu kitapları tercih ediyor” diyerek bize taşıttırılmak istenen kitapları karakola kendisi taşıdı.

Asker dönüşü Risalelerde geçen aşağıdaki vecizeyi arkadaşlarıma bayram tebriği olarak gönderiyordum. Birçok yerden müsbet tepki aldığım hâlde askerdeki arkadaşlarıma gönderdiklerim görevlilerce okunduğu için menfi tepkiler geldi. Bu hareketlerim mahkememizde de Risale-i Nur propagandası yapıyor diye itham konusu oldu.

“Ey zevk ve lezzete müptelâ insan! Hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır ve imân hakikatleri dairesinde bulunur.”

Risale-i Nur hizmetlerinin geleceği hakkında neler düşünüyorsunuz?

Risale-i Nurların toprak altında saklandığı bir dönemden radyo, televizyon ve internet ortamında okunduğu, hakkında sempozyum ve paneller yapıldığı bir zamana gelindi. Risaleler elliden fazla dünya dillerine tercüme edildi. Bir çok ülkelerde Nur dershaneleri açıldı. “Bütün dünya Risale-i Nur okuyor, ya siz?” sorusu akla geliyor. İnşaallah bundan sonra daha hızlı gelişecektir.

Risale-i Nurlar hayatınızda ne gibi değişikliklere sebep oldu?

“İman insanı insan eder. Belki insanı sultan eder” hakikatini nefsimizde yaşadım. İman ne imiş insaniyet ne imiş İslâmiyet ne imiş hakikatini Risale-i Nur vasıtasıyla anladım. Yoksa diğer meslektaşlarımız gibi bu fitne ve fesat asrında ahir zaman seline kapılıp hem dünya hem de ahiret hayatımızı mahv ve perişan edebilirdik. Risale-i Nurları tanımanın şükrünü ne kadar hizmette de koşsak ödeyemeyiz.

Risale-i Nurların tanıtımı için neler yapılmalıdır?

Günün şartları gereği sosyal medyaya ağırlık verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gençliğin bu tür yayınlara ilgisinin olduğunu gözardı etmemeliyiz. Cep telefonları vasıtasıyla bile kitaplara ulaşmanın mümkün olduğu nazara alınmalı, bu tür yayınlara öncelik verilmelidir.

Nur Talebelerinin ittihat etmesinin engelleri sizce nelerdir?

Hissî sebepleri bir tarafa bırakıp Risale-i Nurlardaki ihlâs ve uhuvvet düsturlarını aramızda uygulamalıyız. “Vahdet-i itikat vahdet-i içtimâîyeyi iktiza eder” düsturunu nazara almalıyız. “Hakkı batılın savletinden kurtarmak için nefsimizi, enaniyetimizi ve yanlış düşündüğümüz izzeti ve ehemmiyetsiz rekâbetkârâne hissiyatı terk etmekle ihlâsı kazanıp hakkıyla vazifemizi yapabiliriz” diye düşünüyorum. Risale-i Nurları okuyup hizmet etmekten ve istikamet, ittihat ve ittifaktan ayırmaması için her zaman Rabb-i Rahîm’e duâ edip niyaz ediyorum.

YAZDIR

2 Comments

  1. Sadi Bey kardeşim,
    Bir kısmında nurlu beraberliğmiz olan hizmet hayatınla ilgili hatıralarını okudum. Ne güzel günlerdi..Rabbim ahirette de karşılıklı o halleri yadetmek nasibetsin. Allah’tan sağlıklı uzun ömürler niyaz eder, hasretle kucaklarım.
    Kardeşin Edip

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*