Âlî bir deha: Şahs-ı manevî

“Kur’ân’ı tefsir edene lâzım gelir ki, gayet âli bir deha ve nüfuzlu derin bir içtihad ve bir nevi kuvve-i kudsiye sahibi olmak gerektir. Bu zamanda öyle bir zât ancak bir şahs-ı mânevî olabilir ki, o şahs-ı mânevî, çok ruhların imtizacından ve tesanüdünden ve efkârın telâhukundan ve birbirine yardımından ve kalblerin birbirine in’ikâsından ve ihlâs ve samimiyetlerinden, mezkûr bir heyetten çıkabilir. O heyetin bir ruh-u mânevîsi hükmüne geçer.” (Emirdağ Lâhikası) hakikatinde Kur’ân’ın hizmetinde bulunacak olan şahs-ı manevinin mahiyeti izah edilmektedir.

Şahs-ı manevî içindeki fertlerin imtizaç içinde tesanüdü, fikirlerinin birbirine uyumu ve yardımı, kalplerinin birbirine benzemesi, ihlâs ve samimiyetin esas kabul edilerek bu meziyetlerin herkeste görülmesi o şahs-ı manevinin kuvvetini gösteren hususlardır. Böyle kuvvetli bir şahs-ı manevî gayet âli bir deha, nüfuzlu derin bir içtihat, bir nevi kuvve-i kudsiye sahibi olarak Kur’ân-ı Kerîm’e ve imana hizmet edecektir. Bu zamanda bu özelliklere sahip bir şahıs bulunamayacağı için ancak böyle bir zatın şahs-ı manevî olduğu, şahs-ı manevî dışında bir zat aramamak gerektiği ifade edilmektedir.

“Mecmuunda bir hassa bulunur ki, ondaki her fertte bulunmaz” düsturuyla, bu zamanda şahısların sahip olamayacağı veya olup da muhafaza edemeyeceği özelliklerin şahs-ı manevide kolaylıkla bulunacağı anlaşılmaktadır. Her fert şahs-ı manevî içine dâhil olmakla bu sayılan özelliklere ortak olduğu gibi kendisinde de o özelliklerin bizzat görünmesini sağlayacaktır. Yoksa kişinin bu meziyetleri şahs-ı manevî dışında kazanması ve muhafaza etmesi mümkün görünmemektir.