Allah´ın sıfatlarının ezeliyeti

Ezel kelimesi lügatte, başlangıcı olmamak olarak kullanılmaktadır. Bu yönüyle “Kadîm” manasındadır. Ezeli bu şekilde sadece başlangıcı olmayan şeklinde anlamak eksik anlamaktır. Ezelin içinde hem kıdem hem de beka anlamı vardır. Zamanı bir şerit gibi düşünüp onun bir tarafına ezel, diğer tarafına da ebed demek doğru değildir. Ezel, yukarıdan fotoğrafik bir bakıştır. Bütün zamanları aynı anda hazır olarak görür. Bediuzzaman, ezel ıstılahını böyle açıklamakta, “Evvel” ve “Âhir” isimlerinin manalarını da içinde barındıran ‘zamansızlık’ olarak ifade etmektedir. Bu manası ile ezel, hem kıdemi var hem de bekası var demektir. Hepsini içine almaktadır.

“… ezel, mazi ve hal ve istikbali birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misaldir. Öyle ise, daire-i mümkinat içinde uzanıp giden zamanın mazi tarafında bir uç tahayyül edip, ona “ezel” deyip, o ezel ilmine, eşyanın tertiple girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi, ona göre muhakeme etmek hakikat değildir. …..

“ilm-i ezelî, hadisin tabiriyle, manzar-ı âlâdan, ezelden ebede kadar her şey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihata eder bir makam-ı âlâdadır.” (Sözler, s.628)

Yeryüzündeki parlak şeylerin güneşin akisleri ile parlaması; deniz ve nehirlerin yüzlerindeki kabarcıkların güneşin ışığı ile parlayıp sönmeleri, yeni gelen kabarcıkların da güneşe aynalık etmeleri güneşin varlığını ve devamını ifade ederler. Aynen bunun gibi, Cenab-ı Hakkın Hay, Kayyum, Muhyî isimlerinin cilveleri, karada ve denizdeki hayat sahiplerinin kudret-i İlahiye ile parlayıp arkasından geleceklere yer vermek için “Ya Hay” deyip gayb perdesinde gizlenmeleri sermedi bir hayat sahibi olan Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun hayatına, vacibü’l-vücut olduğuna şehadet ederler.

Allah’ın ilmine delalet eden bütün deliller, onun ilminin zatından ayrılmadığını, ilminin de ezeli olduğunu göstermektedir. Kâinatta tasarruf eden kudret-i İlahiyeyi ispat eden bütün burhanlar, o kudretin zatından ayrılmaz olduğunu, irade ve meşietinin zatının lazımı olduğunu ifade etmektedir. Kelam-ı Rabbaniyi ve vahy-i İlâhîyi ifade eden peygamberler ve onların gösterdiği mucizeler “bil’ittifak Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun hayatına delâlet, şehadet, işaret ediyorlar. Çünkü, nasıl bir şeyde görmek varsa hayatı da var; işitmek varsa hayatın alâmetidir; söylemek varsa hayatın vücuduna işaret eder; ihtiyar, irade varsa hayatı gösterir. Aynen öyle de, bu kâinatta âsârıyla vücutları muhakkak ve bedihî olan kudret-i mutlaka ve irade-i şâmile ve ilm-i muhit gibi sıfatlar, bütün delâilleriyle, Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun hayatına ve vücub-u vücuduna şehadet ederler ve bütün kâinatı bir gölgesiyle ışıklandıran ve bir cilvesiyle bütün dâr-ı âhireti zerrâtıyla beraber hayatlandıran hayat-ı sermediyesine şehadet ederler.” (Lem’alar, s. 602-603).”

Cenab-ı Hakkın ibda’ veya inşa tarzındaki yaratması ve bunu sürekli tekrarlaması onun ezeliyetini ifade etmektedir. “Kendisiyle birlikte hiçbir şey yokken Allah vardı” anlamındaki hadis (Buhârî, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 1) de Onun ezeliyetini ifade etmektedir.

Buradaki evvel başlangıcı olmayan, âhir de “ebedî” (sermedî) anlamındadır. Ezeliyet bunların hepsini içine almaktadır.

Kudret-i Ezeliye, Cenab-ı Hakkın zatının ayrılmaz bir lâzımıdır. Hiçbir cihetle ayrılması mümkün değildir. Öyleyse onun zıddı olan âcizlik o kudrete ârız olamaz. Aynı zât hem kudretli hem de âciz olamaz. Kudrete âcizlik müdahil olmazsa o kudrette mertebeler meydana gelmez. Çünkü bir şeyde mertebelerin olması için ona zıtlarının müdahale etmesi gerekmektedir. Sıcağın mertebeleri soğuğun ona karışması ve müdahale etmesi ile ortaya çıkmaktadır. (Sözler, s. 711)

Ezel, zamandan ve mekândan münezzeh olan, başı ve sonu bulunmayan, hiçbir kayda bağlı olmayan Allah’ın sıfatıdır. Allah’ın sıfatlarının hepsi böyledir, ezelidir. Mesela, Allah ezelî ilmiyle her şeyi kuşattığından O’nun ilminde geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman kavramları yoktur. Bütün zamanlar ve mekânlar ezeliyetin kapsamı içindedir. Bütün zamanlar ve mekânlar onun ezeliyetinin karşısında “an” olarak vardır.

Her hayat sahibi varlık, Allah’ın çok isim ve sıfatlarının tecellisine mazhardır. Vücuda geldiğinde “Bâri” isminin cilvesine, teşekkül ettiğinde “Musavvir” sıfatının cilvesine, gıdalandığında “Razzak” isminin cilvesine, hastalandığında “Şâfî” isminin cilvesine mazhar olmaktadır. Aynı şekilde “tesirde mütesanit, âsârda mütehalif,  çok sıfat ve isimlere mazhardır. Bu sıfatların ve isimlerin hedefleri bir olduğundan, elbette müsemmaları da bir olur.” (Mesnevi-i Nuriye, s. 78)

Kainat kapıları zahiren açık gibi görünse de hakikatte kapalıdır. Onları açacak anahtar ise insana verilmiştir. Cenab-ı Hak insana “ene” namında emanet bir anahtar vermiştir. Cenab-ı Hakkın “künûz-u mahfiyesini” açacak anahtar budur. Ancak bu anahtar da açılmaya muhtaçtır. Rububiyetinin, sıfat ve şuunatının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işaret ve numuneleri içinde toplayan bir benlik duygusu vermiştir. Bu benlik duygusu bir ölçü birimidir. Rububiyetinin sıfatlarını, Ulûhiyetinin şuunatını anlamak için bir ölçü birimi olmaktadır. (Sözler s. 725-726)

İnsanda bulunan bu küçücük ölçü birimleri Allah’ın sonsuz ve sınırsız olan sıfatlarını anlamaya yaramaktadır.

Kâinatta muhteşem bir intizam ve saat gibi işleyen, düzenli kanunlar hüküm-fermadır. Bu intizam ve ıttırat, mutasarrıfın vahdetine ve bir olduğuna şehadet etmektedirler. (Mesnevi-i Nuriye, s. 77)

Terkip ve o terkip sonucu meydana gelen varlıklarda görünen intizam, o her zerrenin, lâyık mevziine konulmasıyla hâsıl olmaktadır. Terkip sonucunda meydana gelen vücudu meydana getiren zerrelerin arasındaki münasebetleri bozmadan her zerreyi layık mevkiine koymak ancak o zerreleri ve o terkibi yaratan kudret olabilir, başkası olamaz. O kudret onun ayrılmaz bir lazımıdır. (Mesnevi-i Nuriye, s. 78)