Anarşi, cuntanın eseriydi

Türkiye tarihindeki “Kara Eylül” diye bilinen 12 Eylül ile ABD veya dünyayı ilgilendiren meş’um 11 Eylül tarihleri arasındaki ilgi bağlarını keşfetmek kolay değil.

12 Eylül’ü hazırlayan önçalışmaları, hâdiselerle olgunlaştırılmasını ve ihtilâlden sonra gelinen süreç ve uzun süreçte yapılanları dikkatlice incelediğimizde, 12 Eylül’ün 11 Eylül’den daha geniş, derin boyutlu ve insanlığa zararlı olduğunu müşahede edersiniz. Komünikasyon inkilâbıyla bir köye dönüşmüş dünyanın ticaret ve kapitalini idare merkezindeki tarihî patlamaların âniliği ve tüm insanlığın gözü önünde cereyan etmesi, daha geniş zaman ve coğrafyaya taksim edilmiş; fakat ondan daha dehşetli 12 Eylül dikkatsiz bakışlarda arka sıralara düşürülebilir.

11 Eylül’de tahrip olan binalar, maddî hasar ve can kaybının rakamı ortada değil mi?

12 Eylül’de yalnızca ihtilâli olgunlaştırma döneminde altı bin talebe ve asker hayatlarını kaybetmişler. Boykot, grev ve sabotajlarla milletin malına gelen zarar “ikiz kulelerin” zararından az değil…

Ya sonra… Doğu ve Güneydoğunun teröristlerce işgâl edilmesini, 12 Eylül’den bağımsız düşünecek birisini tanıyor musunuz? Gazetelerde neşrolunan askerlerin eliyle “devlet içindeki devlet” tüzüklerinden öğrendiğimiz tüm bilgiler, 12 Eylül cuntasının eseriydi. Nahiyedeki nüfus memuruna kadar “gölge takipçi” tayin eden MGK’nın PKK ile uğraşacak zamanı olmayınca, yaklaşık on beş sene zarfında tam otuz bin insanımızı kaybettik. Cunta lideri, dönemin başbakanının verdiği imkânları bilinçli olarak kullanmazken “Hilvan’daki olaylar” için “devlet içinde devlet” kurulmuş demişti. Halbuki, siyasî ve bürokratik iradeye güvenmeyen 12 Eylülcüler “devlet içindeki asıl devleti” meşhur gayr-i hukukî anayasayla kurmaya başlamışlardı.

11 Eylül’ün insan kayıplarının yaklaşık üç bin olduğunu söylüyorlar. Haydi buna Afganistan ve Irak savaşlarını da katalım. Yaklaşık yirmi beş bin kişiyi buluyor. Napalm bombaları, papatyabiçerler, elektronik bombalar ve tüm ağır bombardımanlara rağmen 25 bin kişi… Ya bizde… Tam otuz beş bin insanımız hayatını kaybetmiş. Maddî hasara gelince… Doğuda ve Güneydoğuda yakılan-yıkılan binlerce köy. Telef olan yüz binlerce büyük-küçük baş hayvan… Ve yasak getirilen Güney ve Doğu ticaretimiz ile birlikte hurdaya çıkarılan on binlerce TIR ve normal kamyon… Sonra terör belâsıyla hayatın durma noktasını tam on beş-yirmi sene yaşayan kocaman bir bölgemiz… Bu hasar Türkiye’nin iki-üç bütçesi kadardır. Hem can kaybı ve hem de mal kaybı noktasında 11 Eylül’e mukayese edilemeyecek dehşette olan 12 Eylül cinayetini kimler nazardan saklamaya çalıştılar acaba?

Merhum Özal, Şırnak’ta ölenin gazeteci, politikacı ve profesör olmadığını söylemişti, terörün henüz başında. Bu ikilemin insanî olmadığını, insanlık inkişaf ettikçe öğreneceğiz. İşte bu mantıktır ki, üç bin Newyorklu’yu on bin Afganlı’ya, on beş bin Iraklı’ya üstün tutuyor. Askerinin panik ateşiyle ölen elli kişiden, Amerika’nın işgâlci üç ferdi ağır geliyor. Dinozorların kontrolündeki medya yalnızca üç neferin yasını tutuyor. Bu gayr-ı insanî, ırkçı ve zalim bakış açısıyla her iki Eylül’ü değerlendirdiğimizde elbette 11 Eylül daha önemli görünecektir.

Biz 11 Eylül’ün bir netice, 12 Eylül’ün de sebep olduğuna inanıyoruz. Terör olayları şâyet organizeli ve maksatlı ise, mutlaka ideolojik ve sosyal altyapıya sahiptirler. Hadiselerin fıtrî mecrâlarından çıkarılması için “terör” olayları kulanılır. Tarihin normal seyrini, menfaatlerine doğru değiştirmede “terör” kullanılagelinmiştir. Fikirlerin sosyal hayata yansıması, efkâr-ı âmmede taraf bulup neticeye ulaşılması, bazan elli seneyi veya bir asrı bulur. Karl Marks ve diğer tabiatperestlerin fikirlerinin doğuşu ile Lenin ve arkadaşlarınca Rusya’da tatbiki arasında tam yüz senelik bir süreç vardır. Bediüzzaman Hazretlerinin, 1909’da ifadeye başladığı Kur’ânî fikirlerle onların Anadolu ve Avrupa’daki yansımaları da en az bir asır olmakta olduğunu görüyoruz. Bu zaviyeden hareketle, gerek 11 Eylül’ün ve gerekse 12 Eylül’ün bir-iki senelik bir çalışmayla ortaya çıkmayacağını anlıyoruz.

Demokrat Parti’yi “dış güçlerin” yardımıyla bertaraf eden zındıka komiteleri, AP’nin tek başına iktidara gelmesiyle yeni münafıkane planlara yönelmişlerdir. Maalesef zamam zaman kahraman ordumuzun içindeki bazı subayları da elde eden bu komiteler, sözkonusu subaylara bazı açıklamalar da yaptırmışlardır. Meselâ 1970’li yılların başındaki dessas planlarıyla ilgili bazı açıklamaları değerli kardeşimiz Kâzım Güleçyüz köşesinde ifade etmişlerdi. Türkiye’deki sağ iktidarların önüne demokratik olarak güç koyamayanlar, ihtilâlleri kullanarak münafıkane bir şekilde onları parçalayarak iktidardan alıkoymaya gittiklerini itiraflarıyla ortaya koyuyorlar. “Bozbeyli hareket”inden önce Millî Nizam Partisiyle düğmeye basıldığını kaydeden araştırmacılar, 12 Mart’tan sonra sağın tek başına iktidar olamadığını belirtiyorlar. Zaten 12 Eylül hareketi de “sağın tek başına gelebileceği” bir mevsimde vuku bulmuştu.

Bu girizgâhı, hem 12 Eylül’ün, hem de 11 Eylül’ün arkasında insan hak ve hürriyetlerine düşman komitelerin varlığını ve bu komitelerin bilhassa Anadolu’da hürriyet ve demokrasiye imkân vermediğini belirtmek için yaptım. Ve diyorum ki, Türkiye 12 Eylül darbesini yemeden düze çıkmış olsaydı, 11 Eylül’ün şartları tahakkuk etmeyecekti belki de. Zirâ, Türkiye merkezli İslâm âlemi bu şartların tahakkukuna fırsat vermeyecekti.

28 Şubat’ın pis, hasis ve iğrenç menfaatler için düzenlendiğini sağır sultan da duydu. Ama burada bir Müslüm Gündüz, Fadime Şahin, Ali Kalkancı ve Hizbullahçı rollerini de unutmamak gerekiyor. Kötü maksatlılar, maksatlarına ulaşacak âletleri bulmuşlardır. 12 Eylül’le birlikte Türkiye susturulmamış, İslâm ülkeleriyle irtibatları kesilmemiş ve “Doğru İslâmiyetin” kaynaklarının önüne perde gerilmemiş olsaydı, 11 Eylül kendisine uygun ortamı bulamayacak ve meş’um âletlerine ulaşamayacaktı.

Osmanlı Devleti ismen tarihten çekilmiş olsa bile “hususiyet” olarak çekilmediğini, özelliklerini Anadolu’da bırakarak şerefli yerine yükseldiğini tam müdakkik araştırmacılar belirtiyorlar. Hatta bunun yankılarını hacca giden her Müslüman Türk hacısı—tetkik ettiği takdirde—işitebilir ve görebilir. Yani âlem-i İslâmın esas zembereğinin Türkiye ve cihad meydanının da Anadolu olduğunu bize söylüyorlar. Gerçi Bediüzzaman Hazretleri bu hususu 1909’daki “Doğu seyahatinde” ve bir sene sonraki Şam Hutbesinde (1911) vurguluyor. Osmanlının hürriyetiyle İslâm dünyasının hürriyete kavuşacağını ifade ediyor. Helâket ve felâket asrındaki herc ü merclere karşı durulacak coğrafyanın Anadolu olduğunu, Türkiye’deki şeair düşmanı rejimin tazyikiyle dışarıya gitmek isteyenlere gitmemelerini telkin ediyor. Büyük bir meydan savaşı… 28 senelik bir zindan hayatı.. 21 defa zehirlenme… Sürgünler ve binlerce mahkemeler…

Tarih, İslâm âleminin kurtuluştaki misyonunun Mısır’a, İran’a, Afganistan ve S. Arabistan’a yükletilmediğini ve zembereğin Türkiye olduğunu yüz binlerce insanın kanıyla, canıyla isbat etti. Metod, konsept ve doğru pratiğini talebeleriyle birlikte Anadolu’da tam 35 sene ortaya koyan Üstadın elindeki Kur’ân’dan alınma “Doğru İslâmı” kaybetmek veya insanları ondan kaçırma gayesini hedef edinmiş zındıka, Üstad hayatta iken muvaffak olamamış. Üstadın vefatıyla birlikte eserlerine ve talebelerine yapılan takip ve hapisler de aynı amaca yöneliktir.

Hedef Risâle-i Nur’du

Risâle-i Nur’u okuyan insanların yüzde sekseni adeta hayattan el etek çektiler. Kapalı dershanelerinde, Nurların bu vatanı ve âlem-i İslâmı, yaklaşan büyük tehlikelerden muhafaza edecek bahislerini okumadan bugüne geldiler.

Risâle-i Nur’un dairesi genişleyip, tesiri İslâm âlemi başta olmak üzere Avrupa’da artınca, zındıka yeni desiselere başvurmuştur: Risâle-i Nur’u sosyal hayattan alıp dört duvar arasına hapsetmek. Daha doğrusu Kur’ân ve sünnet pratiğinin zamanımıza uygun hâlinin ortaya çıkmasını engellemek. Neşriyat, konferans, sohbet ve mahfiller arası münasebeti de yasaklayıp, onun sosyal hayata yansımasına mani olmak. Kanaatimce 12 Eylül’ün en büyük hedeflerinden bir tanesi buydu ve bunda da muvaffak oldu. Risâle-i Nur’u okuyan insanların yüzde sekseni adeta hayattan el etek çektiler. Kapalı dershanelerinde, Nurların bu vatanı ve âlem-i İslâmı, yaklaşan büyük tehlikelerden muhafaza edecek bahislerini okumadan bugüne geldiler.

11 Eylül’ü gerçekleştiren veya onu bugün para, iktidar ve hasis menfaatleri için kullananların ellerindeki en büyük silâh neydi? Radikal İslâm… Radikal İslâm size neyi hatırlatıyor? Taliban’ı, Balkan ve Kafkaslardaki müfrit Suudları ve İran şiasını. Türkiye, Risâle-i Nur’la elinde tuttuğu ittihad-ı İslâm meş’âlesini 1980’de kısmen kaybedince, dünya kamuoyu da başta İran olmak üzere yukarda saydığımız müfrit grupları dünyadaki İslâmın temsilcileri olarak gördüler. Suudi’nin Bosna’da, Kafkasya’da, Türkistan ve Afganistan’daki iyi niyetinden benim şüphem yok. Zirâ buralardaki açları doyurmuşlar; çıplakları, giydirmişler. Camiler inşâ etmişler. Fakat, dünyanın beklediği İslâmı temsil edemediklerinden “deccaliyetçe” çabucak diskalifiye edildiler. Giderlerken hem kendilerine, hem de Müslümanlara büyük zarar verdiler. Taliban’ın kültürü Kandahar’da, Suudi’nin tutumu Arabistan’da veya Mahmody’nin insana bakış açısı İran’da o günlerde geçerliydi. Fakat bu tipler medya ile AB ve ABD’ye taşınınca, akın İslâma oldu. Halbuki Risâle-i Nur, tam seksen senedir hiçbir dinsizin veya münafığın itiraz edemeyeceği tarzda Kur’ân’ın ve sünnetin pratiğini küçük örnekçikler halinde hem Asya’da, hem de Avrupa’da sergiliyordu. Ne bir itiraz ve ne de bir tenkide maruz kalmamıştı.

Uluslararası zındıkanın en önemli hedeflerinden birisi de–bir asırdır bu böyle geliyor–Türkiye’yi İslâm âleminden koparmak olmuş. Bunu genelikle ırkçılıkla gerçekleştirmişler. 12 Eylül’ün bir sebebi, Arap dünyası ile Demirel hükümetleri arasındaki iyi ilişkilerdir. 1976’da ilk olarak İstanbul İslâm Konferansıyla başlayan süreç, Arapların Türkiye’yi maddeden desteklemeleri noktasına gelmiş. Başbakan yerine Müsteşarı Arap ülkelerini ziyaretle bu maddî desteği sağlardı. 12 Eylül’le birlikte başlayan “Türk-İslâm sentezi” İslâm âlemini dışlayan bir ideolojiydi. Aynı zamanda Türkiye’yi dünyadan da tecride yönelikti. Bu ideoloji 12 Eylül’ün antidemokratik uygulamalarıyla nihayet “Türkiye İslâmı” olarak bazı mahfillerde kabul görecekti. Afgan, İran ve Arap halklarını gayr-ı medenî kabul eden 11 Eylülcüler, “Türk İslâmını” metod olarak sözkonusu ülkelere sunmaya çalışmışlardır. Safire, Perle, Huntington ve Wolvowitz gibi İslâm karşıtı fikir ve siyaset adamlarının “Türkiye modeli,” 12 Eylülcülerin seslendirmeye başladıkları “Türk-İslâm” sentezinden başka bir şey değildir. Meşhur mülhid ehl-i bidanın cebren yapamadığını, 11 Eylülcüler; medya, siyaset ve nifak yoluyla dünya genelinde, yapmayı deniyorlar. Bakalım, tutacak mı?

Zahiren siz 11 Eylülcüleri Müslüman Arap veya Afganlarla büyük bir mücadele ile savaştıklarını zannediyorsunuz. Evvelâ, söz konusu ülkeler düne kadar Amerikan ve İngiliz vesayetinde değiller miydi? Ekmeğini, meyve ve sebzesini temine çalışırken bile “işgâlci güçlere danışan” ülkelerin ABD ve İngiltere’ye karşı koymaları mümkün müydü? Bediüzzaman’ı okuyanlar ve tarihi onun satırları arasındaki pencerelerden seyredenler bilirler ki, gaddar ve amansız İslâm düşmanları, İslâm ülkelerini–o zaman bağımsız değillerdi–ta 1920’lerden itibaren Türkiye lokomotifine bağlamışlardı. Türkiye’nin demokrasiye geçişi ve İslâm âlemiyle arasındaki kırgınlıkları gidermesiyle tüm İslâm coğrafyasının hür ve eski satvetine kavuşacağını ancak Risâle-i Nur’u dikkatlice okuyanlar bilirler. 12 Eylül’den önce, başta İran ve Körfez ülkeleri olmak üzere, S. Arabistan, Ürdün ve Mısır yaz tatillerini Türkiye’de geçirmeye başlamışlardı. CENTO’dan kalma izler üzerinde dış siyaseti takip eden Türkiye, yavaş yavaş Batısız da yapabileceğini ispatlamak üzere iken 12 Eylül felâketi olmuştu. 12 Eylül zihniyetinin koyduğu kırmızı şeritler arasında siyaset yapan dindar–sözde–politikacılarımız, bir daha ciddi anlamda İslâm ülkeleriyle biraraya gelemediler. Uluslararası konferanslardan ta hacca kadar İslâm coğrafyasından kaçan Türkiye, bir yönüyle 11 Eylül’ün sebebi olarak karşımıza çıkar. Zira ABD ve İngiltere’deki dinozorlar, Türkiye’nin bıraktığı boşluklarda nifak tezgâhını açtılar ve İslâm coğrafyasına musallat ettikleri teröristleri de o tezgâhlarda yetişdirdiler. 11 Eylül’ün asıl muhatabı ne Arap’lardı, ne de diğer İslâm ülkeleriydi… Başta AB olmak üzere, Amerika’daki insaniyetperver cemiyetler, siyasetçi ve ilim adamlarıydı. Papanın 11 Eylülcülere karşı başlattığı amansız mücadele, Fransa ve Almanya’nın açık tutumları ve hür ilim adamlarıyla düşünürlerin bu zalimane tutumları tel’in edişleri, asıl savaşın Batı dünyasında cereyan ettiğini ortaya koyuyor: Korku, endişe ve uyanmalarla İslâmı ve Kur’ân’ı sorgulayan Batı dünyasına, bizi doğru İslâmı servis yapmaktan alıkoyan asıl hareket 12 Eylül ve onun devamı olan 28 Şubat değil mi? Bu kadar maddî imkânlara sahip oldukları halde, Kur’ân’ı ve pratik İslâmı anlatacak hiçbir uluslararası platforma yanaşmayan dinî cemaatlere ne dersiniz? Bırakınız dışarda, içerde bile şeâir-i İslâmiyeyi müdafaa etmeyen tüm bu dinî cemaatleri “devlet kazığına” bağlayan 12 Eylül ihtilâlidir. Suskun, kolu-kanadı düşmüş, şevksiz ve uhuvvet-i İslâmiyenin farkında olmayan bu yapılanmalar, ihtilâlin dindar siyasetçilerle ulaştığı bir noktaydı.

12 Eylül’ün çok ilginç bir yönü daha var…

Atatürkçülük adına demokrasiyi hançerleyen cuntacılar kafalarına göre anayasa ve tüzükler hazırladıktan sonra, memuruna kadar bir “gölge devlet” kuruyor. Sonra da, efkâr-ı âmmede dindar ve muhafazakâr bilinen insanları kendilerince en önemli yerlere getiriyor. İlk Özal kabinesine dikkat ettiğinizde, dindarlık ve muhafazakârlıklarından zerre kadar şüphe etmeyeceğiniz kişiler. Abdulkadir Aksu, Nevzat Yalçıntaş, Cemil Çiçek, Vehbi Dinçerler ve H. Celâl Güzel gibi. Şimdi bu vitrindeki siyasetçilerin hangisine itiraz edeceksiniz ki… Hepsi sizden görünüyor. Fakat bu siyasetçi ve dindar bürokrat kadrosunun kırmızı hattın dışına çıkamayacaklarını ve inisiyatiflerinin “Gölge Devlet”in elinde olduğunu rey veren ahali nereden bilsin ki…

Eskilerin tabiriyle müteharrik-i bilvasıta… Yani başkalarınca kendilerine hareket verilen… Kusura kalmayın ama; 28 Şubat’ın akabinde bu kadar dindar milletvekili ve daha sonra bürokratla vazifeye gelen AKP hükümeti de bende aynı kanaat uyandırıyor. İsterseniz tespit ettiğimiz görevlere evliyaları getiriniz. İnisiyatif onlarda olmadıktan sonra… Dokuz-on aylık icraatlarında hep bunu müşahede ettim. Aksisi var ki olursa, özür dilemeyi de biliriz. Bu noktaya da 11 Eylül yönünden geldik. DP ve AP hükümetleri gibi nisbeten halkıyla kaynaşan ve inisiyatif sahibi iktidarlar olsaydı, Amerika BM’yi hiçe sayarak bu kadar zulümde bulunamazdı, diye düşünüyorum.

Zaman, Nur’ları doğruladı

Zaman Risâle-i Nur’un, hem 12 Eylül ve 11 Eylül’lere karşı, hem de insanlığın tahribine çalışan komitelere karşı en sağlam model olduğunu, neticeleriyle ortaya koymuştur.

Bediüzzaman Hazretleri zelzele ile ilgili bir soruya cevap verirken, meselemize ışık tutuyor. Zelzelenin neden çığırından çıkmış ve zulmü coğrafyasına teşmil etmiş Rusya gibi yerlerde değil de, Anadolu’da olduğunu soranlara, Rusya’daki bolşeviklerin tahrif edimiş Hıristiyanlığa, fakat Anadolu’daki ise hak din olan İslâmı tahrife yönelik çalışmaların olduğunu, netice olarak bunun öne geçtiğini ifade ediyor. Yine bir mektubunda da, Anadolu’da yapılan zulüm ve tahribatın keyfiyet noktasında komünizmi geçtiğini belirtiyor. Zira hak ve doğru olan İslâm kaybolsaydı bugünkü Newyorklu tahribatçılara karşı hangi fikirlerle mücadele edecektik. 12 Eylül’ün de hak din ve insanlığın esas fıtratı olan İslâmın cemiyetteki pratiğine yönelik bir hareket olduğunu kabullendiğimizde, hakikaten bizdeki bu münafıkane darbe, her yönüyle Amerika’daki darbeden ağır basıyor. Pis, hasis ve zelil menfaatleri uğruna dünyayı ateşe vermeye çalışanlara karşı canla, başla mücadele eden Hıristiyanlık dünyası İslâm âleminden mânevî ve fiilen destek beklerken, bizim omuz silkmemiz de yine 12 Eylül’le üzerimize boca edilen cehalet tozunun bir neticesidir. Zira AB ve ABD’deki gelişmeleri doğru göremiyoruz. Safire ve Wolwofiz nasıl üflüyorlarsa, öylece oynamaya çalışıyoruz. Cehalet çok büyük bir musîbet. Türkiye’nin AB karşıtı cephesinde, Kemalist, Türkçü ve fanatik İslâm ittifakını gördükçe, deniz ötesindeki zındıkanın ne kadar ince bir tuğla gergefini ördüğünü düşünüyorsunuz.

12 Eylül ile 11 Eylül birbirlerine sebep sonuç oldukları gibi, dünyamızın nerelerinden darbe aldığını da gösteriyor. Sovyet Rusya’nın dağılmasından sonra Rus halkı dinsizlik ve deccaliyetten intikam almaya başladı. Doğrusu materyalizm ile birlikte ülkeye ahlâksızlığı yaymaya çalışan habis ruhlar da “Kızıl Meydanı” terk etmeye mecbur oldular. Avrupa; kanun hâkimiyeti, iktidarın meşveret usûlüyle paylaşımı ve ağır basan Hıristiyanlık kültürü ile, sözkonusu deccaliyete rahat çalışma imkânı vermedi. Amerika; hem teknolojik imkânları, hem finansın önemli bir merkezi ve hem de millet olamamamış derme-çatma haliyle, tahribatçı dinsizlerin çalışması için daha müsait bir coğrafya olmuştur. Burada organize olmuş mutlu küçük bir azınlık, ülkenin tüm kaynaklarına el koyabilmiş ve menhus emellerinin tahakkuku için işe “ikiz kulelerden” başlamış. Bu mutlu azınlığın 11 Eylül’ü nereye ve ne zamana kadar kullanacağı, AB ve Türkiye’nin alacağı inisiyatife bağlı kalacaktır. Bolşevik Sovyetler dağılmadan kısa bir müddet önce “Barış Dernekleri” kurdurtmaya başlamıştı. Amerika’nın da “terörle mücadele” maskesi altında nelerle meşgul olduğunu dünya görüyor. Terörle mücadele paktı şahinleri kurtarabilecek mi? Göreceğiz.

Bizde de 12 Eylül’den sonra devleti irticadan, gericilerden ve bölücülerden kurtarmak için büyük çalışmalar yapılmıştı. Neticede yine bizdeki mutlu azınlığa servis yapmak üzere devlet içinde derin bir devletin veya “gölge devletin” varlığını gazetelerde henüz okumaya başladık. Bu da güzel bir gelişmedir. Fakat bu hükümet, ihtilâlci ve düzenbazları yargılama yerine, onları eceliyle bu dünyadan gidene kadar rahatsız etmeme kararı almış görünüyor. Medyanın maskotu haline getirilmiş 12 Eylül cuntasının başını yargıya şikâyet etmek de AB’ye girecek “demokrasi kahramanlarımızın” işi olmasa gerek. Dedik ya, 12 Eylül 11 Eylül’den daha dehşetlidir. Her an Blair ve Bush, ülkelerinin mahkemelerince mahkûm edilebilirler, fakat bizim dinazorlarımız asla!

Mânâsız isim ve resimlerden ibaret, sloganlaşmış, güzel kelimeler vardır. Cumhuriyet, hürriyet, terörle mücadele, ülkenin bütünlüğü, çevre, barış ve insanî yardım gibi. Zarf ile mazruf birbirini tutmaz. Yani kabın içindeki ile üzerindeki etiket birbirini tutmaz. Dipçikle cumhurun ezildiği ve mağdur edildiği cumhuriyet olmayacağı gibi, ihtilâl, komitecilik ve dessaslıkla da hukuk ve demokrasi korunamaz. 12 Eylül dessaslıkta 11 Eylül’ü geçer. Yalnız Şahinlerin hasis menfaatleri uğruna yaktıkları ateşe “terörle mücadele” denilmesi veya mutlu azınlığın serbest ticaret veya globalizmle hizmet iddiası, onları insanlık düşmanı olmaktan kurtaramıyor.

“Rivayetler muhtelif olsa da haber aynı” adesesiyle olaya baktığımızda 12 Eylül ile 11 Eylül tam örtüşüyor. Yalnız 12 Eylül’de nifak önde iken, 11 Eylül’de şirret, tahrip ve tecavüz öne geçiyor. Bu demek değil ki 11 Eylül’de nifak yok. Fakat Wolwofitz’in itirafıyla, İslâm ülkelerini 12 Eylül nifakıyla bir kazığa bağlamak istemişler. Gerçi bu oyun 1930’lu ve 50’li yılların da oyunudur. Yalnızca aktüel patenti 12 Eylül’e aittir.

Kıymetli okuyucularımıza şu hususu, Allah’ın bir fazl ve lütfu olarak hatırlatmak istiyorum. 12 Eylül ihtilâlini doğruca yazan araştırmacı ve tarihçiler, bu meş’um hareketin karşısındaki “Nur Camiasını” hep göreceklerdir. Dış ve iç desteklerle techiz olunmuş bu kuvvetin karşısında tek başına duran, sebat eden ve siperlerini terk etmeyen bir cemaat: Şahit ve isbatı da elinizdeki gazetemizin arşividir. Hakperestlerin altı ay, bir sene sonra tesbit ettikleri hakikatleri Yeni Asya bir yıl önce haber vermişti. Hep kamuoyunun önünde feraset dürbünüyle baktı ve okuyucusunu bilgilendirdi. Tahakkümler, tazyikler, korkutmalar ve hatta kapatmalar bu kitleyi yıldırmadı. Calut karşısındaki Talut’un sebatkâr ve itaatkâr askerleri gibi, milletin yetim malından nebean eden “12 Eylül nehrinden” hiç, ama hiç içmediler. Bir avuç kaldılar, ama kazandılar. Şanlı, şerefli ve harikalarla dolu bir tarih… Ah nurları okuyan tüm talebeleri bu inceliği kavrayabilselerdi… Vatan sınırlarını aşan Nurlar, o hızla Avrupa mahfillerinin yekûnuna ulaşabilseydi. Avrupa’nın hakikî Îsevîleriyle, ABD’nin dindar cemiyetleri Anadolu’ya köprü kurabilseydi, nurlarla… Demirperdenin yırtılmasıyla sağa-sola saçılan zehirlerle Batı toplumu bu kadar zehirlenmeseydi… Daha doğrusu AB’nin dindarlarıyla ABD’nin dindar cemiyetleri hazırlıksız yakalanmasalardı…

Fakat Yeni Asya tüm bunları zamanında yazdı. 11 Eylül felâketinin asıl faillerini ve laboratuvarlarını haber verdi. Bu savaşın—11 Eylül aynı zamanda bir savaştır—Batıdaki tabiatcı ve materyalist felsefenin talebeleri olan nemrutçuk-firavuncuklarla hakîkî Îsevîler arasında cereyan ettiğini defalarca kaydettik. Tüm İslâm ülkelerinin gücünün, Papa’nın 11 Eylülcülere vurduğu darbeyi vurmaya yetmediğini gözümüzle gördük.

Eğer bugün ABD, Irak’ta BM’ye yanaşıyorsa, bu AB’nin tavır ve tazyikinin neticesidir. Yani, İslâm coğrafyasında cereyan etmiş görünen mücadele, işin yalnızca şaşırtmacası… Batı medyasına, bilhassa dinozorların kontrolüne girmemiş gazetelerdeki satır aralarına bakarsanız,—Üstadımızın dediği gibi—savaşın çoktan cephelerden diplomasiye ve diplomasinin de edebiyat ve cezalet kısmına kaydığını göreceksiniz. Yeni Asya, Risâle-i Nur perspektifiyle, bütün bunları okuyucularına ulaştırmaya çalıştı.

Netice olarak, gerek 12 Eylülcülere ve gerekse 11 Eylülcülere karşı zikzak çizmemiş, diplomatların sihirli nefeslerine aldanmamış, süfyaniyet ve deccaliyetin dehşetli cesametinden ürkmemiş bir çizgi ile okuyucularımız ve gazetemiz yoluna devam ediyor. Düşmanın komutasında değil, kendi komutasında,—BM aynı zamanda kendi komutası sayılır—kardeş ülke halkı Irak’a, ordumuz insanî yardım için her an gidebileceğini, fakat “deccalist” işgalcilerle birlikte olmayacağımızı savunan Yeni Asya’yı zaman haklı çıkarmıştır.

Çare olarak, asrımızın ve gelecek asırların karanlık dehlizlerini Kur’ânî projektörlerle nurlandıran Risâle-i Nur’u dört duvar arasından çıkarıp, hayata yansıtmayı esas görüyoruz.

Risâle-i Nur bir taraftan “çekirdek medreselerde” okunurken, Asr-ı Saadet metodu ile buralarda zamanın beklediği “hakîkî insanı” yetiştirmeye devam etmek gerekiyor. Bediüzzaman Hazretlerinin Emirdağ Lâhikası’nın sonlarında ifade ettiği tarzda “hakîkî insanlığa” rehber insanların yetişmesinin önündeki engellere yine Risâle-i Nur metoduyla karşılık vermek gerekiyor. Zaman Risâle-i Nur’un, hem 12 Eylül ve 11 Eylül’lere karşı, hem de insanlığın tahribine çalışan komitelere karşı en sağlam model olduğunu, neticeleriyle ortaya koymuştur. Hatta Risâle-i Nur ve talebelerini “asıl istikametten” alıkoyma çalışmalarının boyutlarını incelerken bazan içimiz sızlıyor, bazan ürperiyoruz. Merdane bir şekilde bu Kur’ân talebelerinin karşısına çıkmayan dinsiz ve münafık mülhidler, yeni yeni desîselerle “asr-ı saadet modelini” tahribe çalışıyor. Halbuki, bu kudsî metod zaman zaman zayıflasa da, inayet altında olduğundan ve devamlı olacak ve zındıkanın oyunlarını,—inşaallah—hep ifşaa edecektir. Yine Emirdağ Lâhikası’ndaki Eski İstanbul Üniversitesi rektörünün itirafları var: Risâle-i Nur’u Anadolu’nun sinesinden söküp atmaya hiç kimsenin gücü yetmeyecektir…

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*