Asrın reçetesi: İttihad-ı İslâm

İttihad, her Müslümanın aklında, fikrinde, zikrinde, bütün duygularıyla tasdikinde ve kabulünde olması gereken bir idealdir.

Her bir Müslümanın hayatının her safhasında bu ittihadı gaye edinmesi gerekir. Çünkü ittihad-ı İslâm, bu zamanın en büyük farz vazifesidir. Bunun sağlanması birliklerimizi nazara alarak mümkündür. Bizi birbirimize bağlayan nuranî rabıtalara sarıldıkça, birleşerek kuvvet kazanırız. Evet kuvvet haktadır, hak kuvvette değil. Bu itikatta olan bir Müslüman zulmü keser ve adaleti temin eder. Düstur-u nübüvvet bizlere bu dersi veriyor. Kur’ân’ın gençleştiği şu asırda zulümler, haksızlıklar artıyorsa, demek bu itikatta bir problem var. Bediüzzaman Said Nursî ne güzel ifade etmiş: “Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.”1 O zaman anlıyoruz ki haksızların kuvvet kazanması galip gelmesi, haklı olduğunu göstermiyor. Belki hakkın taraftarları haktaki bu kuvvetten istifade edemiyorlar. Birleşerek kuvvet kazanacakken, ayrışarak bölünüyorlar.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle: “Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i Kübra-yı Kur’ânîye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var.”2

Bahsettiğimiz kuvvet de bu olsa gerek. Ehl-i dalâletin şahs-ı manevisi olduğu gibi kuvveti de vardır. Kuvvetimizi doğru yerde kullanmak da önemli. Evet bu yolun ortası yok. Haksızlıklara susarsak, bâtıla düşebiliriz. Ferdî olarak hukukumuzu aramak bize düşer. Renklerin, görüşlerin, fikirlerin belli edilmesi gerekirken, korkuyu hakim kılıp, tek fikrin dayatılması haktan uzaklaştırır. Demokratik bir çizgide durursak, farklılıklardaki güzellikleri görebiliriz. Aksi halde demokrasiden bahsedemeyiz. İhtilâf da olsa hayır var diyerek, bizi birleştiren değerlerimizi nazara vermeliyiz. Zira meslek ve meşreplerde ittihad mümkün olmadığı gibi caiz de değildir. Bu sebeple maksatta ittihad edilmeli.

Bu ittihadın meşrebi, muhabbettir. Kuvvetin haktan geldiğine inanarak, ihlâsla bu yola girilir. İmanî hakikatlerin ihtiyaç olduğu asrımızda, maalesef ihlâsın emareleri az görünür oldu. Akıllar devre dışı bırakılarak, çoğunluğa bakılıyor. Halbuki tahkik ehli olmak, ince eleyip sık dokumak gerekirken, taklidi bir şekilde tâbi olunuyor. Bu yüzden doğruyu yanlışı ayırt edecek basiret gerek. Olaylara müdakkik bir gözle bakılmalı ki, küfre şerik olunmasın.

Kur’ân-ı Kerîm bizleri araştırmaya incelemeye sevk ediyor. Ve Kur’ân-ı Kerîm’in tezgâhından süzülen Risale-i Nur eserleri de kabre gireceğimizi, tek başına hesaba çekileceğimizi bizlere ders veriyor. Herkes kendi aklından, o cüz-î ihtiyarî ile yaptıklarından mesul olacak. O halde ey akıl sahipleri, Allah’ın bizlere düşünmek, doğruyu eğriyi ayırt etmek için vermiş olduğu akılları gelin yerinde kullanalım. Kur’ân’ın emrettiği gibi istişare ve meşvereti esas alarak umumî akıllara danışalım. Zira insan aldanır ve aldatır. Şahs-ı manevî ise hiçbir zaman aldanmaz.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle:

“Ferdî şahısların dehası, ne kadar hârika olsalar, cemâatın şahs-ı mânevîsinden gelen dehasına karşı mağlûb düşebilir.”3

Bu milletin gerçek manada terakkiyatı, din bataryalarına takviyeler yapılarak, “BİR” olmaktan geçiyor.

Asrın müceddidi bizlere reçeteyi sunuyor: “Azametli bahtsız bir kıt’anın; şanlı, talihsiz bir devletin; değerli, sahipsiz bir kavmin reçetesi, ittihad-ı İslâmdır.” O zaman İTTİHAD etmek zamanı. Birlik, tek şahıstan aranmaz. Helâketlerin, felâketlerin, nefis ve enaniyetlerin hüküm sürdüğü asırda çıkış yolu ittihad-ı İslâm’dır. Nefis ve enaniyeti kardeşlik havuzu içinde eritmekle bu birliği yakalayabiliriz. İşte o zaman ne kadar az da olsak, kuvvetin Hak’ta olduğunu gösteririz. Kemiyet değil, keyfiyet eksenli bir hayat sürersek, hakkın kuvvetine ulaşağız inşaallah..

Kübra Örnek

Dipnotlar:
1) Lem’alar, Yirmi Birinci Lem’a, s. 277.
2) Lem’alar, Yirmi Birinci Lem’a, s. 167.
3) Tarihçe-i Hayat, s. 743.

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*