Bediüzzaman, hakikî hürriyet ve cumhuriyet

Türkiye yüz beş yıllık meşrûtiyet, doksan yıllık da cumhuriyet geçmişi olduğu halde henüz tam hürriyet ve cumhuriyete sahip olmuş değildir. Birinci Meşrûtiyeti saymazsak 1908’de ilân edilen İkinci Meşrûtiyet ve 1923 yılında kabul edilen Cumhuriyet bunca yıla rağmen isim ve resimden öteye gidememiş, içi doldurulamamıştır. Yani bir türlü hakikî meşrûtiyete, hürriyete ve günümüzdeki karşılıklarıyla demokrasiye ve cumhuriyete geçilememiştir.

Bunun sebepleri açıktır. İttihat ve Terakki Fırkasıyla başlayıp, Halk Partisiyle devam eden tek parti sultalığı, şeflik zihniyeti, devletin milletine güvensizliği, dinî ve manevî değerlere düşmanlık, ucu ecnebi elinde olan bir zümre hâkimiyeti ve vesayet rejimi olarak önce meşrûtiyet, sonra cumhuriyet ismi altında günümüze kadar varlığını koruyan bu vesayet rejimi, milletin seçtiği meşrû demokrat iktidarları alaşağı ederek ülkemizi hem maddî hem manevî büyük hasarlara uğratmıştır. İlerleyen zaman içerisinde, bu durumun son bulması ve hakikî manada demokrat bir cumhuriyetin ikame edilmesi en büyük temennilerimizdendir.

Hakikî manada demokrat bir cumhuriyetin ikame edilmesi için bizce en mühim çare, asrımızın sahibi ve üç devir yaşamış Üstad Bediüzzaman Said Nursî’yi dinlemekle mümkündür. Onun Kur’ân’dan asrımıza takdim ettiği Risale-i Nur Külliyatı, hem maddî, hem manevî, hem ferdî, hem sosyal hayata hayat katan ulvî hakikatler ibraz etmektedir. Bütün meselelerde insanlığa ışık tutmuştur. Bu sebeple, hürriyet, demokrasi ve cumhuriyet dersini insanlık bir de ondan almalıdır. Çünkü o bu dersi, Kur’ân’dan ve Kâinatın Efendisi Peygamberimizden (asm) almıştır. İnsanı yaratan Allah, insana en faydalı sistemi de bu büyük âlim ve faziletli zatlar vasıtasıyla bildirmektedir. Bu yüzden Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin izah ve beyanları çok mühimsenmelidir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, insanın dünya saadetine vesile olan hakikî hürriyeti veya demokrasiyi, kendi tabiriyle hürriyet-i şer’iyyeyi İmam Hüseyin Hazretlerinden (ra) ve uhrevî saadetin vesilesi olan iman hakikatlerinin neşri manasındaki hilâfeti de Hazret-i Hasan’dan (ra) ders ve devralmıştır. Bu çok mühim vazifelerin icrasıyla mükelleftir. Peygamber Efendimiz (asm) ile başlayıp, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin Efendilerimizle (ra) iki cenahtan gelen ve insanlığın hem maddî, hem manevî hayatını tamir ve tanzim eden bu nuranî ve kudsî mefkûre, günümüzde Üstad Bediüzzaman Hazretleri ve Risale-i Nur ve Nur Talebeleriyle devam etmektedir. Bu hususta, Emirdağ Lâhikası’ndaki ifadeler çok manidardır: “Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın altı aylık hilâfetiyle beraber Risale-i Nur’un Cevşenü l-Kebir’den ve Celcelutiyeden aldığı bir kuvvet ve feyizle vazife-i hilâfetin en ehemmiyetlisi olan neşr-i hakaik-i imaniye noktasında Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın kısacık müddetini uzun bir zamana çevirerek tam beşinci halife nazarıyla bakabiliriz. Çünkü adalet-i hakikiye ile bu asırda insanları mesud edebilir bir istidatta bulunan, Risale-i Nur’dur ve onun şahs-ı manevisi, Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın bir muavini, bir mütemmimi, bir manevî veledi hükmündedir.”1 Evet, Risale-i Nur bu noktadan hareketle, her şeyin fevkinde ve kudsî bir vazife olan hizmet-i imaniye vazifesini bihakkın yapmaktadır. Çünkü “Risale-i Nur dairesi, Hazret-i Ali ve Hasan ve Hüseyin’in (ra) ve Gavs-ı Azam’ın (ks) ihbarat-ı gaybiyeleriyle, şakirtlerinin bu zamanda bir dairesidir. … Zaten üveysî bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı Azamdan (ks) ve Zeynelâbidin (ra) ve Hasan, Hüseyin (ra) vasıtasıyla İmam-ı Ali’den (ra) almışım. Onun için hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir.”2

İnsanlığın hem maddî, hem manevî reçetesini böylesine mümtaz ve kudsî kaynaklardan asrımıza sunan Üstad Bediüzzaman Hazretleri, hakikî manadaki cumhuriyetin adresini şu ifadelerle göstermiştir: “Hulefa-i Raşidîn, her biri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sıddîk-ı Ekber (ra), Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat manasız isim ve resim değil, belki hakîkat-i adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan mana-i dindar cumhuriyetin reisleri idiler.”3

Evet, içi adalet hakikatiyle ve şer’î hürriyetle dolu olan hakikî manadaki cumhuriyet modelinin uygulayıcıları başta Peygamberimiz (asm) olarak Sahabe-i Kiram Efendilerimizdir. Asr-ı Saadet modelini günümüze taşıyan Üstad Bediüzzaman Hazretleri, hakikî manadaki şer’î meşrûtiyetin Cenâb-ı Hak’kın şeriatından olduğunu defalarca beyan etmiştir. Evet, “Şeriat-ı Garrâ zemine nüzûl etti; tâ ki; zeminin yüzünü temiz ve insanın yüzünü ak etsin, şu insâniyetten siyah lekesini izâle etsin; hem de, izâle etti. Fakat vâesefâ ki, muhît-i zamânî ve mekânînin tesiriyle, hilâfet saltanata inkılâp edip, istibdat bir parça hayatlandı. Tâ Yezid zamanında, bir derece kuvvet bularak, başını kaldırdığından, İmam Hüseyin Hazretleri hürriyet-i şer’iye kılıncını çekti, başına havâle eyledi. Fakat ne çare ki, istibdâdın kuvveti olan cehil ve vahşet, cevânib-i âlemde zeynâb gibi Yezid’in istibdâdına kuvvet verdi.”4

Hazret-i Hüseyin’den (ra) devraldığı hürriyet-i Şer’iyyeyi günümüze kadar gelen istibdat cereyanlarına karşı yegâne çare olarak sunan ve insanlığın sulh ve selâmetine çalışan Üstad Bediüzzaman Hazretleri, yaptığı izah ve tariflerle hakikî hürriyetin ve meşrûtiyetin mahiyetini ortaya koymuştur. Bu manadaki hürriyet ve meşrûtiyete, günümüzdeki isimleriyle demokrasi ve cumhuriyete dünden ziyade bugün çok daha şiddetli ihtiyaç vardır. Münâzarât adlı eserinden takip edelim:

“Meşrûtiyet ve kanun-u esasî işittiğiniz mesele ise, hakikî adalet ve meşveret-i şer’iyeden ibarettir; hüsn-ü telâkki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira dünyevî saadetimiz Meşrûtiyettedir. (…) İşte, Meşrûtiyet ‘Ve işlerde onlarla istişare et.’ (Al-i İmran Sûresi: 159) ‘Onların aralarındaki işleri istişare iledir.’ (Şura Sûresi: 38) âyet-i kerîmelerinin tecellîsidir ve meşveret-i şer‘iyedir. O vücud-u nûrânînin kuvvete bedel, hayatı haktır, kalbi mârifettir, lisânı muhabbettir, aklı kânundur, şahıs değildir. (…) Evet, meşrûtiyet hâkimiyet-i millettir, hükûmet hizmetkârdır. Meşrûtiyet doğru olursa, kaymakam ve vâli, reis değiller, belki ücretli hizmetkârlardır. (…) Meşrûtiyetin sırrı, kuvvet kanundadır, şahıs hiçtir. İstibdâdın esası, kuvvet şahısta olur, kânunu kendi keyfine tâbî edebilir, hak kuvvetin mağlûbu. Fakat bu iki ruh her zamanda birer şekle girer, birer libas giyer. Bu zamanın modası böyle giydiriyor. (…) Rûh-u meşrûtiyet, şeriattandır; hayatı da ondandır. Fakat ilcâ-i zarûretle teferruat olabilir, muvakkaten muhâlif düşsün. (…) Meşrûtiyet hâkimiyet-i millettir. Yani efkâr-ı âmmenizin misâl-i mücessemi olan mebusân hâkimdir; hükûmet, hâdim ve hizmetkârdır.”5

Hürriyet ise; “Hürriyetin şe’ni odur ki, ne nefsine, ne gayrıya zararı dokunmasın. Tam ve mükemmel hürriyet, kişinin firavunlaşmaması ve başkasının hürriyeti ile alay etmemesidir. Belki hürriyet budur ki: Kanun-u adalet ve tedipten başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşrûasında şâhâne serbest olsun. (…) İnsana karşı hürriyet, Allah’a karşı ubudiyeti intaç eder. (…) Demek İmân ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saâdet… (…) Hürriyet Rahmân olan Allah’ın bir ihsanıdır, zira o îmânın bir hassasıdır. (…) Korkmayınız. Medeniyet, fazilet, hürriyet âlem-i insaniyette galebe çalmaya başladığından, bizzarure terazinin öteki yüzü şey‘en feşey’en hafifleşecektir.”6

Bütün bu manalar ışığında hakiki hürriyet ve cumhuriyetin başta ülkemiz olmak üzere bütün dünyada hükümferma olmasını Rabbimizden niyaz ediyoruz.

Dipnotlar:
1- Emirdağ Lâhikası 139.
2-age.130.
3- Tarihçe-i Hayat 625.
4- Münâzarât 37.
5- age. 55-57.
6- age. 58-65.

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*