Bediüzzaman Said Nursi Mehdi midir?

Üstad Bediüzzaman hiç bir zaman ve zeminde makam ve mevki iddiasında bulunmamıştır. Kendisine teklif edilen milletvekilliği, şark umum vaizliği gibi dünyevi büyük makamları elinin tersi ile ittiği gibi; mücedditlik, müctehitlik, kutb-u azamlık ve mehdilik gibi yüksek manevi makamlara da dönüp bakmamıştır. Hiçbir zaman gizli veya açık, imalı veya doğrudan ne mehdilik ve ne de mücedditlik gibi manevi mertebelere göz dikmemiştir. Kendisine atfedilen bütün büyük makamları Risale-i Nurun şahsı manevisine yönlendirmiştir. Bu nedenle Üstadın manevi şahsiyetinin mahiyetini ve hakikatini anlamak isteyenler Risale-i Nura bakmak durumundadırlar. Çünkü Üstadın maddi ve manevi hayatı adeta Nurlarla meczolmuş. İşte bu nedenle Risale-i Nurun ilk talebeleri, el yazısı ile Nurları yazanlar, kasaba kasaba neşredenler Nurları okudukça Üstadın manevi mahiyetini keşfetmeye başlamışlar. Her ne kadar Üstad Bediüzzaman hiç bir makam iddiasında bulunmamış olsa da, onlar içten içe Üstadın ve Risale-i Nurların, en azından, müceddit olduğu hususunda kanaat beslemeye başlamışlar.

Bu konuda ilk net düşünce Şamlı Hafız Tevfik’te gözükmeye başlar. Çünkü nurun ilk talebelerinden olan Şamlı Hafız Tevfik hem ilim sahibi, hem hafız, hem de Üstadı Emeviye Camiisinde bizzat dinleyen kişidir. Şamda bulunduğu süre içinde mücedditlik silsilesi konusunda ciddi bilgi sahibi olmuştur. Bu nedenle Üstadın on üçüncü asrın müceddidi olduğuna dair ilk eseri o telif eder. Üstad da o mektubu Sikke-i Tasdik-i Gaybi eserine alır ve öylece neşreder. Ancak bu düşünce yine de dar dairede kalır. Çünkü Üstad Bediüzzaman’ın, Barla’da, Risale-i Nurları neşretmeye başladığı ilk zamanlarda yakın çevresinde oldukça saf ve temiz ve bir ölçüde avami insanlar vardır. Hatta bunlardan bazıları kerametvari ekmeği gördüğü halde, “Üstadım bu ekmek bize helal olur mu” diye soracak kadar saf insanlardır. Bazıları da Üstadı, “Efendi Hazretleri üzülmeyin, Mehdi gelecek ve tüm bu sıkıntıları giderecek” diye teselli eden kimselerdir. Hal böyle olunca tabi ki uzun bir süre Üstadın manevi şahsiyeti hakkındaki hakikatler hissi düşünceden öte gitmemiştir.

Ancak Risale-i Nurların telifi devam ettikçe ve Üstadı da daha yakından tanımaya başladıkça bazı yakın ağabeylerde Üstadın Mehdi olduğu hakkındaki kanaat daha da güçlenmeye başlamış. Fakat yine de açıktan bir tanım ve teşhis pek de gözükmüyor. Bu tür düşünceler hususi bir dairede kalmaya devam etmiş. Bu noktadaki dönüm noktası Eskişehir Mahkemesi süreci sonrasıdır. Çünkü, yüz yirmi talebesi ile mahkemeye sevk edilen ve kalemleri önceden kırılan Nur Talebelerinin bir kişinin dahi burnu kanamadan bu mahkemeden kurtulmaları, nazarları Üstad Bediüzzaman’ın manevi şahsiyetine çevirir. Zira çok dehşetli bir halden kurtulmuştur o yüz yirmi mücahit.

Bilhassa hapishane sürecinde Birinci Şua adlı eserin yazılması tüm şüpheleri giderecek kadar kuvvetli deliller taşır. Bu eserin neşrinden sonra bir çok Nur Talebesinin Üstadın Mehdi olduğuna dair kanaatleri, daha güçlü bir inanç mertebesine yükselir. İşte bu durum daha sonra eserlere şöyle yansıyacaktır:

“Evvelâ: Nurun ehemmiyetli ve çok hayırlı bir şakirdi, çokların namına benden sordu ki: “Nurun hâlis ve ehemmiyetli bir kısım şakirtleri, pek musırrâne olarak, âhir zamanda gelen Âl-i Beytin büyük bir mürşidi seni zannediyorlar ve o kadar çekindiğin halde onlar ısrar ediyorlar. Sen de bu kadar musırrâne onların fikirlerini kabul etmiyorsun, çekiniyorsun. Elbette onların elinde bir hakikat ve kat’î bir hüccet var ve sen de bir hikmet ve hakikate binaen onlara muvafakat etmiyorsun. Bu ise bir tezattır, herhalde hallini istiyoruz.” (Emirdağ Lahikası, s. 337)

Nur hizmetleri Anadolu sathına yayıldıkça, Üstadın Ahir Zaman Mehdisi olduğu hakkındaki düşünce ve inanç, Nur Talebeleri arasında gittikçe güçlenen bir hal alıyor. Bilhassa Kastamonu hayatı ve Denizli ve Afyon mahkemelerinde en öncelikli konu haline geliyor. Üstad her ne kadar sürekli olarak hiç bir makamı kabul etmese de, Nur dairesine giren bazı alim seviyesindeki talebeler daha da ileri giderek Üstadın Mehdi olduğuna dair eser bile neşrediyorlar. Mesela Ahmet Feyzi ağabey. Bu konuda mühim bir eser neşrediyor. Hatta Afyon müdafaasında en çok bu konuya temas ediyor. Bir çok talebe de Ahmet Feyzi ağabeyin düşüncesine destek vermiş zamanında.

Fakat bu noktada mühim bir hususu nazarlara vermek gerek: Üstadın yakın talebeleri Üstada Mehdi olduğu için bağlanmıyorlar. Aksine Risalelere, hizmete ve Üstadın İslamı yaşayış haline bakarak onun Mehdi olduğu kanaatine varıyorlar. Yani eser ve fiil noktasından bakarak o yüksek makamı görüyorlar.

İşte bu gün de Nur talebelerinin kahir ekseriyeti, yine o ilk saftaki ağabeyleri gibi Üstad Bediüzzaman’ın son müceddit, dolayısıyla ahir zaman Mehdisi olduğuna inanıyorlar.

Bu bir kanaat ve inançtır. Hiçbir inanç ve kanaat kınanamayacağı için Nur talebeleri de bu düşünce ve inançlarından dolayı kınanamazlar. Bu gün bir çok kesim liderini, hocasını, şeyhini istediği makamda görüp öyle itikat edebilir. Kimse kimsenin inancına ve düşüncesine karışmaz, karışamaz. Herkes kendi düşünce ve inancından sorumludur.

Aynen öyle de, Nur Talebesi olan kardeşler de, Üstad hakkındaki düşüncelerinden dolayı itham edilmez, edilemez. Üstelik Nur Talebelerinin elinde Risale-i Nur gibi paha biçilmez bir Kuran tefsiri var. Yüz yıllık maziye dönüp baktığınızda ise muazzam bir iman ve Kuran hizmeti nazarlara çarpıyor. Eğer geçtiğimiz yüz yıl içinde bir Mehdinin geldiğine inanacaksak, bu pekala ki Üstad Bediüzzaman’dır. Çünkü son asır içinde ondan daha ileri bir alim gözükmüyor. Üstelik Nur Talebelerinin elinde daha onlarca delil var bu konuda.

Sual: Bazı kardeşler Mehdi meselesinin gündeme gelmesinin sakıncalı olduğunu söylüyorlar. Siyasilerin ve hocaların yanlış anlayarak hizmete zarar verebileceğini dile getiriyorlar?

Cevap: Bu düşüncede olan bir çok kardeş var. Bir ölçüde doğru da. Ancak bu mesele Üstadın hayatta olduğu zamanlarda ve bilhassa Nurların neşrine başlandığı ilk günlerde tehlike olarak görülmüş. Üstadın da her türlü makamı reddetmesi bu konuda etkili olmuş. Ancak geldiğimiz nokta itibari ile bu hususun münasip dairede dile getirmesinin daha doğru olur kanaatindeyiz. Çünkü bu mesele perdelendikçe mehdi adayı sayımız artmakta. Bizler olayın üzerini örttükçe örtü altından birileri zuhur edip mehdiliğini ilan etmeye kalkışıyor. Hatta nur dairesi içinden bile adaylarımız var. Bu nedenle sağlam deliller ortaya koyarak, akıl ve nakil dairesinde mantıklı izahlar yapılmalı. Yoksa “mehdiye zemin hazırlıyoruz” diyenler zihinleri karıştırmaya devam ederler. Ya da Kahtani ve Cahcah beklentisi içine girip müntesiplerini olmayacak yerlere sürükleyebilirler.

Evet, hiç çekinmeye gerek yok. Biz Nur Talebeleri Üstadın Mehdi olduğuna inanıyoruz. En büyük delilimiz ise yüz yıldan fazladır devam eden Nur hizmeti, Risale-i Nurlar ve Üstadın çile dolu hayatı. Bizim bu düşüncemizin yanlış olduğunu iddia edenler varsa önümüze daha iyi bir hizmet ve eser çıkarmalıdırlar. Eğer Risale-i Nurdan daha değerli bir eser varsa getirsinler ona uyalım. Yok, Üstaddan daha ileri bir alim varsa göstersinler ona tabi olalım.

Mehdinin daha sonra geleceğini söyleyenlere ise bir sözümüz yok. Yani bir Mehdi beklentisi bir Deccal ve Süfyan tahribatını da beraberinde getireceği için, yaşlı dünyamızın böyle bir tahribata dayanabileceğini zannetmiyoruz. Böyle bir durum olursa artık kıyamet demektir. Kıyametin dehşetinden ise Allah’a sığınmak lazım gelir.

Benzer konuda makaleler:

2 Yorum

  1. Allah razı olsun. Sanki benim fikirlerimi kaleme almışsınız. Aynı düşüncedeyim. Tebrik ederim.

  2. Maşallah. Üstadın Mehdi oluşu hakkındaki deliller pek çoktur. Ciltlerle kitaplar çıkar. Her asrın müceddidi ancak o asrı tenvir edecek sınırlılıkta yazılmışken, Risale-i Nur ise, değil bu asrı, gelecek asırları bile tenvir eder, hatta bu Nurlar 14 asrın kör düğüm olmuş sorunlarını bile halletmiş. Allah üstadımızdan ebeden razı olsun. Amin.

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*