Bediüzzaman ve Halkçılar

Tek parti sultasının hükümfermâ olduğu devirde (1950 öncesi) en ziyade zulme, baskıya uğrayan, en ağır işkencelere mâruz kalanların başında, hiç şüphe yok ki Bediüzzaman Said Nursî gelir.

Zincirleme yaşanan sürgünler, zindanlar, tecritler, mahkemeler, zehirlenmeler…, bu acı gerçeğin en açık bir delili, izahı, ispatı…

Bediüzzaman Hazretleri ise, kendisine karşı yapılan bütün bu bed muamelelere rağmen, intikam emeli beslemiyor. Rövanşist davranmıyor. Reaksiyoner tarzda hareket etmiyor. Muhasım muarızlarıyla bu dünyada bir hesaplaşma içine girme plânı yapmıyor.

Peki ne yapıyor ve nasıl bir davranış sergiliyor?

Öncelikle, kendisine karşı yapılan emsâlsiz zulüm ve haksızlıkları olduğu gibi ifade etmekle beraber, yine de affedici davranıyor ve şahsî hakkını helâl ettiğini gayet açık bir lisân ile deklare ediyor.

İşte, bu çift taraflı çarpıcı realitenin bizzat kendi sözleriyle son derece net ve özet halindeki bir ifadesi: “Meselâ, bir parti (Halk Partisi) bana binler vecihle sıkıntı verdiği halde, hattâ otuz senede hapisler, tazyikler de olduğu halde, hakkımı helâl ettim.” (Emirdağ Lâhikası)

Bu ifadeler, esasında “Bediüzzaman ve Halkçılar” konusunun ana eksenini de tarif ve tayin ediyor.

Dolayısıyla, bu konuya dair şeyler yazan veya konuşan kimseler, bu ana eksene ve burada kurulan aklî-vicdanî dengeye dikkat etmek durumunda. Aksi halde, ciddî mânada kaymalar, sapmalar, inhiraflar kaçınılmaz hale gelir.

Bu önemli hatırlatmanın ardından, konumuzun gelişme seyrine bakmaya çalışalım.

* * *

Başta Tarihçe-i Hayat olmak üzere, muhtelif kaynaklarda yer aldığı gibi, Said Nursî, Kemalist rejim ve Halk Partisi iktidarının bir tasarrufu olarak Şeyh Said Hadisesi’nden (1925) kısa bir müddet sonra “ihtiyâten” Batı Anadolu’ya nefyedildi.

Kendi ifadesiyle, bu “Yeni Said” döneminde, siyasetle hemen hiç ilgilenmedi. Siyasî meselelere dair sorular yöneltildiğinde de “Nazar-ı ufkum, şimdi başka merkezde” diyerek, siyaset meraklılarına geniş ve izahlı cevaplar vermekten kaçınmaya çalıştı.

Konuya dair bir ifadesi aynen şöyledir: “Yeni Said, dünyadan yüzünü çevirdiği için, ehl-i dünya ile konuşmayı, müdafaat-ı kat’iye mecburiyeti olmadan yapmıyor, lüzum görmüyor.” (14. Şuâ)

* * *

Bununla beraber, özellikle Barla’da (1927) başlayan hizmet hayatının ağırlığını “temel imanî meselelerin telif, neşir ve izahı” teşkil ediyordu.

Bu noktada, doğrudan iktidardaki siyasî parti ile değil, ama devletin ve partinin kilit noktalarına girmiş veya idarede etkili makamlara yerleşmiş “Adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti iğfal eden gizli din düşmanları” ile çetin bir muhalefet ve mücadele içine girmiş bulunduğu, telif etmiş olduğu Nur Risâlelerinden de anlaşılıyor.

Misâl, Denizli Mahkemesi’ndeki (1944) müdafaasında da görüldüğü gibi, bu gizli komite ruhlu rejimin tabiatını ve tatbikatının bir tarifini özetleyen ifadelerinden biri şöyledir: “Efendiler! Reis Bey! Dikkat ediniz; Risâle-i Nur’u ve şakirtlerini mahkûm etmek, doğrudan doğruya küfr-ü mutlak hesabına, hakîkat-i Kur’âniye ve hakaik-ı îmaniyeyi mahkûm etmek hükmüne geçmekle… İstibdad-ı mutlaka ‘cumhuriyet’ namı vermekle, irtidad-ı mutlakı rejim altına almakla, sefahet-i mutlaka ‘medeniyet’ ismi vermekle, cebr-i keyfi-i küfrîye ‘kànun’ ismini takmakla, hem sizi iğfal, hem hükûmeti işgal, hem bizi perişan ederek, hâkimiyet-i İslâmiyeye ve millete ve vatana, ecnebî hesabına, darbeler vuruyorlar.” (Tarihçe-i Hayat, Denizli Bölümü)

* * *

Üstad Bediüzzaman’ın “Halk Fırkası” veya “Halkçılar” diyerek ismen de zikretmiş olduğu Halk Partisi’yle ilgili söz ve beyanları daha ziyade Emirdağ Lâhikası isimli eserinde yer alıyor.

Buradaki lâhika mektuplarında, yıllardır mâruz kaldığı her türlü zulmü ve işkenceye rağmen, rövanşist ve intikamcı bir duygu ve düşünce ile hareket etmediğini, kendisinin esasen “kaderin mahkûmu” olduğunu beyan ile, başka muarızları gibi onlara da hakkını helâl ettiğini ve dostlarının da intikam peşinde gitmemelerini tavsiye ediyor.

Yazimizin bu bölümünde, üç önemli noktanın daha altını çizerek konuya öyle devam edelim.

BİR: Üstad Bediüzzaman’ın hiçbir sözünden, siyâseten “Halk Partisini tercih” hükmü veya mânası çıkmaz. Eski, Yeni ve Üçüncü Said’in yazdıkları meydanda. Kimse çıkıp da aksi yönde bir delil bulamaz, getiremez… Demokratları tercih eden Said Nursî, onlara da Kurân’ın kànun-i esâsisi olan “Velâ teziru…” âyetini sıklıkla hatırlatarak şu mesajı vermiştir: Suç, şahsîdir. Bir suçlu yüzünden, onun ailesini, akrabasını, partisini cezalandırmayın. Zira, toplu cezalandırma zulme, hatta “vahşî irticaya” yol açar.

İKİ: Özellikle 1950 öncesi çeyrek asırlık dönemde, Said Nursî başına ne geldiyse, bu zâtın Halk Partisi kurucu reislerine dost olmaması, dahası, aralarında “küllî bir muhalefet”in olması sebebiyle gelmiştir. Bediüzzaman’ın çektikleri bir yana, o parti milletin tamamına öyle affedilmez şeyler çektirmiş ki, “Bu asîl Türk milleti, ihtiyariyle o partiyi kat’iyyen iktidara getirmeyecek” denilmiş.

ÜÇ: Bediüzzaman, bütün bu olup bitenlere rağmen, Halk Partisini tamamiyle reddetmiş, gözden çıkarmış, defterden silmiş değildir. Onların vicdanlı kısmına, daima dinin, vatanın, milletin lehinde telkinlerde bulunmuş, mümkün mertebe “menfiden müsbete” doğru kanalize etmeye çalışmış; en-nihayet, eski hata ve kusurları terk etmek şartıyla, onların da vatanperver-milletperver olabileceğini ifade etmiştir.

* * *

Bu üç maddelik hatırlatmadan sonra, diğer detaylara bakalım.

Suçlu bir fert yüzünden bütün ailenin cezalandırılmasını, bir muhalif partili yüzünden bütün bir muhalefet partisinin hedef tahtasına konulmasını doğru bulmayan Said Nursî, bu noktadaki hassasiyetini tercihte bulunduğu iktidardaki Demokratlara da sıklıkla hatırlatarak, onları hak ve adâlet çizgisinde muhafazaya çalışmıştır.

Rövanşist bir yaklaşımla muhalif kesimden intikam alma cihetine gitmenin, vatan ve millete hiçbir fayda getirmeyeceği dersini de veren Üstad Bediüzzaman, kendisinin de öyle davrandığını, başta talebeleri olmak üzere bütün dostlarını haberdar etmiş, hatta bu noktayı “vasiyet” derecesinde tavsiye ederek, fevkalâde tesirli ve unutulmaz dersler vermiştir.

İşte, 25-30 yılı bulan zulümlü işkencelere rağmen “Konuşan yalnız hakikattir” başlığı ile yazılan o tesirli ve hakkaniyetli derslerden bazı sözler, cümleler, pasajlar…

* * *

Risâle-i Nur’da ispat edilmiştir ki: Bazen zulüm içinde adâlet tecellî eder. Yani, insan bir sebeple bir haksızlığa, bir zulme mâruz kalır, başına bir felâket gelir, hapse de mahkûm olur, zindana da atılır. Bu sebep haksız olur. Bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vâkıa, (İlâhî) adâletin tecellîsine bir vesile olur.

Ben şimdi düşünüyorum. Yirmi sekiz senedir vilâyet vilâyet, kasaba kasaba dolaştırılıyorum. Mahkemeden mahkemeye sürükleniyorum.

Bir mahkeme aylarca, senelerce suç bulup da beni mahkûm etmeye uğraşıyor. O bırakıyor; diğer bir mahkeme aynı meseleden dolayı beni tekrar muhakeme altına alıyor. Bir müddet de o uğraşıyor, beni tazyik ediyor, türlü türlü işkencelere mâruz kılıyor. O da netice elde edemiyor, bırakıyor. Bu defa bir üçüncüsü yakama yapışıyor. Böylece musîbetten musîbete, felâketten felâkete sürüklenip gidiyorum.

Allah’a binlerce şükürler olsun ki, yirmi sekiz senedir dini siyasete âlet ithamı altında, kader-i İlâhî, ihtiyarım haricinde, dini hiçbir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zâlimâne eliyle mahz-ı adâlet olarak beni tokatlıyor, ikaz ediyor; ‘Sakın’ diyor, ‘İman hakikatini kendi şahsına âlet yapma-tâ ki, imana muhtaç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakikat konuşuyor.’

İşte, Nur Risâlelerinin büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husûle getirdiği heyecanın, kalblerde ve ruhlarda yaptığı tesirin sırrı budur, başka bir şey değildir.

Küfr-ü mutlakla mücadelede bu kadar ağır şerait altında Risâle-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur. Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imaniyedir.

Madem ki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefalar ve mâruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musîbetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.

Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı hiçbir talebemin (de) kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve onlara mukabil Risâle-i Nur’a sadâkat ve sebatla çalışmalarını tavsiye ederim.

Halk Partisi, 1940’lı yıllarda M. Kemal’i “Ebedî Şef”, İsmet Paşayı da “Millî Şef” ilân etti.

Said Nursî’nin ise, bu her iki şef ile de arası yoktur. Yıldızları barışık değildir. Hayatının sonuna kadar da hiç barışmadı, barışık hale gelmedi.

Tarihin de tescilinde olan bu zâhir gerçeği, zaman içinde çarpıtmaya çalışanlar oldu; ancak, inandırıcı olamadılar, hiç de itibar görmediler.

Bu gerçeği teslim ettikten sonra, önemli bir başka noktaya paragraf açalım. O da, Said Nursî’nin 1940’lı yıllarda Cumhurbaşkanlığı makamına göndermiş olduğu mektuptaki M. Kemal ile ilgili çarpıcı sözleridir.

Emirdağ Lâhikası isimli eserin “İstidanın Zeyli”nde yer alan bu mektup aynen şu ifadelerle başlıyor:

Reisicumhur’a gönderilen istidanın (dilekçenin) Zeyli’dir ki, mecbur oldum yazmaya.

Bana hücum eden garazkârların en esaslı sebebi, Mustafa Kemal in dostluğu ve tarafgirliği vesilesiyle beni eziyorlar. Ben de o garazkârlara derim ki: Ölmüş gitmiş ve dünyadan ve hükûmetten alâkası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir Hadis-i Şerifin ihbarıyla Kur’ân’a zararlı öyle bir adam çıkacak dediğimi ve sonra Mustafa Kemal o adam olduğunu zaman gösterdi.

Ben de beş yüz seneden beri kahramanlığıyla ve hakperestliğiyle dünyaya meydan okuyan kahraman bir ordunun şerefini ve zaferini hilâf-ı hakikat olarak Mustafa Kemal’e vermediğim için, garazkâr dostları, beni yirmi senedir (demek ki 1940’ların ortaları) bahanelerle tazip ediyorlar.

Evet, mahkemede ispat ettiğim gibi, “şerefler, müsbet hayırlar, maddi-manevî ganimetler orduya, cemaate verilir, tevzi edilir; kusurlar, menfi icraatlar başa, reise verilir” diye bir kaide-i hakikatle, “Kahraman ordunun ve bilfiil asker ve asker başında çalışan cesur zâbitlerin zaferleri ve şerefleri Mustafa Kemal’e verilmez; belki kusurlar, hatalar yalnız ona verilir” diye, beni onu sevmemekle itham edenleri, (ben de) kahraman orduyu sevmemekle ve şereflerini kırmakla itham edip, onlara hain-i millet nazarıyla bakıyorum.

Bu hakikati mahkemede ispat ettiğim gibi, onun muannid dostlarına da ispat etmeye hazırım.

Ben, bu mübarek milletin bahadır ordusunun milyonlar efrâdı ve zabitlerini severim; hürmetlerini, haysiyetlerini elimden geldiği kadar muhafaza ediyorum. Benim karşımdaki garazkâr muarızlarım, birtek adamı sevmek yolunda milyonlar efrâda mânen ihânet, belki adâvet ediyorlar.

Evet, çok emarelerle bildik ki, bana hücum edenleri tahrik eden, Mustafa Kemal’e itirazımdır ve ona dost olmadığımdır. Başka sebepler bahanedir.

* * *

Mektubun devamında, Mustafa Kemal’e dost olmayı niçin tercih etmediğinin gerekçesini maddeler halinde sıralayan Bediüzzaman, İsmet Paşa’dan da müsbet hiçbir yaklaşım görmedi.

Ona karşı, yine amansız takip ve tarassutlara devam edildi. Hapishanelere ve mahkemelere sevk edilmeye mâruz bırakıldı.

Said Nursî’nin Afyon Hapishanesi’nden çıkıp tekrar Emirdağ’daki ikametgâhına gelmesi, ancak 1949 Eylül’ünde mümkün olabildi. Nur Risâleleri hakkında Temyiz Mahkemesi’nden beraat kararının çıkması ise, 1956’da tahakkuk etti.

Türkiye’nin çok partili sisteme geçmesinden sonra, siyasetle sınırlı derecede yeniden alâkadar olan Bediüzzaman ve has talebeleri, seçim zamanındaki tercihlerini “Demokrat”tan yana yapmış oldukları gayet açıktır. Muhtelif mektuplarda, bu noktada şüpheye, tereddüde hiç mahal kalmayacak derecede açık ifadeler yer alıyor.

Bununla beraber, Halkçılar ve Milletçiler olarak isimlendirmiş olduğu Halk Partisi ile Millet Partisi’ni tamamen sarf-ı nazar etmeyip, onlara da menfî, zararlı, sakıncalı (dinsizlik, ahlâksızlık, ırkçılık, komünizm gibi) bazı hususlardan uzak durmaları tavsiyesinde bulunarak, bu vatanın her görüşten insanlarını “menfiden müsbete” doğru kanalize etmeye çalıştı.

İşte, 1947’de CHP’nin Genel Sekreteri (Kâtib-i Umumî) olan Hilmi Uran Beye yazmış olduğu o meşhûr mektupta da, yine aynı hususları tek tek izah ederek, bazı tavsiyelerde bulunmaya çalıştı.

Yeni Asya’nın tavrı ve duruşu

Yeni Asya’nın kendine has vakur, ilkeli, izzetli bir tavır ve duruşu var: Hak ve adâletten yana, hürriyet ve demokrasiden yana esaslı bir duruştur bu…

İşte, bu ilkeli ve izzetli duruşuyla, geçen sene Meclis’te ve bilâhare Yenikapı Meydanı’nda sergilenen “Birlik Tablosu”na destek verdi, 4 Ağustos 2016 tarihli manşetiyle de bu birlik görüntüsüne herkesi teşvik etmeye çalıştı.

Demek ki: Yeni Asya’nın Meclis’te veya Yenikapı Mitingi’nde sergilenen birlik tablosuna destek vermesi, nasıl “AKP’ye destek” mânasına gelmiyorsa, bugün “Adalet Yürüyüşü”ne gösterdiği ilgi ve alâka da “CHP’ye destek” mânasını taşımıyor.

Hülâsa, Yeni Asya, hürriyet ve demokrasiden yana olduğu gibi, hak ve adâletin de yanında ve lehindedir.

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*