Bediüzzaman ve sivil yönetim

Bediüzzaman, mecliste kendisine yapılan mebusluk, şarkta Şeyh Sünûsî’nin yerine vaiz-i umumilik, bir köşk tahsisi gibi teklifleri kabul etmez.

“Mebusluk, umumî vaizlik gibi imkânları kullanıp daha iyi hizmet yaparım, bu dehşetli gücü karşıma almak yerine, yanıma alayım” demez. Bunları hizmete fayda verecek imkânlar değil, esasatını bozacak rüşvet, ayakbağı, göbek bağı olarak görür. Buna mukabil 1925’ten başlayarak vefatına kadar geçen otuz beş sene boyunca hapse, sürgüne, tarassuta, mahkemelere, baskılara, defalarca zehirlenmelere maruz kalır. Fakat o bir sepete sığan malvarlığı ve iyi bir eğitim almamış, kariyeri olmayan, az sayıda çiftçi, çoban, memurdan oluşan sadık talebeleriyle hizmetleri, sürgün, hapis ve zehirlenmelere rağmen Allah’ın inayetiyle başarır.

Rejimin önderlerinin kendisiyle yeni ilkeler çerçevesinde uzlaşma ve beraber çalışma teklifine karşı Said Nursî’nin seçimi böyle bir yapının bir parçası olmak değil, bu yapıya karşı itiraz yönünde olacaktı. Ancak bu direnme isyan anlamında ‘aktif direnme’ değil, huzur ve güven ortamını bozmadan muhalefet etme anlamındaki pasif direnme veya sivil itaatsizliği tercih etmiştir. Bediüzzaman’ın hayatında siyaset yolu ile hizmet dönemi bitmiş kültür yoluyla İslâm’a hizmet dönemi başlamıştır.

İkinci bir yol olan dini istismar ederek iktidarı ele geçirme fikrine de katılmadı. Din, iktidarı elde etmek için siyasî bir araç değildir. Siyasî bir parti veya cemiyet şeklinde organize olarak yönetime talip olmanın elmas hükmündeki hakikatlerin değerini düşüreceği için, din adına siyaset yapılmamalı. Böyle bir yaklaşım hak ve hakikatin tekel altına alınması anlamına da geleceğinden Üstad Bediüzzaman, buna da şiddetle karşı çıkmıştır.

Bu çabaların birincisi, devlet kadrolarının elde edilmesi ile her şeyin düzeleceğine inanan siyasî görüşlerdi. Devleti ele geçirerek toplumu şekillendirebileceklerini hangi dünya görüşüne sahip olurlarsa olsunlar bir yerden sonra hüsrana uğrarlar. Devlet kadrolarını ele geçirme, ülkeler siyasetinden indirgenip cemaatlerin hedefi haline geldiği de söylenebilir.

Batılı Marxistler, Marxizmin Batı’daki, aslında dünyadaki, başarısızlığını bütünüyle devlet ve siyasete angaje olmalarına bağlar. Marxizmin siyasî hegemonya kurabilmesi için önce sivil toplumun rızasını almasını, toplum kültüründe hegemonya kurmasını tavsiye eder. Böylece Marxizmin meşrû yollarla iktidara gelip ve daha kalıcı olabileceğini iddia ederler.1 Siyasî Marksizm hedefi de devleti ele geçirip topluma hegemonyasını kabul ettirmeyi düşünüyordu. Avrupa 2. Dünya Savaşı’ndan sonra 3. bir yol olarak sivil toplum aracılığına döndü. Artık sivil toplumla yani şahsî olarak yapılan çalışma etkili oldu.

İkincisi ise iman ve insan merkezli bir yaklaşımı savunarak, gelişmenin tavandan değil tabandan olacağı görüşü. Birinci yöntem çabaları toptancı bir görüş olup hedefe giden her yolu mübah kılıyor. Ahlâk kuralını hiçe sayan teorisi ile, dürüstlük ve ahlâktan yoksun Makyavelizm’e dönüşüyor. Toplumun mevcut yapısında “ahlâkî çöküntü”nün getirdiği çarpıklıklardan dolayı ‘tepeden inme’ bir anlayışla İslâmiyetin izah ve tebliği mümkün değildir. Hareketin asıl kaynağı doğruluğu, ahlâkı, edebi, hak ve hürriyetleri tebliğ eden kitaplardır.

Bediüzzaman, bu açıdan bakıldığında, hayatı boyunca hep sivil kalabilmiş bir isimdir. Onun askerî ve siyasî otorite karşısındaki tutumu, siyasetin içine girmekten uzak durma tercihi, iktidar gücüne dayanmadan gerçekleştirdiği sivil fikrî mücadelesi, başlı başına incelenmesi gereken bir konudur.

Yusuf Akbaş

Dipnot:
1- Vergin, 2012: 85-99.

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*