Bediüzzaman’ın talebesi ve harp arkadaşı Ali Çavuş’un bilinmeyen hatıraları

Image
Ali Aras, nâm-ı diğer Ali Çavuş, Bediüzzaman Hazretlerine küçük yaşlarda talebe olmuştur. O cihanşumül ulvî îman ve Kur’ân dâvâsı yolunda ona yoldaş olmuştur. Aslen Van’ın Çoravanis Köyündendir. İstiklâl Savaşının Şark Cephesi kahramanlarındandır. “Üstadım” diyerek gönül verdiği asrın sultanı Bediüzzaman Said Nursî Hazretleriyle İstiklâl Savaşında Rus ve Ermenilere karşı çarpışmış, yaralanarak gazi olmuştur.

Normal 0 21 false false false DE X-NONE X-NONE MicrosoftInternetExplorer4

Bu yüzden o, aziz Üstadın iltifatına mazhar olmuş bir bahtiyardır. Nur’un ilk kahramanlarından ve has talebelerindendir.

Rus’ların o yıllarda Bitlis’i muhasarasında, o çetin ve ateşli günlerde Üstadı esir ettiklerinde yanında bulunanlardan biri olan Ali Çavuş, aynı zamanda Üstad Hazretlerinin çok hallerine de şahit olanlardır. Öyle ki, Ali Çavuş, o kara günlerde, o amansız harp esnasında Üstad Hazretlerinin ayağı kırılarak saatlerce soğuk sular içinde kalışında, Ruslara esir düşüşünde, Rusya’daki esaret dönüşünden sonra geldiği Van’ın Erek Dağındaki yaşantısında hep Aziz Üstadı ile yakından alâkadar olmuş, onun hizmetine devam etmiştir.

Kendisi 12.12.1965 tarihinde vefat etmiştir, mezarı da hâlen Çoranavis Köyündedir. Bediüzzaman Hazretleriyle uzun yıllar birlikte olan bu bahtiyar insanın hatıraları iki bölümdür. Birinci bölüm, Birinci Cihan Harbinde Bediüzzaman Hazretlerinin yanında kaldığı yıllara dairdir. İkinci bölüm hatıraları ise, Bediüzzaman Hazretlerinin Rus esaretinden sonra 1922 yılında Van’a gelerek iki yıl birlikte kaldıkları Erek Dağı ve kendi köyü olan Çoravaniste’ki yıllara aittir. Bu bahtiyar İslâm mücahidi Ali Çavuşumuzu yeni nesillere biraz daha yakından tanıtmak ve Üstad’la olan münasebetlerini, hizmetlerini öğrenmek için doğup büyüdüğü köyüne gittik. Büyük oğlu Fevzi Aras’la görüştük. Ali Çavuş, bizim edindiğimiz bilgilere göre, vefatından önce çocuklarından Fevzi Aras’a çok güvendiğini ifade ederek, ona hatıralarını anlatıp kayıt altına aldırmış.

Köye gittiğimizde Fevzi Aras Beyi bularak hem babası hakkında bildiklerini, hem de ondan dinleyerek kayıt altına aldığı hatıraları bizimle paylaşmasını rica ettik. O da sağolsun memnuniyetle kabul etti ve kendisine emanet edilen babasına ait olan bu hatıraları bize bir tomar halinde verdi.

İşte şimdi vefat yıldönümü vesilesiyle, Ali Çavuş’un hatıralarını, çeşitli yerlerde yayınlananlarla birlikte oğlundan aldıklarımızı da ilâve ederek sizlerin istifadesine sunuyoruz.

Fevzi Bey, şöyle başlayalım isterseniz: Sizin rahmetli babanızın Üstad Hazretleriyle alâkadarlığı nedir? İlk defa nasıl bir münasebetleri olmuştur? Bu konudaki bildiklerinizi anlatır mısınız?

Aziz Üstad’la babamın beraberliği, daha Rusların Van’ı ve Bitlis’i işgal hareketlerinden önce Horhor’da başlamıştır. Babam Horhor Medresesinde Üstada talebe olmuş, ondan ders almıştır. Üstad’a o zamanlardan beri gönül vermiş, yanında kalmış, okumuştur.

Babanız Horhor’da Üstad’dan ders aldığı yıllara ait size neler anlatırdı?

O zaman Van valisi olan Tahir Paşa, o yıllarda Horhor’da Van’ın meşhur âlimlerini toplayıp âlimler arasında münâzaralar yaptırırmış. Bu münâzaralarda Üstad’ın bütün muhataplarını ilzam ettiğini gören Vali Tahir Paşa, Üstad’a büyük hayranlık duyuyor ve ona bağlanıyor. Üstad Horhor’dan İstanbul’a gidiyor, bir buçuk iki sene orada kaldıktan sonra Şam’a, oradan tekrar İstanbul’a geliyor. Van’da kurmak istediği üniversitenin planlarını yapıyor. Sultan Reşat’la görüştükten sonra tekrar Van’a geliyor. Yine Erek’te kalarak talebelere ders vermekle zamanını geçiriyor. Aslında Van’da açılmasını istediği üniversiteyi Çoravanis Köyünde kurmak istiyor. Ancak Van Valisi Tahir Paşa mani oluyor. Sonra Edremit’te temelini atıyor.

O yıllarda Çoravanis’te kış başlayınca talebelerini tekrar Horhor Medresesine nakletmiş. Çoravanis’te kaldığı o kış yıllarında tabiî ki Üstad köyün camiinde kalıyormuş. O dönemde bu camide iki sene talebe okutmuş. Üstad, Horhor’da kaldığı yıllarda bir gün karınca yuvalarında, karıncaların yuvadaki ölü karıncaları dışarıya çıkardıklarını görüyor. Bunun üzerine, “Büyük bir musîbet başımızda dolaşıyor” diyerek Birinci Cihan Harbi’nin çıkacağına işaret ediyor. Hakikaten de o yıllarda Birinci Cihan Harbi de patlak veriyor.

Rusların Bitlis’i muhasara ettiği yıllarda babanızın Üstad’ın yanında olduğunu biliyoruz. Ayağı kırılarak suyun içinde kalan Hazret-i Üstadın o yıllarına ait babanıza anlattıkları nelerdi?

Babam, Üstadın gönüllü fedâilerindendi. Bitlis’in muhasarasında Üstad’la bizzat birlikte çarpışmış Ruslara karşı. Hatta yaralanarak gazi olmuştur. O yıllara ait olanları şöyle anlatırdı:

“Üstad talebeleriyle birlikte Rusların işgaline mukabil Erzurum Pasinlere gidiyor. Orada çarpışıyor. Sonra Van’a dönüyor. Van’a döndüğünde Ermeni katliâmı başlamıştı. Van halkının kurtuluşu için Gevaş’a (Vastan’a), Van Valisi Cevdet Paşa ile birlikte gidiyor. Hizan’daki Ermeni katliâmını durdurduktan sonra Bitlis’e gidiyor. Muş’un boşaltıldığını öğrenmiş, Bitlis’te bir alay kurarak Muş’un imdadına koşmuş. Bu arada Ruslar yedi koldan saldırıya geçmişler. Yedi gün yedi gece Ruslarla çarpıştık.”

BİTLİS CEPHESİ

Babam o günleri anlatırken Bitlis’e gelişlerine ayrı bir önem verirdi. Asıl hadiselerin burada olduğunu söyler ve hatıralarına şöyle devam ederdi:

“Daha sonra tekrar Bitlis’e döndük. Üstad yedi talebesiyle birlikte gece bir karargâhta konaklarken, talebelerine; ‘Kalkın, istirahat edin, ben gidip kumandanlarla görüşüp geleyim’ der. Üstad kumandanlarla görüşmeye giderken, talebeler kendi aralarında istişare ederler ve Üstad gelince, ‘Bize izin versin, zaten biz yedi kişiyiz, biz ne orduyuz, ne de bir taburuz. Zaten seferberlik zamanıdır. Biz de ailemizin yanına dönelim’ diye isteklerini belirtmeye ve söylemeye karar verirler. Aradan bir iki saat zaman geçmişti. Ve Üstad da gittiği yerden geri dönmüştü. Yapılan bu istişareyi kimse cesaret edip Üstada söyleyememişti. Yalnız bazı bahanelerle bunu Üstada birisi ‘Benim çorabım yok’, biri ‘Çamaşırım yok’, bir diğeri ‘Silâhım bozuk’ diyerek anlatmaya, hissettirmeye çalıştılar. Üstad da çantasını açıp, çorabım yok diyene çorap, çamaşırım yok diyene çamaşır verdi. Tüfeği bozuk olana ise, kendi tüfeğini verdi. Daha sonra kalkıp; ‘Yatın, sabah erken kalkacağız’ diye tembih ederek odasına çekildi. Üstad odasına girdikten tahminen bir saat sonra kıyamet koparcasına top ve tüfek sesleri Bitlis’i sardı. Üstad ayağını kapıya vurup kalktı, ‘Bitlis gitti..’ diyerek gürledi. Ve o talebesinin bozuk tüfeğiyle dışarı fırladı. Onunla birlikte dışarı çıkar çıkmaz hemen sipere yattık. Biz o anda yedi kişiydik. Ben Üstadımla omuz omuza idim. Üstadın yeğeni Ubeyd benim yanımdaydı. Gecenin çok yağışlı ve karanlık oluşundan diğer arkadaşlarımızı pek seçemiyorduk. Üstad bozuk tüfekle ateş etmeye çalışıyor, ama bütün çabalarına rağmen tüfek bir türlü çalışmıyordu. Bu arada Üstada birkaç mermi isabet etti. Biri hançerine, biri sigara tabakasına, diğeri omuzuna değdi. Kurşunlar kendisine değip isabet ettikten sonra Üstad çok kızarak tüfeğin namlusundan tutup taşa vurdu. Tüfek kırıldı. Bu sefer kılıcını çekti ve çembere doğru saldırıya geçti. Ben peşinden gittim. Ubeyd de benim peşimden geldi. Diğer arkadaşlar yavaş kaldılar ve karanlığın da etkisiyle bizi kaybettiler. Üstad bir şeyler okuyordu ve kılıcını sallayarak çemberi yarıyordu. O arada yağmur gibi gelen kurşunlar, ne hikmetse bize hiç değmiyordu. Hatta çember o kadar daralmıştı ki, isteseydiler bizi elle bile tutabilirlerdi. O hâlâ saldırmaya devam ederken, birden Ubeyd vuruldu. Ubeyd bana ‘Ali, ben vuruldum’ dedi. Ben de Üstada; ‘Üstadım Ubeyd vuruldu’ dedim. Üstadımız ne döndü, ne de cevap verdi. O hâlâ okuyup kılıcı sallamaya devam ediyordu. Ubeyd bir kaç adım daha atarak yere düştü. ‘Ali’ dedi. ‘Benim kemerimde biraz para var, gel onları al’ dedi. Ben de şimdi onun zamanı değil deyip Üstad’a; ‘Üstadım, Ubeyd düştü ve düştüğü yere yıkılıp kaldı’ dedim. Üstad yine bana cevap vermedi. Ben Üstad’ı takip etmeye devam ettim. O hâl bir saate yakın devam etti. Daha sonra çemberi yarmayı başardık. Gecenin karanlığından dolayı farkında olmadan yüksek bir kayanın üzerine çıkmıştık. Üstad bulunduğu yere oturarak kılıcı yere vurup iki eliyle kabzasından tuttu ve başını üstüne koyup daldı. Sonra birden başını kaldırarak iki elini yukarı kaldırıp; ‘Oh, oh Elhamdülillah, Ubeyd yerini buldu’ dedi. Ben de, ‘Üstadım, diğer arkadaşlar da yok, her halde onlar da vuruldular’ dedim. Üstad Hazretleri; ‘Yok Ali, onlar gelecekler’ diye bana cevap verdi.

RUSLARA ESİR DÜŞÜŞÜMÜZ

Ben Ubeyd’in vuruluşundan dolayı çok üzüldüm. Üstad beni teselli ediyordu. Sonra o sırada Üstad bana, ‘Ali altımız çaydır, çayın öbür tarafına geçersek inşâallah kurtuluruz’ dedi. Üstadımız kendisini oturduğu yerden aşağıya doğru attı. Peşinden ben de atladım. Mevsimin kış oluşundan çay kar ve buzla kaplıydı. Ben buzları kırıp suyun içine gömüldüm. Emekleye emekleye son bir gayretle sudan çıkmıştım, ama Üstad’ın düştüğü yerden kalkamayıp yattığını gördüm. Üstad bana seslenerek, ‘Dayı heyran gel beni kaldır, benim ayağım kırıldı veya çıktı‘ dedi. Ben de Üstadı kaldırıp bir eline tüfeğimi verdim, diğer koltuğuna da ben girdim. Bana bir taş gösterip, ‘Bunun arkasında bir su kanalı var, oraya girelim’ dedi ve oraya girdik. Ben tüfeği yere bıraktım ve Üstad’ın ayağını bir taşın üstüne uzattım. Üstad geriye doğru yaslanarak biraz daldı. Ondan sonra tekrar uyanınca bana ‘Ali, ben sana izin verdim. Kalk, sen de git. Korkma, inşâallah kurtulursun’ dedi. Ben utancımdan ve üzüntümden cevap veremedim. Ben cevap vermeyince, ‘Ali, sen korkuyor musun?’ dedi. Ben de; ‘Hayır Üstadım, niye korkayım? ‘Sen git’ deyince ben üzüldüm. Çünkü bütün dünya seni tanıyor. Benim de senin yanında olduğum biliniyor. Hâlen gidip kurtulsam bile herkes seni benden soracak. ‘Üstada ne oldu, nerede kaldı?’ deseler, ben ne cevap vereceğim? Yaralı bırakıp geldim desem, herkes bana tükürecek, onun için müsaade edin de, ölürsek de beraber ölelim’ dedim. Öyle deyince, Üstad elini başıma atıp, beni sıkıca göğsüne yaslayıp, sıvazladı. ‘Korkma dayı heyran, kader bizi esir etti.’ dedi. Ondan bir saat daha zaman geçtikten sonra Üstad tekrar daldı, o hâl on beş dakika kadar sürdü, birden uyanınca; ‘Ali kalk, çık dışarı’ dedi. ‘Akşam bizi kaybeden talebelerim buradan geçecekler, bizim burada olduğumuzdan onların haberleri yok.’ Ben dışarı çıktım. Dışarıdaki karanlık ve yağış hâlâ devam ediyordu. Hiç kimseyi görmedim. Dönüp Üstada, ‘Üstadım hiç kimse yok’ dedim. ‘Peki, otur’ dedi. Aradan iki üç dakika geçtikten sonra bana yeniden, ‘Kalk, bizim keçeliler buradan geçiyorlar’ dedi. Ondan sonra tekrar dışarı çıktım ve Üstadın beni ikinci defa çıkarmasından da cesaret alarak biraz kanalın ağzından uzaklaştım ve etrafa bakınca, yukarıdan aşağıya doğru gelen birilerinin olduğunu fark ettim ve bunlar mutlaka bizimkilerdir diye düşünerek, o tarafa doğru, ‘Said’ diye seslendim. Onlar da cevap verdiler. ‘Gelin Üstad buradadır’ diye onlara seslendim. Onlar da yanımıza geldiler ve Üstad’ı o şekilde gördüler ve bir de Ubeyd’in şehid olduğunu duyunca çok üzüldüler.

“Üstad onları teselli etti ve onlara da ‘Kader bizi esir etti’ dedi. Onlar ‘Hayır Üstad’ım, teslim olmayalım. Biz artık dört beş kişi olduk, sabahleyin bir yolunu bulup buradan çıkar kurtuluruz İnşâallah’ dediler. Teslim olup olmamalarını istişareye sundular. İstişarede teslim olmaya bir oy çıktı. Üstad bu istişareyi kabul etti. Ve onun üzerine otuz altı saat orada kalındı, o otuz altı saat neticesinde Üstad tekrar; ‘Gelin, biz teslim olalım’ dedi. Bunun üzerine arkadaşlardan biri; ‘Hayır Üstadım, bunlar bizi öldürürler’ deyince, Üstad bu defa biraz kızarak, ‘Hayır, Âdem’den (as) bugüne kadar hiç kimse kaderin önüne çıkamamış ki Said de çıksın’ deyince herkes sustu. Ve bunun üzerine hep birlikte teslim olunmaya karar verildi. Abdülmenaf isminde bir arkadaşımızı gönderip Ruslara bizi almaları için haber verdik. Aradan on dakika geçmeden bizim kaldığımız kanalın önüne bir yığın Rus askeri doluverdi. O arada biz arkadaşımızı yanlarında göremeyince, ‘Onu vurdular, bizi de vuracaklar’ diye tüfeklerimize sarıldık. Bunu gören Ruslar kanalın önünü boşalttılar. Arkadan arkadaşlarımıza seslenerek; ‘Aman ateş etmeyin!’ diye bize bir şey yapmayacaklarını söylediler. Biz de tüfekleri bıraktık. Bu sefer içeriye yalnızca Üstad’ı almak istediler. Ben tüfekleri alıp dışarı çıkınca bizim o hâlimize kızarak bana dipçikle vurdular. Ve ben yere düştüm. Yerde ne kadar kaldığımın farkında değilim, gözümü açınca Üstad mağaranın kapısına dayanmış, bir tarafına da Said ismindeki talebesi destek olmuş, öyle orada duruyorlar. O esnada çok sayıda gelen Rus askerleri Üstadın etrafında çit çevirmişlerdi. Üstad bütün hiddetiyle onlara bağırıyor ve ‘Neden benim talebemi dövdünüz?’ diye kızıyordu. Hiç kimseden ses çıkmıyor, herkes Üstâdı dinliyor ve susuyordu.

“Daha sonra Rus askerleri bir sedye getirdiler. Kırık ayağından dolayı yürüyemeyecek durumda olan Üstadı sedyeye alarak onların kumandanlarının kaldığı karargâha götürdüler. Bizi bulunduğumuz yerde bırakıp gitmişlerdi. Sonra bizi de alıp oraya götürdüler. Yalnız burada iki kumandan ve bir tercüman vardı. Tercüman vasıtasıyla Üstad’a soru sormaya başladılar. Bulunduğumuz yerde bize sobanın sıcağı vurunca hepimize bir baygınlık geldi. O iki kumandan bize bakıp aralarında bir şeyler konuştular. Bizim aç olduğumuzu anlamış olmalılar ki, durumumuzu müşavere etmişler, bunun üzerine nöbetçiyi çağırıp bir şeyler söylediler, aradan on beş dakika geçmeden ortaya bir sofra serildi. Ekmek getirdiler. Biz yemeğe başlarken kumandanlar bizi seyrediyorlardı. O arada kumandan kalkıp dolaptan bir kasa bal çıkarıp önümüze bıraktı. Yemek yedikten sonra bir kırıkçı getirip Üstadın ayağını alçıya aldılar, tekrar Üstad’a soru sormaya başladılar. Akşam olunca bizi kalacağımız yere götürdüler. Ondan sonra her gün bir sedye getirerek Üstadı sedyeye alarak o kumandanın kaldığı binaya götürüyor ve Üstadı içeriye alıyorlardı. Biz dışarıda kalıyorduk. İçeride ne olup bittiğini bilmiyorduk. Yalnız Üstadın bazen çok hiddetlenip kızdığını pencerelerden dışarıya akseden sesinden anlıyorduk. 0 zaman çok tedirgin oluyorduk. Üstad bunlara kızıyor, ‘Bunlar bizi kesin öldürecekler’ diye korkuyorduk. Üstadımız onların yanından dışarı çıkınca kendisine yalvarıyorduk; ‘Aman Üstadım, bunlara çok kızma, bunlar düşmandırlar, sana da bir zarar verirler, bizi de vururlar’ diyorduk.

“Üstad bu sözlerimize karşı, sadece bize hiddetle bakar ve herhangi bir cevap vermezdi. Orada kaldığımız müddetçe bu hal böyle devam etti. Orada kalışımızın yirmi yedinci günü, birisi gelip, Üstad’a, ‘Kendine yardımcı olarak birini seç’ dedi. Üstad bu emr-i vaki üzerine, emri getiren şahsa; ‘Bizi birbirimizden ayırmayın’ dediyse de, bunu kabul etmediler. Bunun üzerine Üstad yanına Said ismindeki talebesini alarak, o anda orada esir bulunan polis müdürü İrfan Beyi bizlere emanet ederek, bizlere ‘Gidin, korkmayın, İnşâallah hepiniz annenize, babanıza ve ailenize kavuşacaksınız’ diye tesellî vererek vedâ ederken; ‘Ama Said için bir şey diyemem’ dedi. Hakikaten Said bu esarette şehid düşmüştü.

“Bizden ayrıldıktan sonra Üstad bir ay daha orada kaldığını esaret dönüşünde bana anlattı.”

ESARET DÖNÜŞÜ

Fevzi Bey, bu ilginç hatıranın ardından, bir de Hz. Üstad’ın esaret dönüşü hayatı var. Esaretten sonra Van’a geliyor, Van’da Erek Dağına çekilerek ibadetle meşgul olduğunu biliyoruz. Bu esaret dönüşünde babanızın Üstadla ilgisi ne oluyor, yine münasebetleri devam ediyor mu? Görüşüyorlar mı? Babanız yine Üstad Hazretlerine hizmete devam ediyor mu?

Üstad Hazretleri Van’a geldiğinde babam o zaman kendisinin köyde olduğunu söylemişti. Üstad esaret sonrası Van’a geldiğinde bir müddet yine Horhor’a giderek orada kaldı. Sonra tekrar Erek Dağındaki çilehanesine gelip yerleşti. Babam o zamanlarda da Üstad’a hizmeti devam etmişti.

‘BU MİLLETİN TORUNLARINA SİLÂH ÇEKİLMEZ’

Bu yıllara ait babanızın hatıralarını anlatır mısınız?

Tabiî memnuniyetle. Babamın bana anlattıklarını ve bildiklerimi anlatayım. Babam, o yıllarla ilgili şunları anlatırdı meselâ:

“Bir gün bana ‘Ali atı getir, Cuma namazına gidelim’ dedi. Biz köyden Nurşin Camii’ne Cuma namazı için geldik. O zaman Kürt aşiret ağalarından Kör Hüseyin Paşa ve sâir diğer paşalar Üstad’ın Nurşin Camii’ne geldiğini duyunca, onlar da Nurşin Camiine geldiler. Bu durumu öğrenen Van Valisi ve Van Emniyeti de, bir erin cenazesini bahane ederek camiye geldiler. Namazdan sonra caminin bitişiğinde Müftü Ömer Efendinin bahçesine gittik. Ağalar da Üstad’ı görüp oraya geldiler. Üstad Kör Hüseyin Paşa’ya hitaben; ‘Ne oluyor Hüseyin paşa, beni isyan için mi takip ediyorsunuz?’ dedi. Hüseyin Paşa da, ‘Evet, sen bize yardım edersen, muvaffakiyetimiz kaçınılmaz bir hâle gelmiştir’ diye cevap verdi Üstad’a. Üstad da Hüseyin Paşa’ya, ‘Allah’tan korkun, dayıyı yeğene, kardeşi kardeşe öldürtmeyin. Asırlardır İslâmın bayraktarlığını yapan bir milletin torunlarına silâh çekilmez, sen buna şeriat mı diyorsun?’ dedi ve oradaki topluluğu dağıttı. Biz de tekrar Üstad’la beraber köye döndük.

“Üstad köyde kaldığı müddetçe yanında ve hizmetinde bulunduk. Yalnız bir gün Üstad’dan izin almayarak İran’a gittim ve on gün kadar İran’da kaldım. Dönüşte Üstadın ziyaretine çıktım. Üstad’ın talebesi ve Van eşrafından olan Şeyh Enver Efendi Üstad’ın yanında oturuyordu. Üstad beni görünce bana çok kızdı. ‘Git keçeli! Eski Said bir ara ağalara, paşalara razı olmazken, şimdi seni tuttum; sen de beni bırakıp gidiyorsun!’ diyerek bana sitem etti. Bu sefer Şeyh Enver Efendi ‘Üstadım, ne yapsın bîçareler, onlar da kendi ailelerinin maişeti için kendilerini sağa sola atıyorlar’ dedi. Üstad tebessüm ederek bana döndü; ‘Senin avukatın çok kuvvetlidir’ dedi, ‘Git onun elini öp, ben seni affettim’ dedi. Ben de Şeyh Enver Efendinin elini öpmek istedim. Şeyh Enver Efendi bana kızarak; ‘Üstad varken, bana düşer mi?’ dedi. Bunun üzerine ben de önce Üstad’ın, sonra Şeyh Enver Efendinin elini öptüm, yanlarına oturdum. Ve muhabbete devam edildi…

VAN’DAN SÜRGÜN

Fevzi Bey, Aziz Üstad’ın Van’dan sürgünü o yıllarda söz konusudur. Bu sürgün hadisesiyle ilgili neler biliyorsunuz?

 

Bir yüzbaşı bir manga askerle Üstadı dağdan köye getirdi. Bizimkiler silâhlarını alıp, gidip yol kenarında sipere yattılar. Jandarmaları vurup Üstadı almak niyetindeydiler. Üstad bu hali fark etmişti. Yatanlara kızarak ‘Kalkın!’ dedi. Yüzbaşı bu hâli görerek, hemen atından inerek, Üstad’ı çok ısrarla ata bindirdi. Üstad da sipere yatanlara; ‘Kalkın, bunlar beni götürmüyorlar, ben kendim gidiyorum. Gideceğim yolu tanımıyordum. Bunlar benim muhafızlarımdır. Meraklanmayın’ dedi ve yola çıktı.

“Üstadın ayakkabısının altı delikti. O arada bana ‘Ali, bana bir çift ayakkabı getir’ dedi. Ben de gidip ayakkabı aldım. Ve yolda kendisine yetiştirdim. Üstad’a aldığım ayakkabının parasını da Üstad ısrarla bana verdi. Onlar Erciş, Patnos, Ağrı, Erzurum üzerinden devam ettiler. Ben de geri dönüp köye geldim.”

Benzer konuda makaleler:

1 Yorum

  1. Hâtıra nakleden Kardeşlerimizden Allah râzı olsun. İleride Hz. Üstâd ve Risâle-i Nur’ların sahih târihçeleri yazılırken bu hâtıralardan çok istifâde edilecek. Onun için bu kabîl hâtıraları neşredenlerin, çok dikkat etmeleri gerekiyor.
    Yazıda geçen birkaç noktayı dikkatlere sunuyorum:
    1) “.. asrın sultanı Bediüzzaman Said Nursî Hazretleriyle İstiklâl Savaşında Rus ve Ermenilere karşı çarpışmış, ..”
    * Bu çarpışma İstiklâl Savaşında değil, Birinci Dünyâ Harbindedir..
    2) “.. Rus esaretinden sonra 1922 yılında Van?a gelerek ..”
    * Târih en erken 1923 Bahârı olabilir.
    3) “.. Aslında Van?da açılmasını istediği üniversiteyi Çoravanis Köyünde kurmak istiyor. Ancak Van Valisi Tahir Paşa mani oluyor. Sonra Edremit?te temelini atıyor.”
    * Tâhir Paşa’nın Van Vâliliği, 1898-1905 yıllarındadır. Medresetüzzehrâ’nın temelinin atıldığı 1913’de Van vâlisi, Hasan Tahsin (Uzer)’dir.

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*