Benzer hayatlar

Çok kıymet verdiğim değerli dostum, bir zamanlar birlikte teşrik/i mesai ettiğim yazar; Senai Demirci.

Yakın bir zamanda yaşadığı elim bir olayın üzüntüsünü kendisiyle de paylaştım.

Bu üzücü olaydan sonra “derin ve duygu yüklü” bir yazı kaleme aldı.

Etkilendim, duygulandım.

Duygulandım, çünkü arkaplanda “benzer bir hayat” yaşadığımızı, kaleme aldığı bu yazıyla öğrendim.

Gözyaşıma hakim olamadım.

Bu satırları sizlerle paylaşmak niyetindeyim.

*

“Annem ağlıyor yanı başımda.

Elli yıl kadar önce de ağlamış olmalı. O zaman bana göstermedi ama. Duyurmak istemedi belli ki. Gencecik yaşında, dört evlâdının yanında kalmak için canhıraş çabalasa da, iktidara yenildi, geleneğin kokuşmuş ağında parçalandı ümitleri. Yirmili yaşlarının başında, incecik bir siluet halinde yitip gitti gözümden. Küçücüktüm; Elif Bilge’nin yaşında bile değildim. ‘Anne!’ diyecek olduğum her defasında, soğuk bir sessizlik cevap verdi, acı bir uzaklık kaldı bana.

Bizden sonra, annem doğurmuş. Anne bir baba ayrı kardeşimin adını Murat koymuş. Bizden muradını alamadığı için muradını Murat’la istemiş Allah’tan. Anne bir baba ayrı, en küçük kız kardeşim ise Murat’tan sonra doğmuş. Onun adını da Muradiye koymuş annem. O da bizimle yarım kalmış muradı tamamlama duâsıymış meğer.

Muradiye’ye ağlıyor annem şimdi. Beraber ağlıyoruz.

Bir pompalı tüfeğin ucunda parçalandı göğsü Muradiye’nin. Yüzü kaldı bize. Öte âleme dönük yüzü. ‘Abi nerede kaldın?’ diyen gücenik yüzü. Sonsuzluk müjdesinden sızan tebessümü.

Haberler ise hoyrat… Haber dili kaba. ‘Esenyurt Belediyesi’nde silâh sesleri…’ diye başladı. Sonra yazdılar, yazdılar… İlle de açıklayacaklar ya cinayeti. Bir şablon bulmak gerek ya. Rahatlayacaklar onu da bir kategorinin istatistiği yaparlarsa…

Niye savrulur insan düşünmez haberciler. Hangi acılar var içinde; hesap etmez dışarıdan bakanlar. Hatasını görürler insanın da, hatasından dönüşünü görmezler. Sözüm ona dramını yazarlar kadının da, içindeki çaresizliğe eğilmeye cesaret edemezler. İnce ince kelimelere dökerler olup biteni. Alışıldık, bildik, tanıdık ve olağan cümleler içinde eritiverirler insanın biricikliği…

Az sonra salâsı okunacak Muradiye’nin. İmam olan eşi okuyacak. Annem soruyor: ‘Ağzın varıyor mu oğlum okumaya?’ Eşi hıçkırıklar içinde cevap veriyor: ‘Sanki ben istiyor muyum?’

Buzdolabını karıştırıyorum; iştiham yok gerçi… Muradiye’nin yapıp bıraktığı yemekler duruyor; tazecik. Yemeği pişirirken, kendine rızık olmayacağı aklına gelmiş miydi?

Siz bu satırları okurken toprağa vermiş olacağız kız kardeşimi. Elif Bilge kim mi?. Ben bu satırları yazarken, yan odada uyuyor. Altı yaşında. Tam da benim annesiz kaldığım yaşta… Dayıyım ya; Elif Bilge’ye ben anlatacağım annesiz kaldığını.

Elli yıldır böyle, ama alışamamışım hiç…”

*

Yıllarca tanışık olmamıza rağmen, hayatı ve özelini hiç paylaşmayan değerli dostumun, bu hazin hikâyesi esasen benim “Yetiştirilmiş Hayatlar” kitabı (C Yayınları) ile benzerlik arz ettiğini gördüm.

Bazı insanlar özelini açmak istemez. İçinde tutar, onu kapalı kutuya koyar ve anahtarını da denize atar. Ama biz geçmişimizle hesaplaşmak adına hem özelimizi açtık, hem de hayatımızı deşifre etmiş olduk.

İyi mi ettik, kötü mü ettik, ona okuyucu karar verecek.

Ancak şu var ki, medyanın bu tür olayları kan kokusu almış köpekbalığı gibi üstüne gitmesi ve istismar etmek için elinden gelen bütün gayreti göstermesini doğru bulmuyorum. Hatta kitabımı hazırlarken Yetiştirme Yurtları ile ilgili ajitasyon sorularıyla buna asla müsaade etmedim.

Değerli dostum; tekrar başın sağolsun. Rabbim sabırlar ihsan etsin.

image_pdf

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*