Beşer kanun yapabilir mi?

Son çağın Kur’ân yorumcusu Said Nursî’nin görüşleri ışığında, günümüz İslam toplumlarında bugün çok tartışılan konulardan bir kaçına değinmek istiyorum.

BEŞER KANUN YAPABİLİR Mİ?

E yapmış ki zaten. İslamın hükümlerinin ekseriyetle hakim olduğu dönemlerde bu zaten olmuş. İşte, Peygamber hadisiyle müjdelenen Fatih devri buna şahittir. Kanuni devri buna şahittir. Padişahların örfi kanunları buna şahittir. İslam hukuku ulü’lemre sınırlı da olsa yasama yetkisi tanıdığından dolayı, hükümdarlar toplumun sosyal hayatını tanzim ederken bu yetkilerini kullanarak kanun yapmışlardır.

Avrupa’da her sahada kanun koyma kanun yapma, cemiyeti kanunlarla yönetilen bir toplum haline getirme düşüncesi ve uygulaması 18.yy da başlar.

Oysa, İslam toplumlarında bu daha da eskiye dayanır. Osmanlı hükümdarları da hatta daha da öncesinden Selçuklular’da da kanun koyma işlemi vardır. Hükümdarlar İslam Hukukunun kendilerine tanıdığı yetkiye dayanarak yeni kanunlar ve düzenlemeler yapmışlardır.

Kanuni de Avrupa’da başlayan her sahada kanun koyma uygulamasından esinlenerek ve bir kısım düzenlemeleri de Avrupa’dan alarak bizdeki en geniş ve şümullü kanun koyma işini gerçekleştiren hükümdardır. Bu özelliğinden dolayı da Kanuni ünvanıyla tarihteki yerini almıştır.

Avrupa bu olayda yeni olmasına rağmen, beşeri kemalat noktasında daha ileriye giderek tekemmül etmiştir.

Şunu da ifade edelim:

Ama; İslam toplumlarında, her çağın kendine ait getirdiği yeni olaylar ve yenilikler karşısında esaslı bir hukuk geliştirilemediğinden toplum hızla çöküşü yaşamıştır.

Biz bu konuda yine Risale-i Nurlardan örneklemelerle konuya bakalım:

“Her asrın başında hadisçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hadimleri, emr-i dinde müptedi değil, müttebiddirler. Yani, kendilerinden ve yeniden bir şey ihdas etmezler, yeni ahkam getirmezler. Esasat ve ahkam-ı diniyeye ve sünen-i Muhammediyeye (a.s.m.) harfiyen ittiba yoluyla dini takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve ona karıştırılmak istenilen ebatılı ref ve iptal ve dine vaki tecavüzleri red ve imha ve evamir-i Rabbaniyeyi ikame ve ahkam-ı İlahiyenin şerafet ve ulviyetini izhar ve ilan ederler. Ancak tavr-ı esasiyi bozmadan ve ruh-u asliyi rencide etmeden, yeni izah tarzıyla, zamanın fehmine uygun yeni ikna usulleriyle ve yeni tevcihat ve tafsilat ile ifa-i vazife ederler.’’ 1

Her asrın başında, dine tam ittiba eden ama kendisi dine yeni bir şey katmayan bir müceddid (yenileyici) gelir. Bu müceddid kendisi, kendiliğinden dinde yeni bir şey ihdas etmez. Dinin ruh-u aslisini muhafaza ederek; hangi sahada görevli ise o alanı doldurur.

Dinin esası ve ruh-u aslisi İmanın rükünleri ve İslamın şartlarıdır. Müceddid bunları tahkim eder. Toplumda sağlamlaştırır. Bütün mesaisini bu konularda harcar.

Ümmetin sapkınlığa düşeceği, dinde tahrifatların olduğu dönemlerde gelen bu müceddidler; zamanın anlayışına, çağın gereklerine uygun olarak geliştirdikleri tebliğ metoduyla, yeni usullerle İslamın şartları ve İmanın rükünleri doğrultusunda, yeni yorumlar ve yeni bir vizyonla ümmetin istikametini muhafaza ile yükümlüdürler.

Çağın anlayışına uygun yeni yorumlar getirerek her alanda ümmetin ufkunu ve önünü açmakla görevlerini yerine getirirler.

İslam şeriatı: ‘’Esasları vazetmiş, fakat o esaslardan alınacak hükümleri veya esasata bina edilecek füruatı akıllara havale etmiştir.’’ 2 diyen Said Nursî beşer kemalatından bu çerçevede faydalanmak gerektiğine de işaret etmektedir.

İslam şeriatının esasları bellidir. İmanın şartlarına muhalif olmamak kaydıyla beşer aklının kemalatı, dinin omurgası sayılan altı rüknün çatısı altına girebilir.

Allah kelamında, bir çok yerde akıl ve düşünceye vurgu yapmaktadır. ‘Akıl etmez misiniz, düşünmez misiniz, tefekkür etmez misiniz. Akıl erdirmez misiniz?’ demektedir.

Şeriatın kanunları konusunda bir soruya Bediüzzaman şöyle der: “O şeriatın kanunları, kaideleri nereden gelmiş ve nereye kadar devam eder?’’ diye sorulduğu zaman, yine o şeriat, lisan-ı i’cazıyla cevaben diyecektir ki: Biz, Kelam-ı Ezeliden ayrıldık, nev-i beşerin fikriyle beraber ebede kadar devam edip gideceğiz.’’ 3

Dolayısıyla Kur’ân beşer fikrini yabana atmıyor. Yeter ki beşerin fikri İslam şeriatı ile paralellik arz etsin, ona muhalefet etmesin.

“Beşer için bir ömr-ü tabii olduğu gibi, yaptığı kanunlar için de bir ömr-ü tabii vardır.’’ 4 diyen Said Nursî; “Kur’ân’ın düsturları, kanunları ezelden geldiğinden ebede gidecektir.’’ 5 demektedir.

Meclisin kanun yapmaktaki fonksiyonuna da değinen Said Nursî; bu konuda şöyle bir açıklama getirir:

“Amma ahkam ve hukuk ise, zaten tebeddül etmez; tatbikat ve tercihattır ki, meşverete (meclis görüşmeleri) ihtiyaç gösterir. Mebusların vazifesi, o ahkam ve hukuku su-i istimal etmemek ve bazı kadı ve müftilerin hilelerine meydan vermemek için bazı kanunları yapmak, etrafına sur etmektir.’’ 6

Anlaşılan o dur ki içtimai hayatı düzenlerken, Kur’ân’ın kanunlarına muhalefet etmeden beşer yeni tanzimler düzenlemeler ve kanunlar yapabilir.

Devrin hükümdarı Kanuni sulatan Süleyman, Osmanlı tebaasını yönetirken bazı kanunları Avrupa’dan getirmişti. Miri mallarının arazilerin işletmeye açılarak kiraya verilmesi, bunun şartları ve gelir durumu Avrupa esnaf kaidelerinden alınmıştı. Alınan bazı kanunlar şeriata muhalif kanunlardı.

Said Nursî bu konuda şöyle bir örnekleme verir: ‘’Sultan Süleyman Kanuni, kesretli kırk çeşme sularını İstanbul’a getirdiği vakit, Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi ona demiş: ‘Hilaf-ı Şeriat kanunları Avrupa’dan getirdiğin cihetle, İstanbul’a öyle bir bok sıçtın ki, o getirdiğin suların cümlesi üzerinden akıp geçse yüz senede temizleyemez.’’ 7

O halde şart odur ki, beşerin yaptığı kanunlar Şeriata muhalif olmamak kaydıyla yasalara girebilir ve beşer kanun yapabilir.

Atillla Yılmaz

Dipnotlar:
1-Bediüzzaman Said Nursi. Şualar.YAN.s.577
2-Bediüzzaman Said Nursi. İşaratü’l- İ’caz. YAN.s.166
3-Age.s.167
4-Age. s. 167
5-Bediüzzaman Said Nursi.
6-Bediüzzaman Said Nursi. Münazarat.YAN.s.66
7-Bediüzzaman Said Nursi. Sikke-i Tasdik_i Gaybi.YAN. s.14

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*