Bir “Bediüzzaman Dede” serencamı

Çocukken senin gerçek dedem olduğunu sanırdım.

Seni gerçekten görmek isterdim. Resimlerine bakardım. Resimlerine her rastladığımda heyecanlanırdım. Heybetin bana tatlı bir korku verirdi. Ama bilirdim ki o heybetinin altında yatan merhametli, herkesi içine sığdıran, kocaman, iman dolu, nur dolu, hizmet dolu bir yüreğin var. Hoş; o zamanlar hizmet nedir onu da bilmezdim ya… Hizmetle ilgili tek bildiğim şey Nurcuların Kasidesi’ndeki mısralardı. Babamın dizinin dibine oturur, kardeşlerimle birlikte babamdan dinlerdik o kasideyi. Öyle çok severdik ki! Evde, arabada, bir piknikte veya oyun oynarken dilimizde olurdu o mısralar: “Annem beni yetiştirdi, bu hizmete yolladı.”

Tamam, annem beni yetiştirdi. Peki nereye yolladı? Neredeydi ki bu hizmet? Okula gittiğimiz gibi her sabah gidilen bir yer miydi? Yoksa bir oyun parkı mıydı?

Sanırım buldum! Annem bizi üniversite okuyan ablaların yanına götürürdü hep. Onların yanında ders de yapardık, oyunlar da oynardık. Ablalarla birlikte her yeri gezer, pikniklere giderdik. Hatta hiç unutamıyorum; mimarlık okuyan ablalar bizim hayranlıkla baktığımız, kendi yaptıkları şehir maketlerini bize verirlerdi. Çok mutlu olurduk kardeşlerimle. Birlikte vakit geçirmek, kitaplar okumak, yemek yemek öylesine keyif ve lezzet verirdi ki bize… O halde neşeyle söylediğimiz o mısralar böylesine mutlu olduğumuz bir yerden bahsediyor olmalıydı. Nitekim öyleymiş de. Çocuk aklı işte, büyüdükçe anladım. Büyüdükçe anladım ki hizmet ile dedem dediğim Bediüzzaman’ın bağlantısı varmış. Bediüzzaman eşittir hizmetmiş.

Büyüdükçe tanıdım seni Üstadım. Büyüdükçe anladım hizmet dolu yüreğin ne demek olduğunu. Bir dededen daha fazlasıymışsın sen. Çocukken “dedem” diye sevdiğim seni artık “Üstadım” diye seviyorum. Bir çocuğun dedesinin elindeki şekere koşması gibi ben de senin elindeki Nurlar’a koşuyorum. Hep daha fazla, daha fazlasına ulaşmaya çalışıyorum. Ayağım taşlara takılsa da ehemmiyet vermiyorum. Beni dünyaya çağıran meşgalelere karşı senin gibi “Beni dünyaya çağırma, ona geldim fena gördüm.” diyerek sırtımı dönüyorum. “Kâinata değişmem!” dediğin taleben Zübeyir Gündüzalp’in Nefis Terbiyesi’yle terbiyeleniyorum.

İmanî, içtimaî, siyasî bütün derslerimi alıyorum Risale-i Nurlar’dan. Kitab-ı kebir-i kâinatı okumayı öğreniyorum.

Uhuvveti, muhabbeti, ihlâsı, tefaniyi, fedakârlığı, sadâkati, sebatı, istikamette kalmayı, yeise düşmemeyi, müsbet hareket etmeyi, adaleti, hakkı, hürriyeti, demokrasiyi, hizmetin esaslarını, hizmet etmeyi, “Dâvâm!” diyerek bu dâvâya sahip çıkıp ona hayat vererek yine bu dâvâdan beslenmeyi senden ders aldım Üstadım!

Sen bana çocukken dede oldun, ben büyüdüm, şimdi bu ahirzamanda, şu güzel gençlik çağımda da en büyük bir üstad, bir muallim, bir yol gösterici, Nurlar’la yolumu aydınlatıcı, bir ders arkadaşı oldun.

Aziz Üstadım, ben ve benim gibi daha nice gençlere, ihtiyarlara, çocuklara Nur verdin; bizleri hizmetine dahil eyledin. Cenâb-ı Hak senden ebeden razı olsun. Âmin!

Beni en güzel şekilde yetiştirip bu hizmete yollayan anne ve babamdan da Cenâb-ı Allah ebeden razı olsun. Âmin.

Büşra Nur Erciyes

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*