Bir cumhuriyet mülâhazası

alt

Bediüzzaman, “Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?” suâline nasıl cevap verdi?

Millî mücadelenin akabinde kurulan Büyük Millet Meclisi ve ilân edilen Cumhuriyet yönetimi milletin tasvibine mazhar olmuştu. Verilen mücadeleler ve sarf edilen gayretlerle ülke yönetiminin kargaşadan kurtuluşunun kapıları aralanıyordu. Halk bu yeni idare şeklini bütün zahmetler sonunda kabullenmiş, birlik ve beraberlik içinde rahatlamaya doğru yol almaya çalışıyordu.

Ülkemizin idare şeklinin cumhuriyet olarak şekillenmesi aşamasında, hani derler ya “Kurt puslu havayı sever”, işte birileri de bu aşamada yapılan bütün iyi ve faydalı faaliyetleri sinsice kendine mâl etme gayretleri içine girmişti…

Yönetimde söz sahibi olanların—güya halk için—halka rağmen plan ve programları baş göstermeye başlamıştı. Yapılan ve görülen her hayırlı faaliyet, ne yazık ki, birilerinin menfur emellerine yönelik dizayna tabi tutuluyor, işler tamamen şahıslara endeksleniyordu. Tablo böylesine vahimdi.

Bu noktalarda Bediüzzaman Hazretlerinin şu tesbiti ne kadar manidardır:

“Başka padişahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşiret veya cesaret ve servet gibi vasıta-i saltanat olmadığı halde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyasî ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlimlerin akıllarını teshir eder.” (Şuâlar, s. 504).

Ülkeyi ve insanımızı rahatlatma adına, sıkıntıları aşmaya çalışan Bediüzzaman, faaliyet ve söylemleriyle demokratik bir cumhuriyet özlemini dile getirerek, milletin güzel kazanımlarının şahıslara mâl edilmemesi gereğini vurgular. Yoksa bir çok tehlike ve sıkıntının meydana gelmesinin kaçınılmazlığı endişesini taşımıştır. Zaman, bu tehlike ve sıkıntıların ortaya çıktığını göstermiştir.

BEDİÜZZAMAN’IN CUMHURİYET FİKRİ

Bediüzzaman’ın cumhuriyete bakış açısını göstermesi açısından şu tesbitleri manidardır:

“1935’te Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde ‘Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?’ sualine cevaben, ‘Eskişehir Mahkeme Reisinden başka, daha sizler dünyaya gelmeden, benim dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki Tarihçe-i Hayatım ispat eder’ diyerek … ‘karınca hadisesini’ anlatır ve şöyle der:

‘Hulefa-i Raşidîn, herbiri, hem halîfe, hem reis-i cumhur idi. Sıddîk-ı Ekber, Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat, manasız isim ve resim değil, belki hakîkat-i adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan, mâna-i dindar cumhuriyetin reisleri idiler.’” (Tarihçe-i Hayat, s. 36.)

BU HUSUSTA BAŞKA BİR ANEKDOT

Bediüzzaman Hazretleri 1889’lu yıllarda Siirt’e bağlı Tillo (Aydınlar) kasabasına yaklaşık yedi kilometre mesafede bulunan ve Kubbe-i Hasiye denilen bir mekânda kalırken, yemeğini her gün küçük kardeşi Mehmed getiriyordu. O da yemeğin tanelerini kubbe etrafındaki karıncalara veriyor, ekmeğini de yemeğin suyuna batırarak yiyordu. “Neden yemeğin tanelerini karıncalara veriyorsun?” diyenlere, Molla Said “Bunlarda hayat-ı içtimâiyeye malikiyet [sosyal hayata sahiplik] ve fevkalâde vazifeşinaslık ve çalışma bulunduğunu müşahede ettiğim için, cuınhuriyetperverliklerine mükâfaten kendilerine muavenet [yardım] etmek istiyorum” diye cevap verirdi.

HÜLÂSA

Cumhuriyetle alâkalı bütün bu mülâhazaların yanı sıra denilebilir ki, demokratik bir cumhuriyet herkesin arzusudur. Şahısların indi, keyfi ve dayatmacı uygulamaları ve düşünceleri ise, demokratik cumhuriyetin ruhuna mugayirdir.

Ayrıca bir not olarak eklemek gerekirse, devlet, resmi kisve altında uyguladığı cumhuriyet kutlamalarına da bir çekidüzen vermelidir. Cumhuriyetin şahıs inisiyatifinden kurtarılması demokratik bir yapı için şarttır.

image_pdfimage_print

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*