Bir insan nasıl kurtulur?

Hayat yeniden başlıyor her sabah. İnsanlar yollara dökülüyor her sabah. Ne kadar garip bu an; her şey, her yer. Bulutlar sanki tanıdık, bildik değil. Yaprağa, yeşile, meyveye doymamış sanki ağaçlar, bahçeler. Çiçekler saksılarda boy atıyor, el atıyor, kadrini, kıymetini bilene bir selâm atıyor.

Şehir yorgun, sokaklar, evler yorgun, insanlar da yorgun… Ağır ve yoğun bir trafik akıyor. Yeni kesilmiş çimenlerin kokuları geliyor rüzgâr estikçe. Farklı seslerdeki kuşlar, zikirde dallarda.

Ve bu arada, milyonların içinde biri yürüyor yollarda. Ruhunun cennetini arıyor. Kısa mesafeli adımlarla yürüyor. Dalgın, şaşkın, baygın ve buğulu gözlerle… Ateşi yollara, ağaçlara sıçrıyor. Mevsim de bahar. Yanıyor yollar. Dağlar, yeşile, pembeye, mora boyanıyor. Onu bekleyen yok. Onun da kimseyi beklediği yok. Yürüyor… Eski evleri, eski çeşmeleri geçiyor. Arada bir durup havayı kokluyor. Servilerin gölgelediği mekânlara paralel yürüyor.
Aklı karışık… Ruhu karışık… Bir ses, bir ışık arıyor.
Eski bir evin kapısını sarmış, tırmanıyor sarmaşık. Rüzgâra sinmiş bir kokuyu arıyor. Kıyılardan içeriye sokulan kuşlar, dikkatini çekiyor. Ağaçlar da çiçek açmış. Hoş, leylekler de gelmiş, ama bahar bu yolcunun semtine hiç uğramamış. O hâlâ, içinde kışı yaşıyor. Bir cennet meyvesi arıyor dallarda. Huzuru arıyor, içinde ümit kuşu şakıyor.
“Yürü” diyor, “yürü! Bu yolların sonu, yokluğa, boşluğa çıkmaz ya… Yol, yola bağlanır ve hedefe varılır. Yürü…”
Epeyce dik bir yokuşu çıkıyor. Birkaç bulut omuzuna dokundu dokunacak… Yerde yorgunluk, gökte yoğunluk var. Bu yolcu, bir şeyler arıyor hayata yeniden başlamak için. İçinde nicedir uyumuş, uyuşmuş güzellikleri hayata katmak için.
Günbatımına doğru, Eyüpsultan’da yolcu. Ebedî bir hayatın geleceğine inanmış ve ona göre yaşamış nice ruhlarla beraber. Bir rüzgâr, yumuşacık bir el gibi yüzünü okşadı. Denizin kokusu, bir daha uyandırdı onu. Geldiği, gelmek istediği yer, burasıydı. Dünya burada biter, sonsuzluk burada başlardı.
Hayat bir değirmen. Öğütüyor. Döndür bakalım çarkını ey hayat değirmeni, döndür! Bu gün de öğütülecek kim bilir kaç hayat var…
Aydınlık, karanlığın komşusu. Ama bir arada yaşayamaz, bir arada olamazlar.
Gecenin ilk merhabası, bir hilâl ve bir yıldız. Manzara, kalp kapılarını zorluyor ve sonunda açılıyor. Yüreği ferahlıyor.
Bir gül, ayağının altında ezilmişti. Üzüldü. “Ömür de böyle.” dedi. Geçen günlere hayıflandı.
Bin çeşmeden su içse, kanmayacak bu yolcu. Titredi birden servilerin en ucu. Herkesin hissedemeyeceği bir esintiyle haber verdi: ‘Akşam ezanı vaktidir’ dedi. Gece, örtüsünü çekiverdi. Kalakaldı bizim yolcu içindeki çığlıklı çocukla. Seyrine doyamadığı, çok nadir rastlanan bir manzaraydı. Tâ çocukluğundan kalma bir hatıraydı.

“Bu bir lisân-ı hafîdir ki rûha dolmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…”
Ahmet Hâşim

Eski günleri hatırladı… Dinmek bilmeyen iç sıkıntısı biraz olsun hafifledi. Her şey güzel, her şey sadeydi, asudeydi. İnsan her şeye alışıyor. Oysa hayata alışmamak lâzım. Hayat bir mu’cize. Mu’cizeye alışmak olur mu?
Saydı bir bir, neler avuttu onu şimdiye kadar, neler oyaladı bu yaşına kadar… Hayat iki oda, bir mutfak.
Geldin, yedin ve gittin.
Arada o koca ömrü nittin?
Oldum olası böyledir. Tam bir şeye uzanıp onu yakalamak isterken, dal kaçıverir elimizden. Her gün bir parça gider gençliğimizden, gün eksilir ömrümüzden.

Arı uçar gider,
Çiçek solar gider
Ve insan bin hayret içinde kalakalır.
Akıl dalda kalır
Göz balda kalır
Ömrün en tatlı balı, kovanda kalır
Hayatın en tatlı meyvesi, ağaçta kalır
Ve insan bin hayret içinde kalakalır…

Dar vakitler, dar saatler… Ufka bakıp da hiza almak ne gezer? Oysa değişime, dönüşüme münasip ve müsaittir bu saatler. Yalnızlığın acısı bu anda yoklar insanı. Bu saatlerde donar sesler. Karanlıkta duâya durur ağaçlar ve yıldızlar…
Bir kafesi açıp kuşları uçurur gibi, içindeki can kafesinden birer birer uçurdu dert kuşlarını.
Kadere inanmış, tevekkül etmiş insanların haliyle, çeyrek, yarım değil, tam bir mü’min haliyle… Dışında da, içinde de ılık rüzgârlar dolaşıyor, bir sıcaklık veriyor. Yanından insanlar geçiyor; fark etmiyor. Herkes kendi dünyasında. Sahi, kaç tane dünya var? İnsanlar adedince.
Son ışıklar elveda demeden, bir ses, sanki onu içeriye doğru çekti. Dar bir yoldan yürüdü uçarcasına.
Az ötede iki mezar arası dar bir yerde durdu. Burada manzara farklıydı. Yorulduğunu hissetti. Ne kadar da yol yürümüştü… Dere tepe düz gitmişti. “Ama değer!” dedi. Koskoca şehir, binlerce ev, apartman, milyonlarca insan karşısında duruyordu şimdi. Bu şehri bir yudumda içecek gibiydi. Dikkatle inceliyordu…

Sesleniyor mezarlar:
Ölüm var ölüm
Sesleniyor mezarlar:
Durun insanlar durun!
Ölüme hazır olun…

Her yer kalabalık. Sadece burası sakin. Herkes bir yol tutturmuş, gidiyor kendine. Oysa soru şu: Ölçülerin ölçüsü ne zaman girecek bu hayatın içine?  Hayat bizimse, niye durmuyor elimizde, niye? Bunu soran var mı, bir yiğit çıkar mı?
Burası, şehrin sahici beldesi, hayatın gerçek sahnesiydi.
On sekizinci, on yedinci, belki daha da eski asırlardan kalma kavuklu mezar taşları, Arapça yazılı kitabeler… Yenileri de var. Kimler yok ki burada? Nice âşina simalar… İhtiyarlar mı sade? Genç erkekler, küçük çocuklar, melekler, anneler, babalar ve genç kızlar… Hepsi burada. Dünyada birbirinden habersiz yaşayanların kaderi, burada kesişiyor.
En uzun günün ardından yine gece gelir. Geceler, gündüzlere gebedir. Geceler, yarınların annesidir.
Eğildi, bir taşa baktı. Şaşırdı kaldı. Kendi adını – soyadını taşıyordu. Oysa bu isimde tanıdığı çok az insan vardı. “Bir yanlışlık mı var, hayal mi görüyorum acaba?” diye düşündü. Bir daha eğilip bir daha baktı. Gördüğü doğruydu.
Daha da garibi, doğduğu yılın aynı ayında doğmuştu burada yatan misafir. İki sene önce ölmüştü. Düşündü, onun yerinde yatan, kendisi olabilirdi.
Gayri ihtiyarî “Allah Allah!” dedi.
Bir silkindi şöyle. Geçmiş günlere ve yıllara bir merhaba dedi. Ömür defterinin sayfalarını hızla çevirdi.
Sonunda yaşadığı güne gelip demir attı. Bir şeyler gerek hayata yeniden başlamak için, ideallerimizi yeniden yaşamak için. “Beni buraya çeken her ne ise, sırrını da açacaktır.” diye geçirdi içinden.
Akşamın karanlığı, aydınlığa bıraktı yerini. Saçlarını rüzgâra saldı. Saçları gibi elbisesi de savruluyordu. Eyüpsultan sırtlarında bir genç, yeni bir hayat kuruyordu şimdi.
Eline damlayan gözyaşıyla uyandı. Buğulu gözlerindeki o güzel taneleri istemeyerek sildi. Keşke küçücük bir cam bardak olsaydı… İlk defa gözyaşlarını bir bardağa toplayıp saklamayı düşündü.
Neler yaşamıştı bir günün içinde, neler… Nice ibretli sahneler. Evden çıktığı anı düşündü. Canlı cenazeye benzeyen halini… Gerçekten de öyleydi. Ve o canlı cenazenin geldiği yer, şimdi Eyüpsultan kabristanıydı. Şehrin tam ortasında, en gerçek yerdeydi.
İki oda, bir mutfaktı hayat. Son odayı düşündü. O son oda, tam karşısında duruyordu.
Saldı duygularını, kendini serbest bıraktı. İçinde ne korku, ne de keder kaldı. Yaşamak buydu işte. Az ötede bir mezar taşı daha… Gün boyunca aradığı en anlamlı sözler ve hayatını değiştirecek cümleler, bu mezar taşında yazılıydı.
“Fânîyim, fânî olanı istemem; âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayrı istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı umumen isterim.” (Sözler, 201, Bediüzzaman Said Nursî)
“Keşke” dedi, “Benim de mezar taşımda böyle bir söz olsaydı.” Sonra da “Boş ver” dedi “Sadece bir taş, bir işaret olsun, bir karış yer bile yeter de artar. Sen hayatı Yaratanının istediği gibi yaşa da, sonunda bir taşın olmuş ya da olmamış ne fark eder?”
Nelerden korkmaz ki insan? Korkuların tamamı, ölümün karşısında susar.
Bir duvar bile yok arada. Milyonlar orada. Bir kişi tek başına kabristanda. Ölüm, şehrin içinde, her yerde. Hayat neredeyse, ölüm orada.
Selâm verdi. Üç ihlâs, bir Fatiha okudu kısa bir hatim yerine.
“Şimdilik hoşça kalın.” deyip düştü yola, dilinde duâlarla.
Güzel insan olmak ve hayata yeniden başlamak üzere uzun uzun konuşabilir, hatta bir kitap bile yazabilirdi. Ama en güzeli, düşündüklerini yaşamak, hayata yeniden doğmaktı. Canlı bir cenaze olarak çıktığı yere, şimdi cıvıl cıvıl bir hayat taşıyarak dönüyordu.
Ölüm, bazılarını öldürür; bazı hakikat erlerini de gerçekten diriltir. Köpürmeye başladı iman mayası. Mayalanmaya başladı, çoğalmaya başladı içindeki o ilahî sevda.
 
“Herkes bir şey yapıyor
Tutkunuz meselâ şehre
İçimde arzu olsun
Bayılırım su içmeye

     Değişir neye dokunsam,
     Neye sürsem elimi
     Durmak, yaşamak değil,
     Ölümse daha yeni
                     …
Arar dururum kendimi,
Sokakta bir yığın ayna
Bırakıp kendimi aynada ben,
Kaçıp giderim sonra

      Dururken değil, hayır
      Yürürken çoğalır ne varsa
       Nedir ki ağaç için
       Bir milyon yaprak daha?

Bir milyon, iki milyon
Kalmışım çokluk içinde
Aklım var olmasa
Çekip giderim ben de…”

Nereden geldiyse aklına, bir kenara not aldığı, bir şairin dizelerini okudu. Sonunda noktayı koydu. “.” Dilinden dökülen son cümle şu oldu: “İnancım ve ümidim olmasaydı her halde, çekip giderdim ben de.”
Gitmek yok. Düşmanına, şeytanına teslim olmak yok. Yiğit düştüğü yerden kalkar.
Bir insan nasıl kurtulur? Kendisine açılan bir yoldan geçmekle, gösterilen işaretleri izlemekle. Bu, her daim olur. Yeter ki insan, içindeki sese kulak versin. O zaman işte insan belki kurtulur. Kendi dünyasına gömülenler ve oradan çıkmak istemeyenler müstesna.
Unutmayalım ki, her zaman bir umut vardır. Umudun olduğu yerde de yepyeni bir hayat vardır…

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorumu siz yazın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.


*