Bir nur talebesinin siyasetteki istikameti

Takdim

Mehmet Kutlular… Ömrünü Nur hizmetlerine adamış bir dava adamı. Adeta fenâ fi’l-Üstâd, fenâ fi’r-Risâle-i Nûr olmuş bir Nur talebesi. Nur hizmetine dahil olduktan sonra bütün önemli olayların merkezinde bulunmuş. Çok derin bir hizmet tecrübesine sahip. Siyasi ve içtimai hadiseleri bire bir yaşamış. DP dönemi, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat gibi ihtilallerin içinden çıkıp gelmiş. Tüm bu hadisler karşısında hep istikametini muhafaza etmiş. Yeni Asya Camiasının Nur hizmetlerinde ve içtimai ve siyasi konulardaki istikametini muhafaza etmesinde en büyük katkıyı sağlamış.

İşte böyle bir dava adamının, Risale-i Nurdan ders aldığı içtimai ve siyasi prensipleri uygulama noktasındaki tecrübelerini , “Bir nur talebesinin siyasetteki istikameti” başlığı altında sizler için derledik. Gelecek olan ifadeler Yeni Asya Gazetesinde muhtelif zamanlarda neşredilmiş yazılardan alınmıştır. Faydalı olması dileğiyle…

Saidnursi.de

Ailem dindar ve demokrattı

Bu durumun ana sebebini, ailemin yapısı oluşturuyordu, kuşkusuz. Çünkü ailem dindardı. Siyaseten demokrattı. Aramızda veya misafirlerle gerçekleşen sohbetlerde, konuşmaların temeli bu değerler üzerine kuruluydu. Bir de tabiî o yıllarda dindarlara yapılan zulüm göz önünde işleniyordu. Halk hem hürriyetler açısından, hem de ekonomik bakımdan baskı altındaydı. Bu baskı zulüm seviyesinde seyrediyordu.

Söz gelimi bir vergiyi ödeyemedin mi? Tabiî verginin ne kadar adil olduğu ayrı bir tartışma, hemen bütün eşyanı veya hayvanlarını, işinle ilgili alet-edevatını haczederlerdi. Hem de jandarma zoruyla. Orman askerleri vardı. Ormandan biraz odun getirmişsen, dayağın bini bir paraydı. Bunları görerek büyüyorduk.

Açıktan Kur’ân eğitimi yasaktı. Kur’ân okumayı, gizli öğrendim. Mahallemizde, Çanakkale gazisi, Topal lâkaplı biri vardı. Topal Osman derlerdi. Sağ bacağını, kökünden Çanakkale’de bırakmıştı. Çocukları o okuturdu. Beni de o okuttu. Onu bile, “Nasıl Kur’ân dersi verirsin?” diye tehdit etmişlerdi. Devam ettiği için zulmetmişler, dövüp hakaret etmişlerdi.

Ben Demokrat Parti iktidarına kadar Halk Partisi’nin bu zulmünü yaşayarak gördüm. Ayrıca babamdan dinleyerek büyüdüm. Fıtrî olarak, bu baskı, zor ve tahakküme karşı bir infial, içimde her zaman vardı. Belki de, genel olarak çocukluğumda bile, hırçın ve asabî oluşumun bir sebebi böyle açıklanabilir.

Burada ilginç bir noktaya dikkat çekmek isterim. Babam bu zulüm tablolarını bizlere aktarmasına rağmen, hiçbir zaman devleti hedef göstermezdi. Hep Halk Partisi’nden bahsederdi. Halk sohbetlerinin genel gidişatı da bu çerçevede olurdu. Demek ki halk, devleti ile devlet gücünü elinde tutanları ayırt edebilecek ferasete sahipti. Bu bakımdan, Risale-i Nur’un da temel yaklaşımlarından biri olan “müsbet hareket” anlayışı, bu milletin köklerinde yer etmiş, kardeş kavgası yaşanmasını engelleyen olumlu bir yönü olarak nitelenebilir.

Demokratlık benim için zulme karşı durmak demekti

Şimdi tabiî demokratlığı benimseyişimi, zannediyorum, daha ziyade şöyle tahlil ediyordum:

Demokratlık hürriyet demek, serbestiyet demekti benim için. Herkesin inancında hür olması demekti. Zulme karşı olmak demekti. Hatta en mühim nokta, benim için “zulme karşı olma” meselesi idi.

Halk Partisi’ne ve tarzına, şiddetli bir muhalefetim vardı. Dolayısıyla demokrasiyi, hürriyet yönüyle, zulme karşı olma yönüyle benimsiyordum. Dindarların rahat ve serbest hareket etmesine uygun bir zemin oluşturduğunu kabul ediyordum.

Bu düşüncelerim, askerlik yaparken daha da pekişti. Çünkü oradaki uygulamaların, Halk Partisi uygulamalarından farkı yoktu. Tabiî ki, askerlik mesleğinin gerektirdiği disiplin anlayışını gözden uzak tutmadan yapıyordum bu değerlendirmeyi.

27 Mayıs 1960 ihtilali

İhtilâl Türkiye’nin her yerinde Demokratları perişan eden uygulamalar yaptı, ama Manisa’da fazla bir şey olmadı. Bunun sebebi, Enver Saatçigil isimli bir vali idi. O dönemde Manisa valiliği yapıyordu.

Zannediyorum demokrat bir adamdı. Türkiye’nin birçok yerinde Demokratlara karşı zulümler olmasına rağmen, idareciliğiyle Demokratlara fazla sıkıntı verdirmedi; tespit edebildiğim kadarıyla.

Bu arada ilginç bulunacağını tahmin ettiğim bir olayı aktarmak istiyorum:

Gerek askerlik yaparken, gerekse terhisten sonraki Nurculuk ve Demokrat Parti lehine çalışmalarım, bilhassa Halk Partilileri çileden çıkarıyordu. “Bir ihtilâl olursa; seni burada temizleyeceğiz” diye beni tehdit etmişlerdi, defalarca.

(…) Sık sık münakaşaya tutuştuğumuz kahvehaneye, ihtilâl sabahı gittim. Onlar da oradaydı. “Burada bazı adamlar vardı. İhtilâl olursa benim işimi bitireceklerini söylüyorlardı. İşte ihtilâl oldu. Erkek adam varsa çıksın, hadi” diyerek meydan okudum. Tabiî birbirlerine bakışmaktan başka bir şey yapamadılar.

Gerçekten kararlıydım. Bu kararlı halimi görünce, ne üstüme gelebildiler, ne de “Döveriz, şunu bunu yaparız” diye tehdit edebildiler. Hatta konuştuktan sonra biraz oturdum, çay bile içtim.

Çıkarken de, “Yine geleceğim tamam mı? Bu arkadaşlar böyle bir şey düşünüyorlarsa her zaman karşılaşmaya hazırım. Gereğini yaparız. Ben falanca yerdeyim, biliyorsunuz” diyerek meydan okumanın etkisini pekiştirdim.

Menderes İrticaya tavizle suçlandı

1960’dan önce, Türkiye’de, siyasî tansiyonu çok yükselttiler. Yani Demokrat Parti, Halk Partisi meselesinde… Bir ihtilâl zemini bilerek hazırlandı. Siyasî tansiyon o derece yükseltildi ki, âdeta bir kan dâvâsı haline getirildi, Demokratlık-Halkçılık. Devamlı şekilde gösteriler düzenleniyordu.

İnönü o günün şartlarında, kendine göre tarihî bir kişiliği oynuyordu. Ordu içinde nüfuzu vardı. Bunu, Dindarlar ve Demokratlar aleyhine kullanıyor ve orduyu tahrik ediyordu. Sivil bürokrasi üzerinde de etkiliydi.

Bu tahrikin dayandığı temel nokta, “Menderes’in irticaya taviz vermesiydi.” Yani Menderes, dine ve dindara müsamaha ile bakıp, dinî hissiyatın gelişmesine, imanın kuvvetlenmesine müsait zemin hazırladığı için, onlara göre irticaya taviz vermiş oluyordu. Demokratların bilinen o müsamaha politikası… Ve her tarafta maddî -manevî müthiş bir şekilde bir canlanma vardı. Yirmi yedi senelik tahribatı tamire yönelik icraatlarla millette büyük bir gayret uyandırılmıştı. Bundan dolayı dış ve iç odaklar, tabiî çok rahatsız olmuşlardı. Kemalistler, Atatürkçüler şiddetle rahatsızdılar.

Ehl-i İman Nur talebelerine bakarlardı

Zaten ihtilâlin ana sebebi de aslında buydu. Yani ihtilâl, “Türkiye tekrar dine dönüyor. Aman İslâmî bir çizgiye gelmesin” diye yapıldı. Aslında bu İslâmî gelişme bakımından o günün şartlarında en şuurlu hareket eden grup Nur Talebeleriydi. Diğer gruplar yönlerini tayinde Nur Talebelerine bakar, onlara danışırlardı. Tabiî bundan dolayı ihtilâl olunca da Nur Talebelerinin üzerine şiddetle gittiler. Bir hayli tutuklama oldu.

Bekir Ağabeyin Nurculuk Dâvâsı isimli eserine bakıldığı zaman haritada, ne kadar dâvâ açıldığı görülmektedir. Yanılmıyorsam, 27 Mayıs’tan sonra dört yüze yakın dâvâ açılmıştı, sadece o sıralarda. (Bekir Berk, Türkiye’de Nurculuk Dâvâsı, Yeni Asya Yayınları: İstanbul, 1975, s. 3-5.)

Nerede toplantı gibi bir şey olsa hemen baskın yapıyorlar, bulduklarını tutuklayıp götürüyorlardı.

O malûm zihniyetin teşkil ettiği odakların devlet gücüyle Nurcuları ezme, sindirme politikası yanında bir de Üstadın vefatıyla Nur Talebeleri üzerine çöken hüzün ve ümitsizlik hali vardı. Hatta bu durum, bazı ağabeylere, bazı Nur Talebelerine “Artık bu iş bitti” dedirtmişti.

Zaten ihtilâlin ana sebebi de aslında buydu. Yani ihtilâl, “Türkiye tekrar dine dönüyor. Aman İslâmî bir çizgiye gelmesin” diye yapıldı. Aslında bu İslâmî gelişme bakımından o günün şartlarında en şuurlu hareket eden grup Nur Talebeleriydi. Diğer gruplar yönlerini tayinde Nur Talebelerine bakar, onlara danışırlardı. Tabiî bundan dolayı ihtilâl olunca da Nur Talebelerinin üzerine şiddetle gittiler. Bir hayli tutuklama oldu.

Bekir Ağabeyin Nurculuk Dâvâsı isimli eserine bakıldığı zaman haritada, ne kadar dâvâ açıldığı görülmektedir. Yanılmıyorsam, 27 Mayıs’tan sonra dört yüze yakın dâvâ açılmıştı, sadece o sıralarda. (Bekir Berk, Türkiye’de Nurculuk Dâvâsı, Yeni Asya Yayınları: İstanbul, 1975, s. 3-5.)

Nerede toplantı gibi bir şey olsa hemen baskın yapıyorlar, bulduklarını tutuklayıp götürüyorlardı.

O malûm zihniyetin teşkil ettiği odakların devlet gücüyle Nurcuları ezme, sindirme politikası yanında bir de Üstadın vefatıyla Nur Talebeleri üzerine çöken hüzün ve ümitsizlik hali vardı. Hatta bu durum, bazı ağabeylere, bazı Nur Talebelerine “Artık bu iş bitti” dedirtmişti.

Üstadın mutedil ve hikmetli tarzını devam ettirdi

Yayıncılık meselelerinde Zübeyir Ağabey, hep Üstadın mutedil ve hikmetli tarzını devam ettirdi ve öyle olunmasını istedi. Aşırılıktan, mümkün mertebe kaçınıyorduk, hâlâ da öyleyiz.

Zübeyir Ağabey siyasî meselelerde de kat’iyen yuvarlak lâflar kullanmazdı. Hatta 1960 İhtilâlinden sonra 61’de partiler kuruluyordu, Adalet Partisi kurulmuştu. O zaman Menderes’in oğlu da dahil, bir kısım eski Demokratlar Yeni Türkiye Partisi’ndeydiler. Baskıyla mı, inanarak mı; bilmiyorum. Ayrıca Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi de vardı. Halkın zihni karıştırılmaya çalışılıyordu.

Bir grup, “Demokrat Parti’nin, demokrat misyonun ömrü bitmiştir,” ikinci bir grup da, “Hayır bitmemiştir” diyorlardı.

Bunu diyenler, misyonun Yeni Türkiye Partisi’nde devam ettiğini, Menderes’in oğlu gibi bir takım Demokratların da, zaten orada bulunduğunu söylüyorlardı.

Zübeyir Ağabey, “Hayır kardeşim” diyerek, o meseleyi kendisine göre Risalelerden ve Üstaddan deliller getirerek, “Demokrat Parti bitmemiştir, misyonu devam etmektedir. Bu misyon da Adalet Partisi’ndedir” diye kesin ve açık bir şekilde düşüncesini ortaya koyuyor ve sahip çıkıyordu.

Zübeyir Ağabeyde yuvarlak ifade, kesinlikle olmazdı. Hele söz konusu Risale-i Nur, Üstad ve mesleği olduğu zaman… Net, kesin söyler ve tavrını ortaya koyardı. Yanlış anlaşılacakmış, karşıdakiler kırılacakmış, darılacakmış gibi endişelere onun yapısında, bence yer yoktu.

1961 ve sonrasına ait siyasî değerlendirmeler

27 Mayıs 1960 İhtilâliyle, tabiî olarak Demokratlar büyük bir baskı altına alındı. Zaten ihtilâlcilerin maksadı da Demokrat Partiyi dağıtmaktı. Daha dessasane bir düşünce ise “demokrat vücud”un omuzlarına bir “Halk Partisi kafası” koymaktı. Yani, “demokrat taban”ı toparlayacak bir oluşum meydana getirmek ve başına Halk Partili bir başkan koymaktı. Nitekim, Yeni Türkiye Partisi bu amaçla kuruldu. Başkanı Ekrem Alican Halk Partiliydi. Taktiğin daha etkili olması için, bir takım demokratlar, Menderes’in oğlu Yüksel Menderes de dahil, bu partiye katıldı. Bize göre, bu katılımlar gönül rızası ile olmamıştı. Yerine göre bazen tehdit, bazen zorlama gibi bir takım telkin metotları kullanılmıştı.

(…) Demokratlar, bu şaşırtmacaları aşmak için parti kurmak zorunda idiler. Lâkin birçoğu tutuklu, hapiste ve yasaklı durumda idiler. “Kuyruk, düşük” gibi sıfatlara lâyık görülecek kadar ikinci sınıf muamelesi görüyorlardı. Bu yüzden yasaklı olmayan, ama hâkim gücün, yani ihtilâlcilerin itiraz edemeyeceği İkinci Ordu Komutanlığı’ndan emekli Orgeneral Ragıp Gümüşpala, asker olmasına rağmen mutedil bir insandı. Demokratlar değişik yollarla, ona tesir ederek Adalet Partisi isminde bir parti kurmasını teşvik ettiler. O da, ihtilâlciler tarafından, “Sen bu partiyi kuruyorsun, ama seni alet ediyorlar. Tabanında Demokrat Partililer var” diye tehdit edilmesine rağmen Adalet Partisi’ni kurdu.

Bu arada, Demokrat Parti’nin muhafazakâr kanadında bir tereddüt meydana getirildi. Bu tereddüt şu iddiaya dayandırılıyordu: “Demokrat Parti kapatıldı. Onun misyonu bitti.”

Nur Talebeleri arasına da bu iddia, “Üstad Hazretlerinin‘Demokrat Parti’ dediği şey bu demokratlarla sınırlıydı. Bu parti ihtilâlle dağıtıldı ve kapatıldı. Dolayısıyla artık Üstad Hazretleri’nin ölçülerinin, sözlerinin ileriye doğru bir geçerliliği yoktur” şeklinde yansıyordu.

İstanbul’a henüz geldiğim için, bu iddiayı içimizde kimlerin sahiplendiği, benim için, isim bazında meçhuldü. Çünkü henüz herkesi tanımıyordum. Ancak bu konuda Zübeyir Ağabeyin düşüncesi, tavrı şöyle idi:

“Hayır! Üstadın görüş ve ölçüleri değişmez. Aynı zamanda ölçüler ve görüşler şahısla alâkalı değildir. Bu bir fikir akımı, misyon meselesidir. Demokratların devamı Adalet Partililerdir. Dolayısıyla mantıklı gibi görünse de, diğer iddiaların hiçbir geçerliliği yoktur. Biz Nur Talebeleri olarak Adalet Partisi’ne sahip çıkıp Adalet Partisi’ne reylerimizi vermeliyiz.”

Zübeyir Ağabey bu noktada kesin tavır koydu. Bu tavrı, vefatına kadar da devam etti.

Siyasî noktada, o zaman Demokrat taban, gerçekten münafıkâne bir şekilde yanıltıldı. 1961 seçiminde, tek başına bir AP iktidarı çıkamadı. Çünkü YTP, Demokrat tabana ait oyların AP’de birleşmesi önündeki en büyük engel oldu ve elli küsur milletvekili çıkardı.

Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi de aynı görevi gördü, % 13.96 oy alarak 54 milletvekili çıkardı. Böylece Demokrat Partinin bir kısım oyu, her iki parti tarafından paylaşıldı.

Sonuç olarak, CHP ile CKMP birlikte koalisyon hükümeti kurdular. Oysa Nur Talebeleri olarak bizler, çoğunlukla 1961’de Adalet Partisi’ne oy verdik. Zihnimde, sadece Hüsrev Ağabey ve taraftarlarının CKMP’ye temayül ettiklerine dair bir izlenim kalmış. Zaten 1965 ve 1969’da bu ilişki daha belirgin hale gelmişti. O zaman MHP vardı ve Alpaslan Türkeş Genel Başkan idi.

Türkeş sonra, Bekir Ağabeye bir adamını göndermişti. (…) Siyasî noktada birlikte çalışmayı teklif etmişti. Bu teklif paketinde ihtilâle kalkışmak ve parti kurmak gibi seçenekler de mevcuttu. Bekir Ağabey de, “Sizin gibi ihtilâlcilerle çalışamayız” diye sert bir ret cevabı vermişti. Bekir Ağabeyin naklettiğine göre Türkeş, “Gelin beraber çalışalım. Hatta bu ihtilâlcilere karşı beraber hareket yapalım” demiş, daha çok fiilî hareketi, yani karşı ihtilâli kastederek. Bekir Ağabey de bu teklifi, “Zaten bu ihtilâli siz yaptınız, başımıza bunları siz musallat ettiniz. Sizinle böyle bir hareket içine, asla girmeyiz. Mesleğimizde de, zaten menfi hareket yok” diyerek şiddetle geri çevirmiş.

Fakat Türkeş’in benzer girişimlerinin iki önemli merkeze tesir ettiği, seçim sonuçlarına bakılınca anlaşılmakta idi. (…)

Yani Demokrat tabanın oy potansiyelinin bölünmesinde, bir kısmının milliyetçi görüşe kaymasında Mehmet Feyzi, Hulûsi ve Hüsrev Ağabeylerin, bizzat kendilerinin fiilî bir destekleri söz konusu olmasa da, bu konularda Zübeyir Ağabey kadar hassas olmamaları sonucu çevrelerinin büyük etkisi olduğu kanaatindeyim. 1965-69 ve sonrasında yapılan seçim sonuçlarında bu etki açıkça görünmektedir.

İnönü: Beni Nurcular yıktı

1965 seçimlerinin böyle sonuçlanmasında Nur Talebelerinin büyük etkisi olmuştu. Bu durumu, bizzat İnönü kayda geçirmişti. Seçim sonuçları alındıktan sonra şu beyanatı vermişti basına: “Beni Nurcular yıktı.”

Nur hizmetini daha yakından tanıma ve Türkiye’nin son elli, elli beş yılını Nurculuk perspektifinden değerlendirmek için

1965 seçimlerinde durum farklıydı. Demokrat taban, yanıltıldığını gördü ve AP saflarında bir araya geldi. Böylece AP bu seçimde tek başına iktidar oldu. Bu iktidarın hem ekonomik, hem sosyal sonuçları, hem de İslâmî gelişmenin hızı ve yaygınlaşması bakımından 12 Mart 1971 Muhtırasına kadar geçen süre, ne kadar Türkiye ve halkının yararına işlediğini ortaya koyan veriler ortadadır. Zaten muhtıranın ana gerekçesi, AP’nin irticaya taviz vermesi olarak belirtilmişti. Ayrıca “Atatürk İlke ve İnkılâpları”nın elden gitmesi de önem sırası bakımından aynı dereceyi bu ilk gerekçe ile paylaşmaktaydı, her darbe ve ihtilâlde olduğu gibi…

1965 seçimlerinin böyle sonuçlanmasında Nur Talebelerinin büyük etkisi olmuştu. Bu durumu, bizzat İnönü kayda geçirmişti. Seçim sonuçları alındıktan sonra şu beyanatı vermişti basına: “Beni Nurcular yıktı.”

O seçimlerde, cemaat olarak aktif olarak rol oynadık. Daha fazla çalıştık. Çünkü 27 Mayıs’tan sonra dindarlar ve Nur Talebeleri çok sıkıntı çekmiş, zulüm görmüşlerdi. Dolayısıyla iktidarın mutlaka değişmesi gerekiyordu. Yani CHP’nin ve o anlayışın elinden kurtarılması lâzımdı. Bu da, ancak fiilen çalışmakla mümkün olacaktı. Bu inançla, herhangi bir yayın organına sahip olmamanın dezavantajı da dikkate alınarak çok gayret gösterildi.

Her Nur Talebesi, Adalet Partisinde toplanılması lâzım geldiğini diğer dindar gruplara devamlı şekilde telkin etmek üzere geceli-gündüzlü gayret gösteriyordu. Seçim sonuçları açıklanınca AP’nin tek başına iktidar olduğu anlaşıldı ve bizi yakından takip ettiren İnönü de, bu çalışmaya işaret etmek için Halk Partisinin yenilgisini, “Beni Nurcular yıktı” açıklaması ile belirtti.

Nur talebeleri AP ve Demirel

Seçimlere az bir zaman kala, 1964 yılı içinde Ragıp Gümüşpala vefat etti. Bu durumda AP yeni genel başkanını seçme hazırlıklarına başladı. Adaylar arasındaki Sadettin Bilgiç’i Bekir Ağabey tanıyordu. Bu tanışıklık Milliyetçiler Derneğinden geliyordu. Bekir Ağabey Nurları tanımazdan önce orada görev yapmıştı. Demirel’i henüz tanımıyorduk. (…)

Yarış başladığında şöyle bir durum ortaya çıktı:

Partide çalışan Mehmet Turgut, İdris Yamantürk, Cemal Külahlar gibi şahıslar da Bekir Ağabeyin arkadaşlarıydı. Bekir Ağabeye, “Siz Süleyman Beyi tanımıyorsunuz. Süleyman Bey iyi bir insandır. Adalet Partisinin kurulması da Süleyman Beyin Kavaklıdere’deki evinde gerçekleşmiştir. Medenî cesarete sahip, kafası çalışan, kaliteli bir insandır” diye bilgiler vermişler.

Bu bilgiler dikkatlerimizi Demirel üzerine yönlendirdi. Seçim konuşmaları, Genel Kurulda yapılan konuşmalar ve genel değerlendirmeye yönelik veriler bakımından iki adayı karşılaştırınca Demirel’in bu göreve Sadettin Bilgiç’ten daha lâyık olduğunu tespit ettik. Demirel hitabet, istidat ve kabiliyet yönüyle daha üstündü.

O genel başkanlık seçimi, Demirel’i tanımamıza sebep olmuştu.

Anayasa nizamı koruma kanunu

Şahsen yüz yüze tanışmam ise Anayasa Nizamını Koruma Kanunu dolayısıyla gerçekleşti:

İhtilâlden sonra gündeme getirilen bu kanun tasarısı İnönü döneminde kanunlaştırılamamıştı. 1965 seçimlerinden sonra AP iktidarına, bu tasarının kanunlaştırılması noktasında baskılar yapılmaya başlamıştı. Sonuçta tasarı Meclis Genel Kuruluna indirilerek çıkması için gayret sarf ediliyordu. Bekir Ağabey, tasarının kanunlaştığında büyük sıkıntılar getireceğini tesbit etti. Zübeyir Ağabey, “Gidin, Süleyman Demirel’le görüşün. Bu kanun Müslümanları fevkalâde sıkıntıya sokuyor. Bu kanunun çıkmaması noktasında görüşün” dedi. Bu arada İttihad da yayına başlamıştı veya başlamak üzereydi.

Bekir Ağabeyle -başka isimler de olabilir- birlikte gittik, “Bu tasarı kanunlaştırılmamalıdır. Çünkü bu tasarı uygulamada ‘Allah’ demenin bile suç sayılacağı bir durum meydana getirir. Yoruma açık birçok unsuru barındırmaktadır. Böyle ucu açık, net ifadeler taşımayan maddeler daima Müslümanların aleyhinde kullanılmıştır. Dolayısıyla Müslümanlar bundan çok zarar görür.

“Evet, siz komünizm, ‘İslâm, şeriat’ hakkında kanun çıkarıyor, dengeli olmaya çalışıyorsunuz, ama komünizmle İslâmı aynı kefeye koyarak yanlış yapıyorsunuz.

“Komünizm bir tehlikedir, ihtilâlciliği vardır. Ama İslâm bir din olduğu için komünizmle beraber aynı şekilde değerlendirilemez” dedik.

Hatırımda kaldığı kadarıyla Süleyman Demirel de özet olarak şunları söyledi:

“Ben de sizin kanaatinizdeyim; ama Milli Güvenlik Kurulu bu kanunun, mutlaka çıkarılmasını istiyor. Bize baskı yapıyorlar Bekir Bey. Yani şu anda yapacağımız bir şey yok.”

O günün şartlarında ihtilâlin etkisi hâlâ sürüyordu. Bunun en açık belirtisi Senato ve Milli Birlik Komitesinde yapılan konuşmalardı. 1965 seçimlerinde AP iktidarı kazansa bile asker ve Milli Birlik Komitesinin iktidarı onlara vermeyeceğinden bahsediliyordu. Bu gibi açıklamalar, öyle dokundurarak, telmih yoluyla falan değil açıktan söyleniyordu. İhtilâl zihniyetinin ne kadar kendilerine güvendiğini gösteren bir davranış biçimiydi bu durum. Hatta tekrar bir ihtilâl olacağını üstüne basa basa söylüyorlardı. Tabiî bundan dolayı da demokratlarda çekingenlik, ürkeklik vardı. “Acaba tekrar bir olay olur mu?” diye. Bundan dolayı da Adalet Partililerin Milli Güvenlik Kuruluna karşı direnecek güçleri yoktu.

İnönü girince ayağa kalktılar

Demirel’den, bir seferinde, bu durumu açıklayacak bir anısını dinlemiştim: “İlk Başbakan olduğumda MGK’da şöyle bir durumla karşılaşmıştım. “İlk Milli Güvenlik Kurulu toplantısına katılmak için toplantı salonuna girdim. İnönü henüz gelmemişti. (O dönemde MGK toplantılarına ana muhalefet partisinin lideri de katılıyordu.) Başta kuvvet komutanları olmak üzere hiç bir asker yerlerinden bile kıpırdamadılar. “Bir süre sonra İnönü içeri girdi. Hepsi ayağa kalktılar. Bu bir ‘tavır koyma’ydı. Çok üzüldüm. Hatta o gece, uykum kaçtı. İstifa etmeyi dahi düşündüm. Çünkü böyle bir tavır, doğrudan doğruya millet iradesine karşı takınılan bir tavır hükmüne geçmekteydi. Bu durumda şahsım önemli değildi. Ben, milletin büyük bir çoğunlukla iktidara getirdiği bir partinin genel başkanı olarak başbakan olmuştum. Yani beni millet başbakan seçmişti.

“Çok düşündüm. Sonradan bende şu kanaat meydana geldi: ‘Böyle istifa etmekle de mesele hallolmaz. Ben iyi bir siyaset takip ederek ve bu anlayışla mücadele ederek durumu tersine çevirmeye çalışmalıyım. Salona başbakan girdiğinde, bunlar ayağa kalkmalı, İnönü geldiğinde değil. O hale getirmeliyim. Askerle, paşalarla daha yakından alâkadar olmalıyım’ dedim.”

Demirel, başka bir seferinde yaptığımız sohbet sırasında, bu konuda aldığı mesafeyi de şu şekilde aktarmıştı:

“Bu düşüncemi büyük ölçüde başardım.”

Yeri gelmişken, 1965 seçimleri sırasında yaşanan, konu ile ilgili bir anekdota burada yer vermek istiyorum:

AP’lilere basın da dâhil çeşitli yollarla, “Bunlar demokrat, vatan haini, yobaz, gerici” diyerek saldırılıyordu. İnönü ise daha da ileri giderek bizatihi Demirel için, “Said Nursi’nin halifesi” diyordu.

İnönü bu sözü söyleyince, biz merakla Demirel’in vereceği cevabı bekliyorduk. Çünkü, “yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal” kabilinden bir durum söz konusu idi. Çünkü seçim öncesi. “Halifesiyim!” dese ortalık ayağa kalkacak. “Değilim!” dese, belki Nur Talebelerinin, Müslümanların canı sıkılacak.

Demirel, bunu soran gazetecilere aynen şu cevabı verdi: “İnönü zırvalamış!” Aynen bu tabirle verdiği cevap onun kıvrak zekâsının ürünü susturucu bir cümle idi. Ertesi gün gazeteler, “Demirel, İnönü’ye ‘Zırvaladı!’ dedi” manşetleri ile çıktı.

Anayasa Nizamını Koruma Kanun Tasarısı meselesine tekrar dönecek olursak:

İşte böyle bir hava içinde Demirel tasarıyı kanunlaştırma zorunda olduklarını söylüyor, “Bu tasarıyı kanunlaştırmak mecburiyetindeyiz. Bunu ordu istiyor, asker istiyor. Bizim de onlara karşı gelecek durumumuz yok” diyordu.

Bekir Ağabey şu cevabı verdi: “Madem Türkiye’de, kısmî de olsa demokrasi var. Biz de çalışarak size bu tasarıyı kanunlaştırma imkânı vermeyeceğiz” dedi.

Demirel, “Vallahi Bekir Bey! O sizin bileceğiniz bir şey”diye cevapladı.

Bu görüşme sonrasında, biz çalışmaya başladık. Bu arada da İttihad gazetesi yayınına başlamıştı. İlk iş olarak, Bekir Ağabey, Mustafa Polat ve bütün yazar-çizerlerimiz İttihad gazetesinde, “Anayasa Nizamını Koruma Kanunu” adı altında ne gibi yasakların getirilmek istendiğini işlediler. Muhtevasını ortaya koydular. Müslümanların ne gibi zararlar görebileceğini açıkladılar. Bu mücadeleyi temsilen, “Müslümanlarla kızıllar bir tutulamaz” sloganını kullandık.

O Broşür

Daha sonra, İttihad gazetesinde çıkan, konuyla ilgili yazıları broşür haline getirdik. Broşüre, “Müslümanlarla Kızıllar Bir Tutulamaz” ismini koyduk. Bu broşürü yüz binlerce adet dağıttık.

İkinci olarak önemle üzerinde durduğumuz etkinlik, AP teşkilâtları ile çok yakından ilgilenmek oldu. Onları, “Bakın biz de Adalet Partisine oy verdik; ama partinin çıkarmaya çalıştığı bu kanunun ne kadar zararlı olduğu konusunda hiç bilginiz var mı? Şu şu mahzurları taşıyan bu kanunun çıkarılmasına sessiz mi kalacaksınız?” diye harekete geçirmeye çalıştık.

Bu gayretlerimiz meyve vermeye başlamıştı. Teşkilâtlar ne yapmaları gerektiği konusunda bizden yardım istiyorlardı. Biz de, “Teşkilât olarak tepkinizi gösterin. Heyetler halinde parti merkezine gidin, idarecileri uyarın. Telgraflar çekin. Protesto edin” diye yol gösteriyorduk.

Günümüzde artık iyice etkili olmaya başlayan, tam bir “sivil toplum hareketi” gibi davranıyorduk. Kendimiz harekete geçtiğimiz gibi, toplumun birçok kesimini de harekete geçmeleri yolunda uyarıyor, teşvik ediyor, onlara yardımcı oluyorduk: “Mektup yazın, telgraf çekin ve mahallinizin milletvekilleriyle ilgilenin. Onları bilgilendirin. Böyle bir kanunun çıkmaması için gereken her meşru, demokratik yolu deneyin” diyorduk. Hakikaten biz hiç hilâfı yok, Türkiye’yi harekete geçirdik ve ayağa kaldırdık.

“Siz bu kanuna nasıl oy verirsiniz?”

Hatta bir kaç defasında gençleri, üniversite talebelerini, esnafı meclise taşıdık.

Bunlardan birinde idi. Kalabalık bir grup halinde meclise gittik. Milletvekilleriyle irtibat kurduğumuz için onlar bizi kulise aldılar. Kuliste Halk Partili, Adalet Partili hangi milletvekilini görsek, “Siz bu kanuna nasıl oy verirsiniz?” diyorduk. Onları harekete geçmeleri için zorluyorduk. Çünkü taslak Genel Kurula inmişti; zaman daralmıştı.

Bizi Adalet Partisi grup salonunda topladılar. Hafızamda yanlış kalmadıysa, Milli Eğitim Bakanı Ali Nail Erdem bir konuşma yaptı. Bir-iki konuşma daha yapıldı. Konuşmalar, tasarının sakıncası olmadığı, bizim ifade ettiğimiz kadar vahim bir durumdan bahsedilemeyeceği yönünde idi. Ben de o zaman arkadaşların sözcüsü olarak cevap verdim. Taslağın muhtevasını bilmediklerini söyleyerek, onlara broşürden ve muhtevasından bahsettim. Söz konusu gerekçelerle bu tasarının kanunlaşmasının sakıncalarını anlattım ve “Bu kanun çıkmamalı” diye kararlılığımızı vurguladım.

Grup yöneticileri, “Siz şimdi gidin. Merak etmeyin, bu kanun kolay kolay çıkmaz” diyerek bizi ferahlatmak istedilerse de, “Biz çalışmalarımıza devam edeceğiz. İşin peşini bırakmayacağız” dedik.

O dönemde Nurculuk davaları, özellikle Bekir Ağabeyi ve tabiî ki bizleri de çok meşgul ediyordu. Dolayısıyla Bekir Ağabey genellikle Anadolu’da birçok yerde davalar dolayısıyla mahkemelerde savunma yapıyordu.

Bekir Ağabey, tedbirli bir insandı. Yazıhanesi Çarşıkapı’daydı. Gittiği yerler hakkında her türlü bilgiyi liste halinde yazıhanesine bırakır giderdi. Hangi gün, nerede olacağını, nasıl irtibat kurulacağını bize bildirirdi. Mümkün olduğu ölçüde telefonlu yerde kalmaya çalışırdı. Otelde kalırsa telefonunu bildirirdi. Dolayısıyla biz âni ihtiyaç durumunda Bekir Ağabeye hemen ulaşabilirdik. Zaten her akşam kendisi de mutlaka bizi arardı.

“Mehmet Bey, nasılsınız?”

O gün yazıhanede sadece ben vardım. Geceydi, saat yedisekiz civarıydı (sekizi geçiyor da olabilir). Telefon çaldı. Bir hanım sesi, “Bekir Berk var mı?” diye sordu.

“Yok. Yardımcı olabilir miyim, kim arıyor?” dedim. “Sayın Başbakanımız arıyor” dedi. “Ben Mehmet Kutlular. Eğer arzu ederlerse görüşebilirim”diyerek muhatap olabileceğimi belirttim.

“Tabiî” dedi, sekreter. Bir müddet sonra, “Mehmet Bey nasılsınız?” diye Demirel’in sesini duydum, ahizeden.

“İyiyim teşekkür ederim” cevabı ve bir iki hal hatır cümlesinden sonra, “Bekir Bey nerede?” dedi. “Efendim, Bekir Bey bugün Erzurum’da” diye cevapladım.

“Muhakkak Bekir Beyle görüşmem lâzım. Yarın saat ikide sizi Kavaklıdere’deki evimde bekliyorum. Lütfen Bekir Beye ulaşabilirseniz bunu haber verin” dedi ve kapattı telefonu.

Hemen listeye baktım, Bekir Ağabey Erzurum’da, Arı Oteli’nde kalıyor. O günün şartları içinde en hızlı haberleşme imkânı, “yıldırım telefon” yazdırdım.

Bekir Ağabeyi buldum. Durumu aktardım. “Acaba ne için?” dedi.

“Vallahi muhtemel olarak, şu meşhur kanun taslağı hakkındadır, ama tam bilemiyorum” dedim.

Bekir Ağabey, “Sen oradan Fırıncı’yı da al. Siz de Ankara’ya gelin, 27’de buluşalım” dedi. (27, Ankara Hacı Bayram’daki dershanenin aramızdaki adı idi. Kapı numarası 27 olduğu için kısaca öyle kullanılıyordu.)

Tabiî Bekir Ağabeyin sonradan anlattığı kadarıyla Erzurum’dan Ankara’ya gelişi şöyle olmuş: Bekir Ağabey, Erzurum’u ayağa kaldırmış. En yeni araba kimde ise, en hızlı şoför kimse onları buldurmuş. Kış şartlarında da olsa yola çıkmış.

Bekir Ağabey, saat ikiden önce 27’ye geldi. Beraberce Kavaklıdere’ye, Demirel’in evine gittik.

Bekir Ağabeyin teklifi

Adalet Bakanı Hasan Dinçer de dâhil bazı bakanlarla birlikte bizi karşıladı. Hoş beşten sonra hafızam beni yanıltmıyorsa, aramızda şu diyalog geçti:

“Bekir Bey, siz galip geldiniz. Bizi çok büyük sıkıntıya soktunuz. Bütün teşkilât ve Anadolu ayağa kalktı, ama şimdi bu kanun Genel Kurula indi. Millî Güvenlik Kurulu da baskı yapıyor” dedi. Fakat parti teşkilâtı da çok fazla sıkıştırmış olacak ki, “Şimdi biz ne yapacağız, bunu konuşalım. Nasıl bir çare bulacağız buna?” dedi.

Bekir Ağabey, “Beyefendi onun kolayı var. Bu kanunu sol da, biz de, sağ da istemiyor. Dolayısıyla Sayın Adalet Bakanımız Hasan Dinçer Bey; bir beyanat versin. Hükümet olarak zaten siz getiriyorsunuz bu kanunu. Bazı boşluklar bulunduğundan bahsetsin. Bunların doldurulması gerektiğini söylesin. Hükümetin, bu gerekçe ile taslağı geri çekeceğini ve gerekeni yaptıktan sonra tekrar yüce meclisin huzuruna getireceğini açıklasın. Siz de hükümet olarak geri çekersiniz. Gerisi zaten kolay, uyutmasını siz bilirsiniz. O da sizin işiniz” dedi.

Ben orada, bu kadarcık tedbiri nasıl düşünemedikleri bakımından hayret etmiştim. Ama, “Çok sıkıntılı durumlarda benzer şeyler zaman zaman oluyor” diye düşünüyorum, şimdi. Aynı zamanda iktidara yeni geldikleri için böyle bir takım işleyiş kolaylıklarını bilmeyebilirler veya hatırlarına gelmeyebilir. Araya bu düşüncemi koymaktan amacım, siyasilere zaman zaman dışarıdan yol gösterici veya uyarıcı bir takım girişimlerin önemini dikkatlere sunmak içindir.

Bekir Ağabeyin bu sözlerinden sonra Demirel çok rahatladı ve Adalet Bakanına talimat verdi: “Yahu gerçekten doğru! Hasan Bey, sen hemen bir beyanat hazırla.”

Hâlbuki Hasan Dinçer’in, “İsteseler de, istemeseler de biz bu kanunu çıkaracağız” diye iddialı konuşmaları vardı. Bu talimatı alınca, hayli bozuldu. Mecburen beyanat verdi. Tasarıyı hükümet geri çekti. Bir daha da o tasarı, 12 Mart Muhtırası’na kadar gündeme gelmedi. 1971’den sonra da çıkaramadılar.

Böylece biz de bir baskı grubu olduğumuzu, demokrasilerde “sivil toplum”un ne kadar büyük bir güç olduğunu, baskı gruplarının önemini o zaman gördük ve anladık.

Fırıncı Ağabeyle beraber giderdik

Demirel’le ilişkilerimiz, zamanla daha arttı. Bekir Ağabey, görüşmeye giderken Fırıncı Ağabeyi ve beni de yanına alırdı. Demirel’e bir mesaj verilecekse, konuşulması gerekecekse Bekir Ağabey başta olmak üzere, böyle ikili, üçlü, dörtlü olarak gidilirdi.

Yine siyaset, AP, Demirel gibi konularda, özellikle Zübeyir Ağabeyin ve genel olarak bizlerin, yani bu işlerle meşgul Nur Talebeleri olarak bizlerin tutumunu ortaya koyan bir olayı daha aktarmak istiyorum:

O sıralarda “teokrasi” gündemde idi. Yani Türkiye’nin teokratik bir yönetime kayma tehlikesi, v.s. gibi, aslında İslâmı ve Müslümanları hedefleyen kavram kargaşasından istifade ile mukaddesleri soğuk göstermeye yönelik bir tartışma başlatılmıştı.

Demirel, teokrasi noktasında bir konuşma yaptı. Teokratik yönetime karşı olduklarını açıkladı. Zübeyir Ağabey bundan endişe duydu: “Şimdi bunu Müslümanlar işletirler ve Adalet Partisi’nin aleyhine olurlar” dedi.

Hemen İttihad’ta teokrasiyi açıklayan yazılar yayınlamaya başladık. Teokrasinin esasında “papaz devleti” olduğunu, İslâmla, şeriatla ilgisi olmadığını açıkladık. Yani teokratik bir yönetime karşı olmanın İslâma, şeriata karşı olmak anlamına gelmediğini yazdık.

Şevket Eygi yine AP ve Demirel aleyhinde

Şevket Eygi ve bazı sağ yazarlar, zaten hemen AP ve Demirel aleyhine yazmaya başlamışlardı.

Zübeyir Ağabey, İttihad’da bu konuya açıklık kazandıran bir yazı da yazmıştı, müstear isimle. (…)

Bununla da yetinmeyen Zübeyir Ağabey, Bekir Ağabeyi, zannediyorum Fırıncı Ağabeyi ve beni, Süleyman Beye göndererek, şu hatırlatmaları yapmamızı ağlamıştı:

“Sizin niyetinizin böyle olmadığını biliyoruz, ama bu şöylece ters anlaşılır. Lütfen bu kelimeyi bir daha kullanmayın.” Hatta “teokrasi”nin ne olduğunu da kendisine izah ettik. O da memnun oldu, teşekkür etti. Hakikaten Süleyman Demirel o konuşmasından başka, teokrasi kelimesini bir daha kullanmadı.

Kendisinin Demirel ile direkt görüştüğünü sanmıyorum, ama Zübeyir Ağabey, siyasî noktalarda böyle bilhassa üst seviyede bu meselelerle ilgilenmeyi bir görev bilirdi. Bu tip yanlışlar olduğu zaman, Demirel’e, sür’atle uyarı gönderir, düzelttirirdi. Görüşme konusunda, bilhassa Bekir Ağabeyi görevlendirir, heyetin başına onu koyardı.

1965-1969 yılları arasında hızlı ve verimli bir siyaset-hizmet ilişkisi oturtmuştu, Zübeyir Ağabey. Böylece, müsbet hareketle ilk defa sivil toplumun, âdeta devleti yönlendirmesi söz konusu olmuştu.

Nur Talebeleri ve ve MNP

1965 seçimleri sonucu, AP hükümeti tek başına kurmuştu. İslâmî cemaat ve gruplar rahat nefes almaya başlamıştı. Hizmetler her sahada giderek hem nicelik, hem de nitelik bakımından gelişiyor, genişliyordu.

Sosyal ve siyasî yönden daha hareketli günler yaşamaya başlayan Nur Talebeleri olarak bizler de, parlamentoda bulunan milletvekillerini “Risale-i Nur’a kazanma,” en azından “dost yapma” noktasında çok şiddetli bir arzu duyuyorduk. Bunu gerçekleştirmek için Ankara’da bir ev tutmuştuk, Kahramanmaraş senatörü Hacı Tevfik Paksu için.

1960 darbesinden sonra, 1961 anayasası ile “çift meclisli sistem”e geçilmişti. Büyük Millet Meclisinden başka, bir de Senato vardı. 1980 darbesinden sonra kaldırıldı. Üyeleri, yani “senatör”ler üç çeşitti:

İlk çeşit üye, halkın seçtiği 150 senatörden müteşekkildi. İkinci çeşit üye Cumhurbaşkanı tarafından seçilen 15 senatörden oluşmakta idi. Bu iki grup senatörün görev süreleri 6 yıldı. Her iki senede bir, üçte biri için “yenileme seçimleri” yapılırdı.

Üçüncü çeşit üye de kendi içinde ikiye ayrılmıştı. Bunlar “tabiî senatörler”di. Seçilmezlerdi. Senato üyelikleri ömür boyuydu.

İlki, darbeyi yapan MBK’nin (Milli Birlik Komitesi) 24 üyesinden müteşekkildi. İkincisi ise eski cumhurbaşkanlarından oluşmakta idi.

Söz konusu evi daha lüks tefriş etmiştik. Tevfik Paksu ailesini Ankara’ya getirmediğinden dershane olarak da kullanıyorduk. Dershaneye isim de bulmuştuk: Parlamenterler Dersanesi.

Celal Bayar hapisten çıkınca…

Tevfik Paksu gibi bizimle irtibatlı vekillere, “Siz orada müsait parlamenterlerle temas kurun ve buraya getirin. Biz de burada onlarla sohbet yapalım. Risale-i Nurları onlara tanıtalım” diye amacımızı açıklıyorduk. Ben de beş-on günde bir Parlamenterler Dershanesine Ankara’ya gidiyordum. Onlarla ders yapıyor, sohbet ediyorduk.

1969 seçimleri öncesine kadar dershane, milletvekilleri bazında Risale-i Nur’u tanıtma bakımından ciddî hizmetlere vesile olmaya devam ediyordu. Seçimler yaklaştığında bazı kaynaşmaların değişik olayların varlığından haberdar olmaya başladık.

Esasında Celâl Bayar hapisten yeni çıkmıştı. AP, CHP ve Milli Birlik Komitesi tarafından yapılan baskılardan dolayı ona ve demokratlara yeteri kadar sahip çıkamıyordu. Siyasî hakların verilmesi, vb. gibi konularda çekingen davranıyordu.

Celâl Bayar ise bu hakları elde etmek için bir parti kurdurmayı tasarlıyormuş.

AP’nin teşkilât başkanı Osman Turan’dı. Demirel’le araları açılmıştı. Osman Turan, Hacı Tevfik Paksu, Isparta milletvekili Hüsameddin Akmumcu ve Süleyman Arif Emre’yi de razı ederek, bir parti kurma meselesini gündeme getirmişti. Bu konuyu görüşmek için de Celâl Bayar’la görüşmeye gitmişlerdi.

Parti kurma meselesi

Tevfik Paksu’nun anlattığına göre, Celâl Bayar onlara şu teklifi yapmış:

“Gelin, siz bir parti kurun. Bunun maddî finansmanını ben temin edeceğim. Şu şu isimli iki kişi var. Bunların da partinin kurucuları arasına alınmasını istiyorum.” Bahsettiği isimlerin mason olduğu bilindiği için, bizimkilere bu teklif ters geliyor. “Düşünelim!” diye dışarı çıkıyorlar.

Osman Turan’la, aralarında tartışma çıkıyor. Osman Turan, “Bu para parti kurmamız için lâzım” diyor. Osman Turan’ın derdi, Demirel’e karşı cephe açmak. Celâl Bayar’ın derdi ise demokratların affını temin edecek bir oluşumu örgütlemek. Aynı zamanda partiyi kontrolü altında tutacak iki ismi de yerleştirmek. Yani “al gülüm, ver gülüm” hesabı. “Biz bu parayı alalım. Onların dediği o iki adamı da partinin kurucuları arasına alalım. Yani bu bizim elimizde değil mi? Biz ekseriyette olunca onları ihraç ederiz” şeklinde devam ediyor Osman Turan.

Hacı Tevfik Paksu, Kırklareli milletvekili Arif Hikmet Güneri -zannediyorum Hüsamettin Akmumcu da aralarında- “Biz zaten masonlara karşıyız. Bunlarla mücadele ediyoruz. Sonra geleceğiz masonlarla parti kuracağız. Bu olacak şey değil” diyorlar. Ciddî tartışmalar oluyor. Bir sonuç alınamayınca, Osman Turan o dosyayı kapatıyor: “Madem böyleyse, biz bu işi yapamayız” diyor. Hacı Tevfik Paksu, bu hadiseden sonra kendi kendine, “Biz parti kuracaksak, böyle masonlarla niye parti kuralım ki? Müslümanlar olarak biz kendimiz bir parti kuralım” diye düşünüyor. Dindar olan milletvekilleriyle başlıyorlar toplantı yapmaya. Bizim “Parlamenterler Dershanesi” bu toplantıların karargâhı oluyor. Biz parlamenterleri Nurculaştırmaya uğraşıyoruz, onlarsa bir parti kurma çalışmalarının merkezi olarak kullanıyorlar dershaneyi.

Bu işlerin hız kazandığı bir seferinde dershaneye gittiğimde birçok milletvekili oradaydı. Kırklareli milletvekili Arif Hikmet Güneri ve Adıyaman milletvekili Süleyman Arif Emre’yi hatırlıyorum. Başka kimler vardı, tam hatırlayamıyorum.

Fakat Süleyman Arif Emre’yi ilk defa görüyordum. Onu görür görmez çok rahatsız olmuştum. Bunu tam olarak hatırlıyorum.

Hacı Tevfik Paksu’ya, “Bu adam kim böyle? Tipinden çok rahatsız oldum” diye sordum. O da, “Mehmet Kardeş, iyi bir arkadaştır. Yeni Türkiye Partisinin Adıyaman milletvekilidir” diye cevap verdi.

1969 Seçimleri

Bu arada 1969 seçimleri kapıya dayanmıştı. Parti kurup, Türkiye çapında, seçimlere katılabilmek için gerekli olan teşkilât kurmaya yetecek zaman kalmamıştı.

Bu durumda, bizimkiler, sonradan öğrendiğimize göre, kendi aralarında şöyle bir karara varmışlar:

“Bu seçimde, Adalet Partisinden milletvekili adayı olalım. Seçilirsek Adalet Partisinden istifa ederek yeni bir parti kurarız.”

Bu karar üzerine, başta Hacı Tevfik Paksu -senatörlüğü 1968’te sona ermişti- olmak üzere Erbakan da dâhil, bir takım ileri gelenler Adalet Partisinden aday olmak için büyük gayret gösterdiler. Partisi ve Demirel maksatlarını tespit edince, listelerde oldukları halde genel merkez olarak veto haklarını kullanıp aday olmalarını engelledi.

“Adalet Partisi dindarları veto ediyor” diye bir gürültü koptu. Biz işi sonradan anladık. Yaptıkları, elbette yanlış bir hareketti. Maksatlarının tersi ile bir çeşit cezalandırılmış oldular. Biz bu hareketi uygun bulmadık.

Sonuç olarak, hepsi seçimlere bağımsız adaylar olarak katıldılar; ama Erbakan hariç (Konya bağımsız adayı olarak milletvekili seçildi.) hiç biri de seçilemedi. Niyetleri seçimde kazanıp parti kurmaktı.

Sonra bir kaynaşma meydana geldi ve Nizam Partisi’nin kurulma meselesi, seçimlerden sonra ciddiyete bindi.

Parti kurma hazırlıkları devam ederken genel başkanlık meselesi ortaya çıktı. Erbakan, o dönemde Odalar Birliği İdare Heyeti üyesi idi. Genel Başkanlık seçimine katılmıştı. Medeni Berk ile yarışmıştı. Seçimler yapılmış, ama karşı tarafın bastırması ile seçimlerin ertelenmesi söz konusu olmuştu. Yapılan seçim sonucuna göre Erbakan bir süre “Başkan” olarak görev yapsa da, Medeni Berk ekibi, seçimi tekrar yaptırarak Erbakan’ı, Başkanlık koltuğundan etmişlerdi. Bu vesile ile ortaya çıkan sansasyonel olaylar Erbakan Hocanın popülerliğini arttırmıştı.

Hacı Tevfik Paksu’dan duyduğumuz kadarıyla, bu arkadaşlar Erbakan’a, kurulması düşünülen partinin genel başkanlığı için teklif götürmüşler, “Partinin başına sen geç, beraber parti kuralım” demişler. Erbakan da, İskenderpaşa Cemaati’ne, Mehmet Zahit Kotku Efendi’ye bağlı olduğundan, Hacı Tevfik’in ifadesine göre, “Evet olabilir belki! Ama ben şeyhime sormadan yapamam. Fakat, bizim adabımızda şeyhin yanında pek konuşulmaz. Beraber gidelim. Siz bu parti meselesini açın. Eğer Şeyh Mehmet Efendi susarsa, bu tasdik ve tasvip anlamındadır; partiyi kurarız” demiş.

Hacı Tevfik, şöyle devam etmişti:

“Mehmet Zahit Koktu Efendi’nin yanına vardık. Ben durumu anlattım. O da sükût etti. Sonra biz parti kurma meselesini hızlandırdık.”

Nur talebeleri siyasi parti kuramaz

Zübeyir Ağabey bunu duyunca çok telâşa kapıldı, hem de üzüldü. Sür’atle Üstadın hayatta olan bütün hizmetkârlarını, Tahsin Tola’dan tut da, Bayram Ağabeyinden, Sungur Ağabeyine kadar hepsini, Hüsamettin Akmumcu’yu, Said Özdemir’i, Hacı Tevfik Paksu’yu İstanbul’a çağırdı. Yine Bekir Ağabey’in yazıhanesinde üç gün gece-gündüz bu mesele konuşuldu. “Böyle dinî bir parti kurulabilir mi? Dindarlar kurabilir mi? Yahut da Nur Talebeleri kurabilir mi? Kuramazsa, Müslümanlar İslâmî manada bir parti kurabilir mi? Kurarsa, Nur Talebeleri buna sahip çıkabilir mi? Yani orada gidip yerini alabilir mi?” aşağı yukarı bu çerçevede benzeri sorulara cevap arayan konuşmalar ve tartışmalar oldu. Neticede şuna karar verildi:

“Nur Talebeleri böyle bir parti kuramaz. Nur Talebelerinin dışındakiler kurarsa da, oraya gidip, onlara sahip çıkamaz.”

Zübeyir Ağabeyin de bulunduğu o toplantılarda, Üstadın hayatından bazı sahneler ve konu ile ilgili siyasî mektuplar orada okunup tartışıldığı için Hacı Tevfik ve Hüsamettin Akmumcu gibi arkadaşlar, “Biz bunları bilmiyorduk. O zaman yanlış yapmışız. Sür’atle bunları kitap veya broşür haline getirin. Bizim gibi başkaları da aynı yanlışa düşmesin” dediler. “Siyasî Beyanat ve Tenvirler” diye sonradan neşredilen kitapçık, bu toplantının ürünü oldu.

İlk yayınlandığında matbaada basılmış da değildi, teksirdi.

O tartışmalar sırasında Zübeyir Ağabey’in çok güzel bir tesbiti olmuştu:

Hacı Tevfik Paksu, Erbakan’a gidişi ve onun da, “Ben şeyhime sormadan böyle bir şeye karar veremem” deyişini anlattığında, Zübeyir Ağabey sözünü keserek, “Allah senden razı olsun Hacı Tevfik Kardeşim. Bana Üstadıma sadakat dersi öğrettin. Bir profesör, şeyhine sormadan bir iş yapamıyor. Bu olay bana müceddit, cihanşümul bir hüviyeti olan Üstadıma sadakatta daha ne kadar mesafe kat etmem gerektiğini çok güzel ders verdi. Allah senden razı olsun” dedi.

Evet! Erbakan gidiyor şeyhine soruyor. Bizim aslanlar, gelip Üstadın hizmetkârlarına olsun, bir şey sormadan böyle bir işin içine giriyorlar…

Bu toplantıdan sonra parti kurma meselesi askıya alındı. Bir müddet böyle devam etti.

Ankara’ya gidilince…

Fakat bizimkiler Ankara’ya gittikten sonra, yine kimler neler demişlerse, parti kurma hevesleri yeniden depreşerek harekete geçmişler.

Tabiî o sıralarda Adalet Partisi’nde bölünme oldu ve Demokratik Parti kuruldu. Bu gelişmeyi de bahane eden bizimkiler, “Bak Adalet Partisi de bozuldu. Demirel bir takım milliyetçileri, dindarları partiden atıyor. Bunlar sapıttı, çizgiden çıktı” diyerek çalışmalarına hız vermişlerdi.

İşte bu durum, yani Millî Nizam Partisi’nin kuruluşunda Nur Talebesi kimliği taşıyan bazı kişilerin bulunması ile bu yola girilmesi siyasî sahada, başımızı ağrıtacak pek çok olaya sebep olacaktı.

İlk başta cemaat içinde bir takım çatlak sesler çıktı, ama temayüz etmiş, arkasından adam sürükleyecek, hizmette sebat etmiş insanlar konuyu sahiplenmediler. En azından açıkça sahiplenmediler. Ama daha geniş dairede bir takım sıkıntılara maruz kaldık. Yani vatandaş ve ehl-i iman gruplar arasında belli ölçüde, bu hareket tesir icra etti.

Çünkü “Hak geldi, batıl zail oldu. Artık zaman, zemin müsait. Din namına siyaset yapılabilir. Dindarlar ezildi. Hep bu masonlar mı bizi idare edecek? Dolayısıyla artık ehven-i şer yok. Çünkü İslâmî manada bir parti kurduktan sonra Müslümanların mutlaka orada toplanması lâzımdır” diyerek, bütün dinî hassasiyet sahiplerinin MNP’de toplanmasını, “olmazsa olmaz” bir şart olarak dikte etmeye çalışıyorlardı. Gayet tabiî bu durum, tabanda, bizi bir takım sıkıntılara muhatap kılıyordu.

Çünkü MNP kurulana kadar ehl-i iman gruplarla, bilhassa tarikatlarla bir yakınlığımız vardı. Risale-i Nur Talebeleri cesurdu, öncüydü; akıncı gibi bütün sıkıntılara, tehlikelere göğüs gerebiliyordu. Onların daha rahat çalışmalarına zemin hazırlıyordu. Onlar da, Risale-i Nur Talebelerinin, samimî bir şekilde, sadece Allah rızası için, Kur’ân, iman, İslâm için, çalıştıklarını biliyor ve kabul ediyorlardı.

Din adına kurulan parti

MNP’nin kurulmasından sonra bir takım insanlar dessasça fikirler geliştirdiler:

“Risale-i Nur Talebeleri ne için çalışır? Kur’ân, iman, İslâm için çalışır. Öyleyse şimdi din namına, dindarların kurduğu bir parti var. Nur Talebeleri nasıl buna karşı çıkarlar? Üstelik kurucuları içinde, ön safta görünen ve Nur Talabeleri içinde bulunan Hacı Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu gibiler de var!” diye görüş bildiren ve içimizde bulunan bu kişiler, ehl-i tarik gruplarına da şu telkinlerde bulunuyorlardı:

“Siz Nurcuları nasıl tanıyorsunuz?”

“Kur’ân, iman, İslâm için çalışıyorlar biliyoruz.”

“Tamam, biz de onun partisini kurduk. Ama bakın şimdi onlar gelmiyorlar. Öyleyse bizimle beraber olanlar Nurcudurlar. Beraber olmayanlar ise masonların hatırı veya kendi menfaatleri için hâlâ orada (AP’yi kastediyorlar) kalıyorlar.”

Din adına parti kurarak hizmet konusunda “Türkiye’nin şartları müsait değil” gibi düşünce ve fikirler, zaman zaman bizler tarafından söyleniyordu. Buna karşı da geliştirilen söylem şöyleydi:

“Siz Nurcuları cesur bilmiyor musunuz? Cesur biliyorsanız, niye korksunlar? Böyle İslâm partisine, Müslümanların kurduğu partiye gelmeye korkuyorlar mı?”

Bu ve benzeri telkin hareketleri, sair ehl-i iman grupları ve ehl-i tarikat noktasında zemin buldu.

Hizmette siyaset yolunu tercih edenlerin bize verdiği sıkıntılar zamanla artmaya başladı.

“Müslüman sayımı”

Çok insafsızca tenkitlere başladılar. Bizi mason uşaklığından tutun da münafıklığa, fasıklığa kadar, “Ahirette büyük mesuliyet altına girme”ye varıncaya kadar suçlamalarda ileriye gittiler. Hatta, işi “Müslüman sayımı” yapmaya kadar götürdüler. Yani, ülkedeki Müslüman nüfusu MNP’ye verilen oy sayısı ile ölçtüler. Onlara göre, Türkiye’deki Müslüman sayısı MNP’nin aldığı oy sayısı kadardı.

Bu durumda, bize yapılan suçlamalara karşı aynı şiddette cevap vermesek dahi, yine de ciddî münakaşalar oluyordu. Seçim zamanları bu daha fazla kızışıyor, tansiyon yükseliyordu.

Bir başka sıkıntımız da o zaman Zübeyir Ağabeyin haricinde bulunan ağabeylerimizin Zübeyir Ağabey gibi meselelere kesin tavır koymamalarıydı. Onların da ağabeylerin bu durumlarını istismar etmeye çalışmalarıydı. Ağabeyleri sık sık ziyaret ediyorlar, bünyemiz içinde onlara karşı geliştirilen tavır ve tenkitlere tedbir almaya çalışıyorlardı. Yani: “Bunlara fazla hücum etmeyin. Bunlar da mübarek kardeşlerimizdir. Tamam, yanlış yaptılar, ama üzerlerine bu kadar da gitmeyin, böyle kesin tavır koymayın” gibi sözleri, maalesef ağabeylerin ağzından duyuyorduk.

Onlar da bu durumdan cesaret alarak daha fazla yanlarına gidip-geliyorlardı. Maksatları, cemaat tarafından geliştirilen tavrın etkisini kırmaktı. Dışarıya karşı, hareketlerinin cemaat tarafından kabullenildiği görüntüsünü vermek ve kuvvet kazanmaktı.

İşte bu noktada, yine Zübeyir Ağabey devredeydi ve kat’iyen buna açık kapı bırakmıyordu. Ben de onunla beraber bulunduğumdan ne gazete noktasında, ne de beşerî münasebetlerde kat’iyen taviz vermiyorduk. İlişki kurmuyorduk.

Üstadın mesleği noktasında, Risale-i Nur’u bilen ve anlayanlar o hassasiyeti genel manası ile gösteriyorlardı, fakat ağabeylerin aşırı şefkati, “Onlarla da iyi geçinelim” şeklindeki düşünceleri bir takım sıkıntıları beraberinde getiriyordu.

Hürriyetçilik anlayışı

Esas itibarıyla en büyük yanlışlık “yüksek İslâm siyaseti”ni bilmemek veya tam olarak kavrayamamaktır. İslâmın Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat görüşüne zıt bir tarzın içine girmektir.

Hâlbuki Üstadın İslâm siyaseti noktasında anlayışı onlardan çok farklıdır ve Üstad Hazretleri bu anlayışının dayanağını, doğrudan Asr-ı Saadet’ten almış, ölçü olarak Asr-ı Saadet’i kabul etmiştir. Bu zihniyet ise ölçü olarak, Kur’ân’ın sabit düsturları yerine değişen dünya şartları içinde cereyan eden uygulamaları alıyorlardı.

Bunlardan ilki Arap âlemindeki uygulamalardı. İlk örnek aldıkları hareket Kaddafi’nin Libya’da gerçekleştirdiği ihtilâlden sonra ortaya attığı İslâm sosyalizmi fikri idi. Hâlbuki Kaddafi Baasçıydı, yani Arap sosyalistiydi. Çünkü sonradan yayınladığı Yeşil Kitap isimli kitabında yer verdiği fikirlerine bakılınca, adeta Çin’de uygulanan komünizm tarzında görüşleri olan bir insandı. Tabiî sonradan, biz bu durumu ortaya koyunca, ondan koptular. Ama bu sefer de İran devrimine takıldılar.

İran’da ihtilâl oldu, Humeyni başa geçti ve İran İslâm Cumhuriyeti kuruldu. Bu sefer tuttular İran’a yöneldiler: “Humeyni rehberimiz, Erbakan liderimiz” gibi sloganlar geliştirdiler.

Arap sosyalizminden kurtuldular, bu sefer yine Ehl-i Sünnet dışı kabul edilen Şia’nın arkasına takıldılar.

Şia’da, “Din demek siyaset demek, siyaset demek din demek”tir. Zaten Ehl-i Sünnetten ayrılmasının temel dayanağı, bu “imam”lık meselesidir.

Ehl-i Sünnette siyaset, din alanının bütünü anlamına gelmez. Üstad Hazretleri’nin tarifi ile, bir Müslümanın düşüneceği, hakkında endişe edeceği en son şeydir siyaset. Çünkü, İslâmın % 99’u iman, ahlâk, ibadet, fazilet gibi şeylerdir. % 1’i siyasete mütealliktir.

Üstad Hazretleri’nin siyaset, yani devlet idaresi anlamında siyasete bakışında Kur’ânî temel unsurlar söz konusudur. Üstad Hazretleri, gerçek anlamda hürriyet, adalet, eşitlik, seçim, liyakat ölçülerinin devlet yönetiminde hâkim olmasını savunmaktadır. Temel insan hak ve hürriyetleri açısından en mükemmel esasları, Kur’ân’ın getirdiğini vurgulamaktadır. Devlet yönetimi bakımından demokrasinin, hukukun üstünlüğü anlayışının İslâm’a uygun olduğunu savunmaktadır. Bu iddiasını dört hak mezhepten getirdiği delillere dayandırmakta, esaslarını da eserlerinde ortaya koyarak ispat etmektedir.

Müsbet hareket ve radikalizm

Zamanla Millî Görüşçüler, İran özentisi dolayısıyla, Şia anlayışında normal sayılan “radikalizm”e saptılar. Çünkü bu anlayışa göre İslâmî olmayan idareye karşı kuvvet uygulamak silâhlı mücadeleye girmek, baş kaldırmak bir kuraldı.

Bu noktada Ehl-i Sünnete bakıldığında radikal tutumlara yer olmadığı görülmektedir. Ehl-i Sünnet anlayışında yanlışlıkların, her şeye rağmen uyarısı, bir görevdir. Ancak bununla yetinilmiştir. İsyan meşrû sayılmamıştır. Zaman içinde sabırla halletme ve düzeltme yoluna gidilmesi öngörülmüştür. Kardeşi kardeşe kırdırma ve silâhlı mücadele gibi yollar, büyük ölçüde ne Osmanlıda, ne diğer devletlerde görülmemiştir. Zalim idareciye karşı ayaklanma, onun zulmü dolayısıyla ortaya çıkan durumdan daha kötü sonuçlara, daha büyük zulümlere sebep olacağı değerlendirmesi ile sıcak karşılanmamıştır. Sonuçta Müslümanların birbirine kırdırılması gibi bir sonuç ortaya çıkacağı için, böyle bir durumun daha büyük zulümlere sebep olacağı endişesi taşınmıştır. Gerçi bir takım “olabilir” fetvalarına rağmen, yine de öyle idareye susmanın bile, baş kaldırmaktan daha ehven olacağını kabullenerek, radikal tedbir ve düşüncelere meyledilmemiştir.

Bu bağlamda Üstad Hazretleri, Türkiye ve dünya şartlarını da dikkate alan bir mücadele biçimi geliştirmiş ve temeline “müsbet hareket anlayışı”nı yerleştirmiştir. Yani yanlışa ve yanlışçılara asla teslim olmadan, mücadeleyi ilmî ve fikrî platformlarda sonuna kadar sürdürme anlayışı. Bu arada silâh, sopa, kaba kuvvet bu mücadele anlayışında yer bulmuyor; meşrû müdafaa durumu hariç.

Üstad Hazretleri bu düşüncesini bilfiil hayata geçiriyor ve zamanla onun bu çizgisinden yürüyecek bir cemaat da meydana geliyor. Bu, şu demek oluyor:

Üstad Hazretleri ve talebelerine yapılan zulümler, anlık öfke gösterileri halinde ortaya çıkacak radikal hareketleri değil; aksine ideallerini takip noktasında daha fazla gayret verecek ilâve bir enerjiyi doğuruyor. Daha fazla kitap okuyarak, daha fazla kitap dağıtarak, daha fazla insanı Nur Talebesi yaparak zalimlerden tam intikam almış olunuyor.

Tek Parti İdaresi

Üstad Hazretleri tek parti devrinde siyasî meselelerle hiç ilgilenmemiş. Çünkü siyaset yok, tek parti var ve milletvekilleri cumhurbaşkanı tarafından “tayin” ediliyor.

Evet, seçim yapılıyor, ama göstermelik. Ortada tek bir parti var, adaylar aynı partiden. Üstelik halkın seçtikleri, milletvekillerini seçecek “intihab-ı sani, yani ikinci seçmen” denen, belli sayıdaki delegeydi. Cumhurbaşkanının (Önceleri M. Kemal, ölümünden sonra İ. İnönü) önceden kontrol ettiği milletvekili aday listelerine oy verenler, bu ikinci seçmenler idi.

Seçimin bütün esprisi bu kadardı.

Bu tip seçimin en çarpıcı örneğini bir umre ziyaretine giderken Suriye’de görmüştüm. Orada yaşadıklarımı aktarmak istiyorum:

1978 senesinde umreye giderken Suriye’den geçtik. Şenlik vardı. Halep’te birine bir adres sorduk. Türkçe biliyordu.

Annesinin Mersinli olduğunu söyledi. Sağlık Bakanlığı’nda çalıştığını öğrendik.

“Beni de arabaya alın, sizi gideceğiniz yere götüreyim” diye teklifte bulundu. Aldık ve “Ne oluyor; şehirde genel bir şenlik havası var?” diye sorduk. “Seçim var” diye cevapladı.

“Ne seçiyorsunuz?” sorusunu yönelttim. “Reis-i cumhur seçiyoruz” dedi.

“Kaç adayınız var?” diye sorularımı devam ettirdim. Sonra konuşma şu şekilde sürdü:

“Bir tane.”

“Tek adayın nesini seçiyorsunuz? Yani ‘bir’in seçimi olur mu?” “Biz mecburuz!”

Türkiye’de de, aynı şekilde, aşağı yukarı yirmi yedi sene bu uygulanmış. Çok partili devreye geçildiği zaman bile, ilk 1946 seçimlerinde yine açık oy, gizli tasnif yapılmış. Öyle zorba bir idare var ki, halk, devletlinin karşısından “salâvat”la geçiyor, “Ne olur, ne olmaz, belki zarar görürüm!” diye. Jandarma ve polis karakolunun her zaman uzağından dolanıyor.

Böyle bir yönetim zamanında, vatandaş gidecek sandığın başına, mevcut idarenin aleyhine oy kullanacak! Bu kolay kolay cesaret edilecek bir olay değil, halk açısından.

1946’da, buna rağmen DP, CHP’yi geçmişti, oy bakımından. Fakat gizli tasnif olduğu için, oyları kendileri saydıklarından istedikleri şekle çevirmişler ve CHP’yi galip ilân etmişlerdi. Zaten o zaman da bu çok büyük tenkitlere sebep olmuştu.

Üstadın siyasetteki mühim tercihi

Üstad Hazretleri, tek parti dönemindeki siyasî tutumu bakımından şu noktalara dikkat çekiyor: Siyaset, yani devlet yönetimi konusunda fiilen harekete geçme bakımından iki yol vardır: Ya kuvvetle, ya da fikirle ortaya çıkmak.

Kuvvet meselesinde, yani bir ayaklanma, silâhlı güç kullanma seçeneğini Üstad iki açıdan tercih edemeyeceğini belirtiyor:

(1) İslâm men ettiğinden, (2) Şefkat esasına uygun düşmediği için.

Fikirle mücadele noktasına gelince; zaten başka partilere veya fikirleri açıklamaya müsait başka zeminlere izin olmadığından, yani muhalefet yapacak herhangi bir zemin bulunmadığından böyle bir mücadele seçeneğinden de bahsetmek mümkün değildir.

Mevcut rejimi uygun bulmaya veya onları desteklemeye yönelik fikrî veya başka herhangi bir çalışma içine girmesi,

Üstad için zaten düşünülemeyeceğinden, geriye yapacak bir tek şey kalıyor: Zulümlere sabrederek, müsbet anlamda kendi eserlerini yayarak, milleti şuurlandırarak, işi biraz zamana yayarak hal meselesine gitmek. Ve Üstad, bunu da başarıyor. Başarıyor, çünkü bugün, “Said Nursî ismi ve Risale-i Nur eserleri, bırakın Türkiye’yi bütün dünyayı, âdeta fethetmiştir” dense mübalâğa olmaz.

Radikal hareketlerin sonucuna bakınca Üstad Hazretleri’nin bu konuda da haklılığı gün gibi aşikârdır:

Âlem-i İslâm’da radikal tarzda fiilî bir hareketi bilhassa İhvan-ı Müslimin yapmıştır ve her yerde katliâma maruz kalmıştır. Şu anda da hiçbir devlet onları içinde bulundurmuyor, hatta Suudi Arabistan bile onlardan korkuyor. Ne Irak, ne Libya, hiçbiri bunları kendi bünyesinde barındırmıyor.

Demokratlar

Ayrıca benzer radikal tutum sahibi grupların, artık bugün, İslâm düşmanları elinde istihbarat birimleri tarafından hem İslâm’a karşı nasıl kullanıldıkları ve Müslümanların büyük sıkıntılar çekmelerine sebep oldukları, hem de dünya barışı bakımından büyük birer tehdit unsuru olarak pazarlandıkları 11 Eylül, Afganistan ve Irak olayları temelinde daha açık bir şekilde değerlendiriliyor, sanırım.

Çok partili devreye geçilip DP kurulunca, müsait bir ortam meydana gelmiş oldu.

Esasında DP bir din partisi değil. Buna rağmen Üstad Hazretleri gayet tabiî olarak Demokratlara sahip çıktı.

Demokratların hürriyetçi düşünceleri var. İnsanî tarafları var.

Zaten dünyada devlet yönetimi bakımından iki ana akım var. Biri otoriter-totaliter rejimler, yani millî iradenin olmadığı, istenmediği keyfî, baskıya müsait rejimler. Diğeri de, millî iradenin tecelli ettiği açık rejimler. Bu rejimlerde çok partililik var, çok seslilik söz konusu ki, hürriyetçi ve demokrat bir zemine oturmuş rejimler oluyor bunlar.

Bizde bu tip rejim taraftarı hürriyetçiler, bir diğer adları Ahrarlar, cumhuriyetten önce Osmanlı döneminden beri var olagelen fikir akımları ve partiler idiler. Cumhuriyetle birlikte bu akımların takipçileri devam edegeldi.

Bu konuda Üstad Hazretleri kimin kim olduğunu işaret edecek ipuçları vererek, mealen şunları ifade etmiştir:

“İttihatçıların bozuk kısmı, yani dinsiz kısmı, dine karşı olan kısmı ve aynı zamanda diktatörlüğü benimseyen kısmı Halk Partisi’nde toplanmış. Demokratlar ise her ne kadar onların içinde bulunsalar da, çok partili devreye geçince ‘ahrar-hürriyetçi’ düşünceye sahip olduklarından, yani Demokrat düşünceyi benimsedikleri için çok sesliliğe inanan, millî iradeye saygı duyan ve insan temel haklarını benimseyen, din ve vicdan hürriyetine taraftar insanlardır ve bunlar hukuk devletini savunurlar.”

Üstad Hazretleri, milletin hür iradesiyle seçip görevlendirdiği, yine hür iradesi ile görevden azlettiği bir sistem olarak demokrasiyi, yönetim tarzları içinde, İslâmın ön gördüğü temel esaslara daha yakın bir idare tarzı olduğundan ve ayrıca dünya gidişatı açısından insanlığın hayrına gördüğünden benimsiyor. Bu esasları ana umdesi yapan ve fiiliyatta da gösteren ahrarlara destek veriyor.

Bu bakımdan, Üstad, 1950 sonrası, mevcut partilerden Demokrat Partiyi, “Demokratlar ahrarların devamıdır, din ve vicdan hürriyetine taraftardırlar” diye destekliyor.

Üstad Hazretleri bu siyasetiyle Demokrat kuvvetleri İslâm’a dost yaptı ve güvenlik güçlerini Müslümanların aleyhine kullandırtmadı.

Sonuç olarak, Üstadın siyasetteki bu tutumu Türkiye’deki İslâmî gelişmenin sebebini teşkil etti. Demokratlar ise bu tutumlarının bedelini hayatlarıyla ödediler. Çünkü ihtilâlin esas sebebi, “İrtica hortladı; irticaya taviz veriliyor. Atatürk İlke ve İnkılâpları elden gidiyor” düşüncesiydi. İhtilâl bunun için yapıldı. “Anayasayı ihlâl” iddiası, Yassıada Mahkemeleri’nde bile ispat edilemedi.

Ahrarlar ve demokrat misyon

Üstad Hazretleri, Demokratlara verdiği desteğin bir diğer gerekçesini, “Ahrarlar hürriyet-i şer’iyeye zemin hazırlıyorlar” ifadesi ile açıklar.

Yani, demokrasi gerçek anlamıyla uygulandığında İslâmın hem yayılması, hem yaşanması kolaylaşacak, böylece öngördüğü “hürriyet anlayışı” -ki, ıstılahta “hürriyet-i şer’iye” kavramı ile karşılanmaktadır-toplum çapında yerleşme imkânı bulacaktır Demokratların icraat yaparken bunun farkında olup olmamaları önemli değildir.

Uygulamada gerçek hürriyet yerleştirilemediği, bir diğer deyişle tam bir demokrasi oturtulamadığı için, Müslümanlığı en büyük tehlike kabul eden ve İslâmın yaygınlaşmasını, Müslümanların gelişmesini istemeyen bir takım hâkim güçlerin her türlü hile, desise ve zulme başvurdukları, bu anlamda her vasıtayı kullandıkları bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Dolayısıyla Üstad Hazretleri ayrıca bunun için de demokratları desteklemiştir.

Bu noktada “hürriyet-i şer’iye” kavramını Üstad Hazretlerinin ölçüleri çerçevesinde açıklamak gerekir:

Hürriyet-i şer’iye, adalet-i mahza denilen, adaletin harfi harfine tecelli edebildiği bir hukuk zeminini ifade eder. Böyle bir uygulama da, bütün insanlık tarihinde, sadece Asr-ı Saadet döneminde gerçekleşebilmiştir. Üstad Hazretleri bu kavramı kullanarak, o döneme ve dolayısıyla o dönemin özelliklerine atıfta bulunmuştur.

Böyle bir zeminde, tek bir ferdin en küçük bir hukukunun dahi ne millet-devlet, ne de herhangi bir kişi, topluluk, kurum veya kuruluş için görmezden gelinmesi mümkün değildir. Halife, padişah, yöneten ile yönetilenler hukuk karşısında eşittirler. Hiçbir hakka tecavüz edilemez. Edildiği takdirde şikâyet mercii vardır ve adaletin tecellisi gecikmeden yerine getirilir. Memuriyet, hilafet bir hizmetkârlık olarak algılanır. Ağalık, reislik, keyfîlik söz konusu değildir. Yönetimde yer almak ancak seçim yoluyla ve liyakat esasına göre mümkündür.

Böyle bir zeminin oluşması eğitimle mümkündür. Allah korkusu ve hak-hukuk bilinci bu eğitimde iki ana unsurdur.

İşte Asr-ı Saadet denilen olay budur zaten. Çünkü bir tarafta Allah’tan korkuyor, emirlerini yapıp yasaklarından kaçıyor; diğer taraftan kul hakkının çok önemli olduğunu bildiği için diğerlerinin haklarına saygıda kusur etmiyor. Ayrıca kendi hukukunu da bildiğinden çiğnetmiyor. Tabîi bu, Allah’tan korkan insanlar için, ahirete inanan insanlar için çok önemlidir. Asr-ı Saadeti saadet dönemi yapan işte bu iman şuurudur.

Hürriyet-i Şeriyyenin manası

İşte Üstad Hazretlerinin hürriyet-i şer’iye dediği, demokrasinin çok ilerisinde, ondan daha mükemmel bir idarenin oluşturulabildiği bir zeminin adıdır.

Üstad Hazretleri, böyle bir zeminin, gelinen şartlarda, demokratik yönetimlerin idaresi altında yeşerip yaşatılabileceği ve yaygınlaştırılabileceğini ifade ediyor. Yani, gerçek hürriyet ortamına İslâmın öngördüğü ve emrettiği anlayışla varılabileceğini; bunun anlaşılmasını da, ancak demokratik zeminlerde gerçekleşecek tartışmaların sağlayacağını, böylece insanların severek benimseyeceklerini; İslâmın öngördüğü esaslara dayalı bir yönetim biçiminin, mevcut uygulamalardan daha ileri olduğunu böylece görebileceklerini söylüyor.

Üstad Hazretleri, bu çerçevede, Müslümanların radikal tavırlarına karşı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bir takım Müslümanların cumhuriyet isterlerken, istibdad-ı mutlak manasında bir cumhuriyet istemelerine şiddetle karşı çıkıyor ve onları uyarıyor. İslâmın istibdatla hiçbir ilgisi olmadığını haykırıyor, baskı ve zulmü reddettiğini söylüyor Bunun yanında İslâmiyetin baskıcılığa uygun bir yapısı olmadığını da ortaya koyuyor.

Üstad Hazretlerinin ayrı bir prensibi de isme değil, muhtevaya önem vermesidir. Demokrasiyi değerlendirirken, bu prensipten hareket ederek demokratik esasların İslâmın rahatlıkla kabul edebileceği unsurlardan oluştuğunu öngörmüştür.

Örnek verecek olursak: tanım farklılığı ile birlikte hürriyet, insan temel hak ve hürriyetleri, adalet, eşitlik, hukukun üstünlüğü, seçim, meclis, liyakat. Bütün bu esaslar demokrasilerin olmazsa olmazlarından bulunmakla birlikte, Kur’ân’ın da emrettiği hususlardır.

İşte bu yüzden, Üstad Hazretleri “saltanat” anlamındaki rejimlere sahip çıkmamış. Millî iradenin tecellisini önemsemiş ve “Ben meşrutiyeti şeriat namına alkışladım. Kimin bir itirazı varsa dört hak mezhebe göre şeriata uygun olduğunu ispata hazırım” demiştir.

Kur’ân bu esasları emretmekle kalmamış, tanımlamıştır da.

İşte demokrasi, insanoğlunun bu esaslar bakımından Kur’ân’ın tanımlarına en yakın olduğu noktanın ismidir. Üstad Hazretleri aradaki farklılıkları Kur’ânî çizgiye göre gidererek, tam hürriyeti sağlayacak idare biçimini “meşrûtiyet-i meşrûa, meşrûtiyet-i şer’iye” kavramları ile ifade etmiştir. Hürriyetin tanımındaki fark bu konuya iyi bir örnektir:

Kaynağını, Batı medeniyetini oluşturan esaslardan alan demokrasi, hürriyeti, “başkasına zarar verilmediği sürece insanın tamamen serbest olması” şeklinde tanımlamaktadır. Oysa Kur’ân, tam serbestliği, “ne başkasına, ne de nefsine zarar vermemek” şartı ile ortaya koymaktadır. Çünkü nefis de insanın kendine ait değildir. Yani bizi Allah yaratmıştır. Nasıl kullanacağımızı da Rabbimiz söylemiştir. Onun için İslâmda intihara müsaade ve cevaz yoktur. Günahlar da nefsin ahirette azaba düçar olmasına sebep olacağından, “İnsan, günah işleme hürriyetine sahiptir” denilemez. Dolayısıyla Üstad bunun gibi İslâmın anladığı, Kur’ân’ın kabul ettiği meşrûtiyeti ortaya koyuyor.

1920’den sonra dizgini eline geçiren o mütegallibe, diktatör ve dine karşı ittihatçıların bozuk kısmının hâkimiyeti bütün devlet güçlerini dinin ve dindarların üzerine sevk etmişti.

Âdeta “Allah” demenin yasak olduğu dönemleri yaşatmıştı.

Medya da bu organizasyonda yer almıştı

İmanî ve dinî meseleleri de tahrip etmek için bütün devlet güçlerini kullanmıştı. Buna göre bir nesil yetiştirmiş ve kendilerinin inkılâp ve devrim dedikleri şeyleri korumak için orduyu başına dikmiş ve anayasal kuruluşları, devlet mekanizmasını, aynı düşüncedeki insanların eline vermişlerdi. Tabiî ki şakşakçı medya da bu organizasyonda yerini almıştı. Çünkü varlıklarını bu yapıya borçlu olmaları bir yana, zaten onlar da mukaddeslere karşı bir tavır içindeydi.

Dolayısıyla Türkiye’de dini tamamen imha ettiklerini sanmışlardı. Müslümanların, bu hususta kafalarını bozduklarını, inançlarını izale ettiklerini, azimlerini kırdıklarını veya artık gerçek manasıyla İslâmiyetin bu memlekette dirilemeyeceğini, yerleşemeyeceğini, ihya olamayacağını hesap etmişlerdi. İslâmiyeti ve Müslümanları komaya sokmuşlar, öldü kabul etmişlerdi.

“Koma” halindeki bir İslâmiyetin, ölmesinden daha fazla işe yarayacağı hesabını yaptıkları için tamamen yok etmeye yönelmemişlerdi. Kontrol altında, vicdanlara hapsolmuş bir iman, bir inanç zamanı gelince işlerine yarayabilirdi: vergi alırken, askerlik görevi söz konusu olduğunda…

Dini ihtiyaçların karşılanması

1940’lara gelindiğinde, iman, inanç meselesinin öyle kolaylıkla sökülüp atılacak bir şey olmadığı anlaşıldı. Bununla birlikte halkın dinî ihtiyaçlarının karşılanma gerekliliği yönetimi ciddî sıkıntılara soktu. Konuları bilen insan kalmadığı için cenazelerin defnedilemediği kendi milletvekilleri tarafından dile getirilir olmuştu. Din adamı yetiştirmek için kurslar açıldı. Bir takım hakların, dinî hürriyetler açısından verilmesi gündeme geldi.

Bu ihtiyaçların ortaya çıkışı, değişen dünya şartları ile aynı döneme rastlamıştı. NATO ve Birleşmiş Milletler gibi küresel kuruluşlar oluşturulmuştu. Bu arada Rusya, Ardahan, Kars ve boğazlara göz dikmişti. Türkiye’nin bu tehdidi def edecek gücü yoktu. Türkiye, NATO ve Birleşmiş Milletler gibi çok uluslu kuruluşların desteğine ihtiyaç duymaktaydı. Onlar ise, “Evet; aramıza katılabilirsiniz, ama böyle tek partili bir yönetim olarak alamayız. Çünkü o tek partili idareleri, ancak Rusya kabul ediyor” diyorlardı. Yani çok partili yönetimler bir blok oluşturmuş, Rusya gibi tek partili despotik ülkeler ayrı bir blok olarak karşı karşıya gelmişti. Onların bizi kabul edebilmesi, Türkiye’nin de çok partili devreye geçmesini şart koşuyordu. Bugün de Avrupa Birliği diyor ki: “Siz daha demokratlaşmadınız.” Bunları bugün nasıl söylüyorlarsa, işte o zaman da öyle söylüyorlardı. Böylece yönetim, çok partili devreye geçiş zemini için zorlanıyordu.

1950’lere geliş sürecinde yaşanan hürriyetlerin, kısmen de olsa iyileştirilmesinde en büyük etken, halkın inancını, umulanın ve istenenin aksine kaybetmemesi ve bu dış gelişmelerin baskısı olmuştur. Halbuki yapılan propaganda bunun tam tersidir. Bu hürriyetlerin İnönü tarafından “bahşedildiği” söylenmektedir. Yani geçmiş 27 senenin zulüm ve baskısı perdelenmeye çalışılmaktadır. Müslümanlar bir nefes aldıysa; bu rahatlama çok partili döneme geçildikten, Demokratlar iktidara geldikten sonra olmuştur.

“Halk için halka rağmen”ci despot anlayış, İslâmî gelişmeye asla razı değildi; bugün de hâlâ razı değildir. En büyük tehlikenin İslâmiyet, şeriat ve irtica olduğunu açıkça söylemektedirler. Üç ihtilâl (1960, 1971, 1980) ve bir postmodern darbe (28 Şubat), “Atatürk ilke ve inkılâplarından uzaklaşıldığı, İslâmın gelişmesine müsamaha ile bakıldığı” için yapılmıştır. Bu gerçek, darbecilerin açıklamaları ile sabittir.

Demokratlara, demokrat düşünceye sahip insanlara, dine ve dindarlara müsamahakâr davrandıkları için, darbe yapan çevreler, mihraklar, elbette din namına bir partiye kesinlikle müsamaha ile bakmazlar. Türkiye şartlarında bu mümkün değildir. Din namına siyaset yapanların, ülke yönetiminde birazcık söz sahibi olduklarında takındıkları tavır, bu iddiayı doğrulamaktadır. Bu insanların, azıcık bir hücum olduğunda sür’atle Anıtkabir’e koştukları, “Atatürk yaşasaydı; o da bizim partimize girerdi” demeleri bu tavra iyi bir örnektir.

Şimdi bunlara sormak gerekmektedir: “İyi de Atatürk niye senin partine girsin? O senin inandığın, düşündüğün fikrin karşısındaydı. Bunun mantığı var mı?” Bu zihniyet, o devreye, yani cumhuriyetin ilk senelerine zaten hiç toz kondurmamaktadır. Elli senelik Demokrat idaresine yüklenir, ama Atatürk’ün idare ettiği döneme en ufak bir tenkit getirememektedir. Bunun sebebi açıktır: Çünkü korku dağları beklemektedir.

Menfaat söz konusu değildir

Dolayısıyla Üstad Hazretleri’nin, Nur Talebeleri’nin “siyaset” anlayışlarının ne kadar önemli olduğu görünmektedir. Ayrıca, Üstadın “siyaset” meselesine bakışında ön plana çıkan unsurların ne kadar yüksek değerler olduğu anlaşılmaktadır. Yani, onun gerek ülke, gerekse İslâm âlemi ve dünyaya yönelik siyaset anlayışında şahsî, ırkî, bölgesel veya herhangi bir dünyevî istek, menfaat söz konusu değildir. Onun anlayışı Kur’ânî esaslara dayalı, gerçekçi, tüm ilgilileri kucaklayan bir bütünlük arz etmektedir.

Üstad Hazretleri’nin Demokrat destekçisi ve “din adına siyaset anlayışına karşıt” tutumunu belirleyen sebep- lerden biri de, hem de en önde gelen bir sebep de, “dinin siyasete alet edilemeyeceği” kuralıdır. Ona göre, din umumun mukaddes malıdır. Bir partinin inhisarında, tekelinde olamaz. Böyle bir durumda, büyük çoğunluk dinin karşısına, aleyhine geçer.

Türkiye’de partiler dinî anlayışlarına göre değil, Anayasada belirlenen kurallara göre kurulur. Siyaset, zaten “idare etme sanatı”dır. Dolayısıyla bir “liyakat” meselesidir. Sen o zaman ne yapacaksın? Normal parti olarak çıkarsın. Bünyende daha dindarlar da bulunabilir, o ayrıdır; ama Müslüman sayımına gitmek, “Bize rey vermezseniz mesul olursunuz” gibi gayr-ı ciddî ve aynı zamanda uhrevî sorumluluğu gerektiren söz ve uygulamalar içinde olmak son derece yanlıştır. Bu gibi tutumların, hem yapanlara, hem de ülkeye, özellikle İslâma büyük zarar verdiği yaşanarak görülmüştür.

Siyaset yolunda tarafgirlik ve inat söz konusudur. Kendi yandaşı, hiçbir şart aranmaksızın masumdur. Karşı siyasî görüşü benimseyen, orada yer alan ise, yine hiçbir şart aranmaksızın günahkârdır.

Üstad Hazretleri bunu şu veciz ifadesi ile ortaya koyar:

İnat, bazen müfrit fırka mensuplarına, dalâl ve bâtılı iltizam ettirir. Şeytan birisine yardım etse, “Melek!” der, rahmet okutur. Ötekinde melek görse, “libasını değiştirmiştir” der, lânet eder.

Dine hizmette, İslâmiyet aşkı ve din sevgisi itici güç olmalıdır. Gayretler sadece din için olmalıdır. Oysa siyaset yolu ile hizmet iddiasında itici güç, ister istemez siyasetçilik ve tarafgirlik olacağından tehlike söz konusudur.

Bu tehlike dinin istismarı, dine aleyhtarlık meylinin uyandırılması, mukaddeslerin gözden düşürülmesi gibi doğrudan İslâmiyet ve Müslümanlar aleyhine bir durumun ortaya çıkmasıdır.

Halbuki dine hizmet, insanları dine yönlendirmek, teşvik etmek; onlara dinî görevlerini hatırlatmak ve mukaddesleri sevdirmekle olmalıdır. Siyasetçilik, tarafgirlik ve inat insanlarda ters tepki meydana getirir; onların dine düşman hale gelmesini kolaylaştırır.

Üstad Hazretleri’nin, “Din umumun mukaddes malıdır. İnhisar altına alınamaz” demesinin gerekçeleri kısaca bunlardır. Din, daima hürmet makamında bulunmalıdır.

Siyasi prensipler:Görev paylaşımında liyakat esas olmalı

Bu konuda da, Ehl-i Sünnet ile Şia arasında ihtilâf vardır.

Şia’da devlet idaresinde söz sahibi olanlar “ayetullah” sıfatı verilen mollalardır, din adamlarıdır. Halbuki Ehl-i Sünnet’te böyle bir gereklilik yoktur. Ehliyet esastır. Yani adam âlim olmayabilir, ama iyi idareci olabilir. Çünkü Asr-ı Saadette Hz. Ebu Bekir Sahabenin en âlimi değildi. Ondan daha âlim Sahabeler de vardı. Hz. Ali bunların başında gelmekteydi, Hz. Ebu Bekir’e tâbi oldu. Çünkü liyakat noktasında, o Sahabenin ileri gelenlerinin kanaati ve tercihi oldu; seçilen oydu. Aday sadece Hz. Ebu Bekir de değildi, başka adaylar da vardı; ama seçmen (Sahabe Efendilerimiz) devlet idaresinde onu daha ehil buldu ve seçti.

Üstelik bu seçimlerde şöyle bir durum da söz konusuydu. Peygamberimiz (asm) hayatta iken kimlerin başa geçmesi gerektiğini açıkça söyleyebilirdi. Ancak öyle yapmadı. Ehil olanın “seçilmesi”ni öngördü. Zira sorumluluk yetkiyi de gerektirmektedir. Seçim, ehil olunduğunu onaylamak ve sorumluluğu omuzlara yüklemekle birlikte, milletin yetki vermesi anlamına da gelmektedir.

Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali de lâyık oldukları için o makama getirildiler. Sonra da onlar işin ehli olduklarını fiilen gösterdiler.

Din namına ortaya çıkanların ise böyle bir hassasiyet taşımadıkları açıkça görülmüştür. Onlara göre, dindarlık, partidaşlık, tarafgir olma “liyakat”ten önde gelmektedir.

Bunu en basitinde tıpta, mühendislikte, tezgâhtarlıkta, herhangi bir konunun ustalığında bu ehliyeti, liyakati daima arıyoruz. Doktor ararken dindarlığına bakmıyor, mütehassıs olup olmadığını dikkate alıyoruz. Adam mütehassıs olduğu zaman, gayrımüslim de olsa; ona muayene olmayı dinimiz men etmiyor. Usta, gayrımüslim de olsa; ona iş yaptırmakta bir beis yok. Avukat aradığınız zaman en iyisini bulmaya uğraşıyoruz. Tezgâhtar aradığımız zaman sadece namaz kılıp kılmadığına değil, becerikli olup olmadığına bakıyoruz. Berberinden terzisine kadar bu ölçüyü kullanıyoruz. Siyasete gelince, devlet idaresinde liyakat aramıyoruz. Sadece diyanet noktasında namazına, sakalına bakıyoruz. İdare işini namaz, sakal yapmıyor ki! Keşke hem dindar, hem de mahir, liyakatli olanlar görevler için yeterli sayıda bulunsa. Ama gerçekte hem mütedeyyin, hem mahir kişi sayısı görevlerin hepsine yetmemekte. O zaman mahir olan tercih edilmelidir.

İdare etme, yönetme; idarecilik, yöneticilik fıtrî bir kabiliyet. Bunu tarihte de apaçık görüyoruz, İslâm tarihinde de… Saltanat olmasına rağmen ne zaman becerikli, vasıflı padişahlar gelmişse, İslâm hâkimiyeti daha parlamış, daha kuvvetlenmiş. Onlardan âlim, din bilgini olmaları beklenmemiş. Ne zaman liyakatsiz oğullar veya kardeşler başa geçmişse; o zaman devlet de, millet de de gerilemiş. Hatta içlerinde, diğerlerine nazaran daha dindar olanlar da mevcutmuş.

Bugün de bakıyoruz İslâm âlemi, pek çok yönden Hıristiyanlık âleminden geri düşmüş. Teknolojide, ekonomide, temel hak ve hürriyetler noktasında geri kalmış. Demek ki siyasette liyakat, fıtrî kabiliyet ve tecrübe seçmenin araması gereken, olmazsa olmaz niteliklerdir, aynı zamanda böyle görevlere talip olunduğunda dikkate alınacak en önemli şahsî özelliklerdir.

Üstad Hazretleri, zamanımızın siyaset anlayışına şu iki eleştiriyi getirmektedir:

1. “Propaganda-i siyaset yalana fazla revaç verdiği için beşerin kemalâtını mahvetmiştir” diyor. Bugün diyoruz ki, “Bu siyasetçilere artık güvenilmez. Çünkü yalan söylüyor bu adamlar.”

2. “Menfaat üzerine dönen siyaset canavardır” diyor.

Bugün herkes biliyor ve görüyor ki siyaset, ülkeyi iyi yönetme yarışından daha çok menfaat temin etme aracı haline gelmiş. Kim iktidara gelirse kendi taraftarları devlet imkânlarından, hakkı olduğu için değil, ama “Onlar yapıyordu, yiyordu; ben de yiyeyim” anlayışıyla istifade etmeye çabalıyor.

Bana göre din namına ortaya çıktığını söyleyerek siyaset yapanlar, en büyük vartaya bu noktada düşüyorlar. Yine yaşayarak görünen odur ki, devlet imkânlarını yandaşlarına, hak-hukuk gözetmeksizin, tabiri caizse peşkeş çekenler, hem de pek çoklarından daha büyük bir iştahla bunu yapanlar, maalesef bu iddiada bulunan insanlar olmuştur.

Tabiî bu işi yaparken kılıf da hazırlamak gerekmekte idi. En büyük kötülüğü, bu memlekete, Türkiye’yi “dârü’l-harp” ilân ederek yapmışlardır. Çünkü Türkiye dârü’l-harp kabul edildiği zaman, İslâmın yasak kıldığı, haram ettiği birçok şey mübah hale gelmektedir. Silâhlı mücadele, adam öldürmeden tutun da, devleti hortumlamaktan, faiz meselesine kadar… Şimdi de zaten bunu çok açık görüyoruz. Din adına ortaya çıkanlar faize karşı olmasına rağmen en yüksek faizle paralarını bankaya yatırabiliyorlar. İşte İslâmî hassasiyet böyle tahrip ediliyor.

Üstad Hazretleri Türkiye’nin dârü’l-harp olamayacağını söylüyor. Kaldı ki İmam-ı Şafiî Hazretleri’ne göre de, bu dârü’l-harp meselesi, aşağı yukarı hiç mümkün değildir. Çünkü o, “Bir memlekette bir sefer, az bir müddet de olsa idare İslâmın olsa, sonra gayrımüslimlerin eline geçse bile; orası yine dârü’l-İslâmdır” diyor. Bunu söyleyen büyük bir mezhep imamı, İmam-ı Şafiî Hazretleri’dir.

Günün şartları içinde, vicdanlar onaylamasa da, tercih edilen yol gereği yapılan yanlışlar böyle bir avutmaca ile görmezden gelindi. “Dine siyaset yoluyla hizmet” iddiasıyla yola çıkanlar, kendilerini, böyle bir fetva ile geniş halk kitleleri karşısında savunabilir konumda tutmaya çalışsalar da, hem bu mümkün olmadı, hem de en büyük bir cinayet işlendi: Din, İslâm, Kur’ân ve mukaddes değerler yara aldı.

Bu bağlamda Üstad Hazretleri “yüksek siyaset” yapıyor. İslâm adına, Kur’ân adına hareket ediyor ve onun ihyasını ve hâkimiyetini istiyor. Bunun ille de kendi tarafından yapılması için bir düşüncesi yok. İlle de, “Ben geçip bunu düzelteyim” diye iktidar talebi yok. İslâmiyetin, millet nezdinde tekrar ihyasıyla ve idareye lâyık olanların gelmesiyle, bu inanç ve düşüncedeki insanların çoğalmasıyla işlerin düzeleceğini söylüyor.

Halbuki iktidara talip olan, din adına siyaset yapanlar, iktidara gelseler bile, gerçek anlamda dine hizmet edemiyorlar. Çünkü dengeleri bozuluyor. Çok taviz veriyorlar. İktidara gelmek ile muktedir olmak arasındaki farkı, iktidar hırsı yüzünden göremediklerinden, âdeta yörük sırtından kurban kesercesine, özellikle din ve dindarların sırtından tavizler vererek güç odaklarına yaranmaya ve ne olursa olsun iktidarda kalmaya çalışıyorlar. İşleri götürecek yeteri kadar liyakatlı kadro olup olmaması hiç önem arz etmiyor. Devlet çarkının işleyişini bilmemek rahatsızlık vermiyor. Kadrolar açısından, “Benden olsun da, nasıl olursa olsun” cehaleti ile hareket ediyorlar.

Emanet ehline verilmeli

Halbuki Peygamber Efendimiz (asm) Mekke’yi fethettiğinde, Kâbe’nin hizmetlisi Müslüman olmamıştı. Sahabeler görevi onun elinden almışlardı. Peygamber Efendimiz (asm) ise görevi ona iade etmişti. Bu davranışı için şu gerekçeyi göstermişti: “Kâbe’nin hizmet işini en güzel bu kişi yapıyor.” Tabiî o da, liyakat ve ehliyete gösterilen saygıdan sonra Müslüman olmuştu.

Görüldüğü üzere Peygamberimiz (asm), “O bizden değil” şeklinde düşünmemişti. İşi iyi yapıp yapamadığına bakmıştı. Peygamber Efendimiz (asm) ve diğer Sahabe hayatları boyunca bu davranışı göstermişler, liyakat, ehil olma meselesine önem vermişlerdi.

Cenâb-ı Hak da, Nisa Sûresi’nin 58. âyet-i kerimesinde “Muhakkak ki Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder” buyuruyor. Zaten, işin ehline verilmemesi kıyamet alâmetlerindendir, aynı zamanda. Yani sadece dünyanın kıyameti kopması manasında değil. Her devletin, her idarenin, her işletmenin, her ailenin kendi küçük kıyametinin kopmasıdır. Çünkü yöneticiler veya iş sahipleri ehliyetsiz iseler; karışıklık ve batış kısa bir süre sonra gerçekleşir. O işletmenin kıyameti, iflâs etmesi ile kopmuş olur.

MNP ve Nur Talebeleri ilişkisinin devamı MNP’nin kuruluşu ile ilgili olarak, Hacı Tevfik Paksu ve Hüsamettin Akmumcu gibi bazı arkadaşlar, harekete geçmişlerdi. Yapacak bir şey yoktu ve bizim arkadaşlarımız böyle bir partinin kuruluşu içinde yer almıştı. Ancak, biz Nur Talebeleri olarak, Üstadın yolundan giden insanlar olarak herkesi memnun etmek mecburiyetinde değildik. Üstad Hazretleri ölçülerini koyarken; insanların bir kısmının Risale-i Nur’a muarız olmasını dikkate alarak gerçek ölçü ve prensipleri, din, vatan ve milletin lehine, hayrına olacak meseleleri söylemekten kaçınmamıştır. İşte Zübeyir Ağabeyin en önemli özelliği bu noktada ortaya çıkmaktaydı. Üstad ne söylemiş ise onu “hüve hüvesi”ne anlayıp, her yönüyle hayata geçirmeye çalışan ve onları savunan, Üstadın mesleğini yerleştirmek ve geliştirmek noktasında gayret sarf eden bir insandı. Aşırı şefkat dolayısıyla geniş kitleleri memnun etmek için Üstadın mesleğinden taviz verenler ya da, en azından savunmayan, ortaya koyamayanlar da yok değildi. Dolayısıyla, bu MNP meselesinde de söyleyecek çok fazla bir şey kalmıyordu. Beraber olduğumuz zaman zaten farklı düşünmüyorlardı. Uygulamada Üstaddan deliller de ortaya konulduğu zaman, “Tamam kardeşim!” diyorlardı, ama sonra kendi başlarına kaldıklarında, diğer insanlarla karşılaştıkları zaman “mantıklı, akla yakın, haklı olabilirler” diye bir düşünce içine girebiliyorlardı. Halbuki bana göre; bir Nur Talebesi Üstadın mesleğini birinci derecede muhafazaya mecburdur.

Üstad Hazretleri hakikatleri daima söylemiş, ama karşılığında bedelini de ödemiştir. Hapisle, sürgünle, zulümle ödemiş, ama asla inandıklarından fedakârlık yapmamıştır.

Bana göre esas Nurculuk şudur: Üstad ne demiş ise onu harfiyen kabul etmektir. Onun gayesine en uygun şekilde anlamak, yaşamak ve anlatmaya çabalamaktır. Nur Talebeliğinin gereği budur.

Üstad Hazretleri ölçü ve rehber olarak eserlerini göstermiştir. Üstadımız ahirete gitti, fakat eserleri bâkidir. Nur Talebeleri için rehber, ölçü budur. Öyleyse her meselede, “Üstadım ne demiş?” hassasiyeti içinde olmak ve onun söylediklerine, yazdıklarına bakmak kadar tabiî bir şey olamaz.

Ben her karşılaştığım hadisede bakarım; Üstadım bu hususta bir şey demiş mi, araştırırım. Demişse zaten benim için ölçü odur. Çünkü bu zamanda biz onun vazifeli olduğuna; Risalelerin, Kur’ân’ın bu asra bakan bir dersi olduğuna inanıyoruz. Bana göre benimsenmesi gerekli olan nokta budur. Biz Zübeyir Ağabeyde bunu gördük.

Fiili siyaset dönüp bakmadım

Kalbime siyasî meseleleri sokmadım. Siyasetten hoşlanan biri de değilim. Fiilî siyasete dönüp bakmadım bile… Defalarca, “Gel seni de bir yerden aday koyalım” şeklinde pekçok teklif aldım, hiçbir zaman kafamı çevirip tenezzül etmedim. Tenezzül etmedim, çünkü günümüz şartlarında yapılan siyasetin, milletvekilliğinin benden çok şey alıp götüreceğini biliyordum. Nur Talebeliğinin, yüz milletvekilliğinden daha fazla hizmete vesile olduğuna inanmıştım. Onun için de kafamı siyasî meselelere hiç takmadım. Siyasette bir şey aramadım. Siyasetçilerin tekliflerine hiçbir zaman sıcak bakmadım. Ama Üstadımın “yüksek siyaset”ini, Risale-i Nur’da yer aldığı şekliyle, her fırsatta anlatmaya, onları yaymaya çalıştım.

Bu ayağa düşmüş siyasetten nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmem. Çünkü Risale-i Nur’un o ulvî hakikatleri, böyle şeyleri konuşurken beni çok rahatsız eder. O yüzden böyle şeylerin konuşulduğu yerlerde bulunmam ve konuşanların arasına girmem.

Fethullah Gülen ile ayrılık ve iç sıkıntılar

Mehmet Kutlular’ın cemaati ayrılıklar meselesindeki ilk imtihanını, Türkiye’de Risale-i Nur cemaatinin gelecekteki hukukunu da muhafaza edecek şekilde verecekti.

Şahs-ı maneviye sahip çıkmak, meşveret ile hareket etmek Risale-i Nur hareketinin en belirgin özelliklerinden biriydi. Tarikatlardaki yapılanma şekli, bir şeyh ya da hoca etrafında toplanma, bir şeyhin emrine girme Nurculukla uyuşmayan bir tarzdı. Bunun önemini çok iyi kavrayan Mehmet Kutlular, Fethullah Gülen’in İzmir çevresinde şahıs odaklı yeni bir hizmet tarzı oluşturma gayretini fark etmiş ve ağabeylerle de iştişare ederek Fethullah Gülen’i sert bir dille uyarmıştı. Gülen’in diğer ağabeylerin uyarılarını da dikkate almaması üzerine 1973 yıllarında Fethullah Gülen’le yolları ayırmıştı. Bu ayrılığın sonraki yıllarda Türkiye’nin başına örülmek istenen çorabın, Cemaatlerin içini boşaltacak meşum olayların aydınlatılmasında, cemaatlerin hukukunun muhafazası yolunda bir rahmet olacağını kim bilebilirdi?

Mehmet Kutlular, Nur cemaatinin dinamik bir yapıya sahip kuvvetli bir fikir akımının öncülüğünü yapan bir kitle hareketi olduğunun farkındaydı. Farklı fikir, mizaç ve fıtrattaki insanların oluşturduğu büyük bir cemaatin iç bünyede bazı sıkıntıları da beraberinde getireceğini biliyordu. Ona göre bazı sıkıntıların yaşanması kaçınılmazdı.

Kutlular’a göre cemaat içi sıkıntıların oluşmasının birinci derecede sebebi devletti. Devlet dinî grupları kendisi için tehdit olarak görüyor ve onları sürekli kontrol altında tutmak, kontrol altına alamadıklarını tesirsiz hale getirmek istiyordu. Bunun için cemaat içinde fitne çıkarmak, cemaati bölmek ve parçalamak yolunu farklı şekillerde kullanıyordu.

Bediüzzaman Said Nursî hizmet-i imaniyeyi engellemek isteyen gizli komitelerin kimilerinin korkusunu, kimilerinin makam sevgisini, kiminin ahmaklığını kullandığını söylüyordu. Devlet de cemaat içindeki fertlerin bu duygularını kullanarak rahatlıkla cemaat içinde niza çıkarabiliyor, bölünmelerin fitilini ateşleyebiliyordu. Kullanıp atmak en belirgin taktik idi ve bunu bazen alenen yapmaktan çekinmiyorlardı. Bunun en açık örneklerinden biri 12 Eylül ihtilâliyle yaşanıyordu.

12 Eylül İhtilâli ve Yeni Asya

12 Eylül 1980 tarihi Türkiye’nin demokratikleşme çabalarına darbe vuran, ‘Demokrat-Büyük Türkiye’ sevdasını öteleyen, Demokrat ve vatanperver bir devlet adamı olan Süleyman Demirel’i siyaset sahnesinden silmek isteyen, Türkiye’yi onlarca yıl geri götüren bir darbenin tarihi olarak zihinlere kazınıyordu.

Yeni Asya 12 Eylül’e giden, yüzlerce vatan evlâdının vefat ettiği anarşi hareketleri sırasında sahip olduğu kitleyi çatışma ortamlarından uzak tutuyor, müsbet hareket prensibi çerçevesinde uzlaştırıcı yayınlar yapıyordu. Kurulan gençlik teşkilâtı paneller ve konferanslar düzenliyor, çıkarılan dergilerle Türkiye’nin demokratik bir yapıya bürünmesi için fikir mücadelesi veriliyordu. Sağcılar-Solcular, Akıncılar-Ülkücüler… Türkiye yerinde duramayan, son derece enerjik ve öfkeli genç kitlelerin çatışmalarıyla sürekli kan kaybediyor, devletin sonradan anlaşıldığı üzere, ihtilâlin olgunlaşması düşüncesiyle müdahale etmemesiyle her gün oluk oluk kan akıtılıyor, adeta 12 Eylül’e zemin hazırlanıyordu.

Yeni Asya’nın darbe karşısındaki tutumu netti. Darbenin karşısında, demokrasinin yanında olmak…

Ne var ki Mehmet Kutlular’a göre son derece münafıkane bir şekilde planlanan ve uygulanan 12 Eylül darbesi dinî gruplar içinde olduğu gibi Nur cemaati içinde de fikrî ayrılıklara sebep oluyordu. Bazı ağabeylerin de içinde olduğu ismi, cemaat içinde temayüz etmiş bir çok isim, Komünizm tehlikesine karşı kahraman ordunun dizginleri ele geçirdiğini söylüyordu. Kutlular, darbenin Atatürkçülük ve Kemalizmi yeniden diriltmek için yapıldığını çok iyi analiz etmişti. Buradan hareketle Yeni Asya’nın asla ordu düşmanı olarak lanse edilemeyeceğini, orduyu Peygamber Ocağı olarak gördüklerini, ancak seçilmiş Demokrat bir hükümeti askerî bir darbe ile görevden uzaklaştırmayı da kabul edemeyeceklerini, bunun demokrasi anlayışıyla bağdaşmadığını hem gazete yoluyla hem de neşredilen mektuplarla ve çeşitli beyanatlarla açıklıyor, darbenin arkasındaki fitnelere dikkat çekiyordu.

Mehmet Kutlular, cemaat içindeki bu fikir ayrılıklarına rağmen bu ayrılığın müsebbibi olarak görülen ağabeylere karşı hüsnü zannını her zaman muhafaza edecek, “bazı ağabeylerin darbenin yanında yer aldığı” şeklindeki zannı ve 12 Eylül’le sonuçlanan süreci bir röportajında şöyle açıklayacaktı:

“Türkiye’nin en temel problemi demokratikleşememedir. Bunun arka planında ise Cumhuriyetin kuruluş hürriyetini kısıtlayıcı uygulamalar yatmaktadır. Cumhuriyetin din karşıtlığı üzerine temellendirilip laikliğin bu çerçevede uygulanması – tekke ve medreselerin kapatılması, ezanın Türkçeleştirilmesi, eski harflerin yasaklaması gibi uygulamalar bu anlayışın ürünüdür- bugün yaşadığımız sıkıntıların temelini atmıştır. Diğer önemli bir hata ise Türkçülük anlayışı ile ulus devlet yapılanması ile bin yıldan beri birlikte yaşayan farklı unsurların kimliklerinin reddedilmesidir. “Ne mutlu Türküm diyene” ırkçı bir yaklaşım olarak Osmanlı’da kardeşçe birbirini yaşayan milletleri karşı karşıya getirmiştir. Bu anlayışın resmî devlet politikaları haline getirilerek devam ettirilmek istenmesi ülkemizdeki demokratikleşme hamlelerini hep baltalamış ve darbelerin hazırlayıcısı olmuştur.

Bütün ihtilâller Demokratlara yapılmıştır

Türkiye çok partili sisteme geçti, ama demokratikleşemedi. Çok partili döneme geçişte, müstebit anlayış on sene sabredebildi. Merhum Menderes ve arkadaşlarını astılar, Demokratlara zulmettiler. Menderes ve arkadaşlarının başına gelenler, onların din noktasındaki tahribatları tamir çabalarının bir bedelidir. Sonra malûmunuz, on yıl sonra bir darbe daha. Bunlar hep Demokratlara karşı, demokrasiyi engellemek, Türkiye’nin her alanda kalkınmasının, normalleşmesinin önüne geçmek için yapılmış darbeler. Böylece 1980’e kadar gelindi.

1980 öncesi çok kan aktı. 12 Eylül darbesi ile birlikte bu kan durdu. Bu akan kan 11 Eylül’de niye durdurulmadı? Sorgulanması gereken durumlardan biri budur. Darbeyi yapanlar kendileri itiraf ettiler. Darbenin olgunlaşması için bir yıl bekledik diye… Bu yüzden 80 ihtilâli en münafikane darbedir. Darbe sonrasında, Devlet Türkiye’nin bütün dinî gruplarını kontrol altına almak istedi. Devlet imkânlarını emrimize tahsis etmek vaadi ile bize de teklifte bulundular. Hepsini reddettim. Kendimizi kullandırtmadık. Darbeyi dinî gruplardan olumlu karşılayanlar oldu, akan kanın durması hasebiyle alkışlayanlar oldu. Bizim Üstadımızdan aldığımız ders ise bu hususta farklı bir yerde durmamızı sağladı. Biz darbelerin her türlüsüne karşıyız. İstibdadın, baskının, din ve vicdan hürriyetini kısıtlayıcı her hareketin, dine ve dinî değerlere karşı duran her türlü anlayışın, ideolojik yapılanmaların ve hareketlerin karşısında olduk. 12 Eylül böyleydi. Karşı çıktık, darbe anayasasına hayır dedik. Devletin anlaşma, birlikte hareket etme tekliflerini geri çevirdik. Risale-i Nur hareketini Kemalizmle barıştırma, yan yana getirme gayretlerinin karşısında durduk. Dimdik durduk.

Bütün ihtilâller Demokratlara yapılmıştır. Atatük ilke ve inkılâplarını koruma ve kollama gibi garip bir dayanakla yapılmıştır. 12 Eylül darbesi de böyleydi. Biz demokrasinin, hak ve hürriyetlerin yanında yerimizi aldık.

“Bazı arkadaşlarımızın darbenin yanında yer aldığını söylüyorsunuz. Bediüzzaman’ın dersini alan hiç kimse darbenin yanında olmaz. Böyle bir şey yok. Yalnızca farklı değerlendirmeler var. Dinî gruplarımızdaki siyaset meselesine bakış açısındaki farklılık bazı ihtilâfları da beraberinde getirmiştir. Bazı arkadaşlarımız da bu darbeyi farklı algıladılar, bunlar darbenin yanında yer aldı görüntüsü ortaya çıktı. ”

Mehmet Kutlular, cemaati bölünmeye götüren bu derin fikir ayrılıklarına, daha sonrasında yaşanacak olaylara rağmen bilhassa ağabeylere karşı hürmetini muhafaza ediyor, diğer dinî gruplar aleyhinde de asla aleyhte konuşmuyordu. Kutlular’ın, çevresindekilere ve gazete çalışanlarına sürekli olarak ne olursa olsun Üstadın talebeleri hakkında aleyhte konuşmamaları, onlara hüsnü zanla bakmaları şeklindeki telkinleri bilinen bir gerçekti.

“Bizim çizgimiz Üstadımızın çizgisidir. Bu çizgi, hakikî adalete, meşverete, hak ve hukuka dayanan bir çizgidir. Biz insan karşısında devleti önceleyen bir anlayışın, ferdin hukukunu kısıtlayan bir anlayışın yanında olmadık, darbelerin ve darbe uygulamalarının karşısında olduk” diyen Kutlular darbeye karşı çıktığı gibi darbecileri hazırladığı 12 Eylül anayasasına karşı çıkmış, Yeni Asya cemaati 12 Eylül Anayasası’na karşı çıkan, anayasa ile ilgili yapılan referanduma “hayır” diyen tek dinî grup olarak siyaset tarihine geçmişti. Bu tavır, bugün bile tartışılan ve değiştirilmeye çalışılan bir Anayasa ile ilgili müthiş bir feraset örneği olarak sonraki yıllarda da anılacaktır.

Darbenin karşısında yer alan, darbeci uygulamaları reddeden bir tavır, 12 Eylül anayasasına “Hayır” deyiş… Darbeciler açısından elbette bunun bir bedeli olacaktır.

İhtilâlcilerin Teklifini Neden Reddetti?

Mehmet Kutlular’a göre 1980 sonrasında derin devlet, dinî gruplarla temas kurmak ihtiyacını hissetmiştir. Dinî gruplar Türkiye’nin bir gerçeğidir ve onlarla beraber çalışmak gerekecektir. Kutlulara göre amaç onları devletle-sistemle; başka bir deyişle Kemalizm’le barıştırmaktı. Darbeyi yapanlar bu amaçla görevlendirdikleri insanlar aracılığı ile cemaatlerin ileri gelenleriyle temas kurarlar. Aynı amaçla Türkiye’nin en güçlü dinî hareketlerinden biri olan Nurculuğun temsilcisi olarak gördüğü Mehmet Kutlular’a da gelirler. Darbe konseyi tarafından görevlendirilen bir albay Kutlular’a bazı tekliflerle geldiğini, bunları kabul ettikleri takdirde kendilerini ihya edeceklerini, devlet imkânlarını emirlerine tahsis edeceklerini iletir ve şartlarını şöyle sıralar:

Beyazıt’ta olduğu gibi toplu yapılan Risale-i Nur derslerini kaldırmak, Atatürk aleyhindeki konuşmalardan ve yazılardan vazgeçmek, yurtdışındaki Süleymancılara ve Millî Görüşçülere karşı birlikte çalışmak…

Kabul edildiği takdirde devletin bütün imkânlarından faydalanmayı, güce yaslanmayı, maddî anlamda bütün sıkıntıların ortadan kaldırılacağı, bir çokları açısından hiç de fena olmayan bir teklifti bu…

Bu teklifler karşısında ruhunda fırtınalar kopan Kutlular sükûnetle cevap verir.

“Biz Risale-i Nur derslerini kaldırmayız, asla kaldıramayız. Okuduğumuz eserler Kur’ân tefsiridir. Siz gelir yakalar, götürürsünüz, biz çıktığımız zaman yine kaldığımız yerden başlarız.

Bediüzzaman’a ve bize reva görülen bütün zulüm ve haksızlıkların Atatürkçülük ve Kemalizm adına yapıldığına inanıyoruz.

Siz, Süleymancılara ve Millî görüşçülere dindar oldukları için kızıyorsunuz, karşısınız. Onlar ise bizim Müslüman kardeşlerimizdir. Kendimizi onlara karşı, size kullandırtmayız.”

Binlerce insanın hapse tıkıldığı, onlarcasının idam edildiği, sivil toplum alanlarının daraltıldığı, bir çok grubun tehdit edildiği, kovuşturmaya tabi tutulduğu, hukukun askıya alındığı bir darbe ortamında ortaya konulan bu cesur tavır, yalnızca dinî grupların hukukunu korumakla kalmıyor, dâvâ sahibi bir yüreğin duruşunu da sergiliyordu. Bilhassa son madde, Müslümanların birbirlerine nasıl bakmaları, farklı hizmet tarzlarına sahip olsalar da birbirlerine nasıl yaklaşmaları gerektiğini göstermesi açısından tarihî bir anekdot olarak zihinlere kazınacaktı. Bu tavır aynı zamanda Risale-i Nur ahlâk ve terbiyesinin de en güzel bir örneği olarak hatırlanacaktı.

Böyle bir dönemde böyle bir karşı duruşun, darbeci anlayışa geçit vermeyen tavrın ve cesur cevapların elbette bir bedeli olacaktır. Zaten Nurculuk tarihi, hak, hukuk, hürriyet ve adalet uğruna verilen mücadelenin bedelleri değil miydi?

Hürriyetçi oluşun bedeli

“Biz demokrasinin, hak ve hürriyetlerin yanında yerimizi aldık. Onların tekliflerini geri çevirince bize bedel ödetmek istediler” diyen Mehmet Kutlular ve Yeni Asya için zor günler başlayacaktır. Önce, Yeni Asya 470 gün kapatılır. Bu Türk basın tarihinin en uzun hukuksuz ve keyfi kapatma süresidir, gazetecilik tarihimizin adeta yüz karasıdır. Ancak Risale-i Nur hizmetlerinde pes etmek, vazgeçmek gibi bir anlayış asla söz konusu değildir. Her türlü takibata rağmen Kutlular ve ekibi cemaatin desteği ile önce Yeni Nesil gazetesini çıkarır, fakat o da kapatılır. Daha sonra ise Tasvir çıkartılır. Darbeciler adeta nefes aldırmamaktadır. Köprü Dergisi dahi kapatılır. Adeta bir kovalamaca yaşanır. Gazetelerin biri kapanır, diğeri açılır… En nihayetinde Yeni Asya tekrar basılma hakkına kavuşacaktır.

Ancak, Türkiye 12 Eylül’ün her alanda yaptığı tahribatı asla silemeyecektir. Bu dönemde toplumun her kesimi korkutulmuş, hukuk askıya alınmış, demokratik siyasetin önü kesilmiş, Demokratlara siyasî yasaklar getirilerek siyaset yapmaları engellenmiş, birçok vatansever insan ya korkutulmuş ya da küstürülmüştür. Darbenin yol açtığı ahlâkî tahribatın sınırlarını ölçmek zordu. Bilhassa başta Kenan Evren olmak üzere, darbecilerin dinî değerleri tahribat noktasındaki çalışmaları, Türkiye’nin yerleşik dinî gelenek ve adetlerinin yerle bir edilmesi, rüşvet ve yolsuzluğun yaygınlaştırılması, müstehcen yayınlarla yapılan tahribatlar, YÖK gibi uygulamalarla üniversitelerin kontrol altında tutulması, Türkiye’de yıllarca çatışma konusu olacak Başörtü yasaklarının başlatılması… toplumun her kesiminde yıkım denebilecek tarzda sarsıntılara yol açmış, Türkiye demokrasisi büyük zarar görmüştü. Böyle durumlarda kimsesizlerin sesi olabilecek, yaralı vicdanların feryatlarını duyuracak, hakkın hatırını her şeyin üstünde tutacak, korkusuz yüreklere ihtiyaç, kısılamayan seslere ihtiyaç vardı.

Yeni Asya o sesti. Risale-i Nur’un şahsı manevisine yaslanan, Bediüzzaman’ın çizgisini, Asr-ı Saadetin sarsılmaz Kur’ânî prensiplerini günümüze taşıyan cesur ses… Müsbet iman hizmeti her halükârda devam ettirilecekti. Mehmet Kutlular için de başka bir varlık gayesi söz konusu olamazdı.

Yeni Asya’nın devlete bakış açısı da çok net bir şekilde Kutlular tarafından dile getiriliyordu:

“Devletimizi severiz, ordumuzu Peygamber ocağı olarak görürüz. Müsbet hareket ilkesi çerçevesinde devletimizin yanlışlarını dile getirir, onun milletin hizmetine girmesi gerektiğini söyleriz.

Bizim için devlet hizmetkârdır. Devlet milletine zulmedemez. Bediüzzaman Hazretleri istibdat uygulamaları ve ferdin hukukunu nazara almayan devletçi yaklaşımlar karşısında hep mertçesine, erkekçesine durmuştur. En zalim hükümdarlara, istibdat rejiminin maşalarına zerre kadar taviz vermemiştir. Ona göre padişah da olsa zulmeden hayduttur. Bediüzzaman hukuku padişahın, her şeyin üstünde tutmuştur.

Bizim duruşumuz devletçilik değildir. Biz hak ve hukuk noktasında ferdin hukukunu savunuruz, hürriyeti savunuruz. Hürriyet olsa neme lâzımcılık olmaz. İnsanlar kendi hürriyetlerine, başkalarının hürriyetlerine, toplumun hürriyetine sahip çıksa cemiyet hayatı daha düzenli, daha rahat olur.”

28 Şubat ve Yeni Asya

28 Şubat Süreci olarak bilinen ve demokrasi tarihimizin karanlık dönemlerinden biri olan ‘post-modern’ darbe sürecinde de yine en çok bedel ödeyen isimlerden biri de yine dinî kesimler oluyor, bu dönemde de demokratik mücadelesini sürdüren Mehmet Kutlular’ın 276 gün hapis yatmasına ve Yeni Asya’nın da bir ay boyunca kapatılmasına sebep olan üzücü olaylar yaşanıyordu.

Türkiye’nin demokratikleşememesi… Bediüzzaman’ın meşrûtiyeti ve hürriyeti savunduğu meşrûtiyet yıllarından beri ülkenin en büyük problemiydi ve halledilemeyen bu mesele sürekli gerginlik ve kaos üretiyordu. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren insan hak ve hürriyetlerine mugayir, din ve vicdan hürriyetini kısıtlayıcı uygulamaların sürekli tekrarlanması, darbe ortamlarıyla bunun sürekli hale getirilmesi, Cumhuriyetin din karşıtlığı üzerine temellendirilip laikliğin bu çerçevede uygulanması 28 Şubat gibi süreçlerin tarihî alt yapısını oluşturuyordu.

28 Şubat Türkiye’de başörtüsü yasağıyla toplumsal kutuplaşmanın arttırıldığı, katsayı uygulamalarıyla İmam hatiplilerin, dindar nesillerin önünün kesildiği, Kur’ân öğretiminin kısıtlandığı, dindar – muhafazakâr kesimlerin baskı altına alındığı bir dönem olarak tarihe geçecekti.

Yeni Asya bu dönemde de yasakları eleştiriyor, hukukun üstünlüğünü ve adaleti nazara veriyor, kızların başörtülü olarak okumalarının önündeki engelleri şiddetle eleştiriyor, başörtüsünü savunarak mağdur ve mazlûm konumundaki yüz binlerin sesi oluyor, dinî meselelerde ileri geri konuşan bir general için “haddini bil paşa!” manşetini atıyor, mazlûmların yüreğine su serpiyordu.

Deprem İlâhî İkazdır

Ancak derin devlet inananlara zulmetmek için adeta her fırsatı değerlendiriyordu. On binlerce insanın vefat ettiği 1999 Marmara depremi 28 Şubat’ın baskıcı ortamında meydana geliyor, Mehmet Kutlular verdiği bir beyanatta depremi “İlâhî İkaz” olarak adlandırıyordu. Müslümanlar fişleniyor, binlerce insanın hakları gasp ediliyor, eğitim gibi en temel haklar yüz binlerin elinden alınıyor, inanan insanlara zulmediliyordu. Yeni Asya ve Mehmet Kutlular bu zulümlere karşısında depremi ‘İlâhî ikaz’ değerlendirmesiyle açıklayacaktı.

Kemalist çevreler ayaklanmış, kelle istiyorlardı. Herkes köşesine çekilirken Mehmet Kutlular yine meydandaydı. Mehmet Kutlular demecini yumuşatması, geri adım atması tekliflerini geri çeviriyor, yargı yine meşhur başka bir irtica maddesi olan 312’yi devreye sokarak Mehmet Kutlular’ı 2 Yıl 1 gün hapse mahkûm ediyordu. Mahkûmiyet kararı verildiğinde yurtdışında olan Kutlular, isterse ülkeye dönmeyebileceğini söyleyenlerin tekliflerini redderek, “şerefimle gider, cezamı çekerim” diyerek yurda dönüyor ve hapse giriyordu. Bu Nurculuğun bir şiarıydı sanki. İlâhî ikaz değerlendirmesi, başa gelen musîbetlerin İlâhî ikaz olduğu şeklindeki Kur’ân âyetlerine, hadislere ve Bediüzzaman’ın bu çerçevedeki yorumlarına dayanmaktaydı. Buradan geri adım atmak, inandığı değerlere sırtını dönmek anlamına geliyordu. Nitekim Kutlular geri adım atmadı, Vize’de cezaevine girdi. Daha sonra mahkûmiyet kararı AİHM tarafından bozulacaktır, ama Kutlular 276 gün cezaevinde kalacaktır.

Yeni Asya’nın ve Kutlular’ın bu duruşu toplumun bir çok kesiminde takdirle karşılanacak, dinî grupların hukukunu savunma noktasında Yeni Asya’nın tutumu herkesin takdirini kazanacak, bu duruş zulme maruz kalan kesimlerin yüreğine su serpecekti.

Kutlular bu duruşu şöyle açıklayacaktı: “Bunlar gösteriş için değildir, inandığımız dâvâ içindir. Dâvâ için bunca baskıya ve zulme katlandık, dik durmaya çalıştık. Allah için, din-i Mübine hizmet için bunları yaptık. Diğer kardeşlerimizi de hep savunduk. Zira iman bunu iktiza ediyor ki, tahakküm ve istibdat ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek ve zâlimlere tezellül etmemek… Hasılı, her halükârda Nurculuk yaptık”

Cemaatlerin Aslî Vazifesi

Mehmet Kutlular sadece Nurculuk yapmıştı ve Nurculuk yapmaya devam etti. Yeni Asya’nın başında olması onun için sadece bir tahdis-i nimetti. O Bediüzzaman’ın öncülüğünü yaptığı iman, Kur’ân dâvâsını kıyamete kadar taşıyacak “Saidler, Hamzalar, Ömerler, Osmanlar, Tahirler”den biriydi sadece.

Bugün 15 Temmuz’la birlikte oluşan fotoğrafta Cemaatler ve tarikatlar yine hedef tahtasında. Gelinen noktada İslâmî değerler hedef alınmış, İslâmî geleneğe ait kavramların içi boşaltılmıştır. Meşum darbe planı cemaatleri neredeyse yok etme noktasına getiriyordu.

Mehmet Kutlular on yıllar öncesinden bunu görmüş ve gerekli uyarıları yapmıştı. Kendisine 12 Eylül sonrası yapılan teklifleri reddedişinin temel sebebi 15 Temmuzların yaşanmamasıydı. Ona göre devlet kullanır ve işi bitince atardı. Kutlular’a göre 12 Eylül’de kendisinin reddettiği teklifi başka grupların kabul ettiği anlaşılıyordu. Bu imanî hizmetleri sekteye uğratacak tehlikeli bir durumdu.

Cemaatler aslî vazifesinin dışına çıkmamalıydı. Bu aslî vazife müsbet iman hizmetiydi. Dinî cemaatler yüzde doksan dokuzu ahlâk, ibadet, ahiret ve fazilet olan Kur’ân ve Sünnet esaslarıyla hizmet etmeliydiler. İktidarı ele geçirmek, iktidar nimetlerinden faydalanmak, Kur’ânî hakikatleri dünyevî menfaatlere alet etmek cemaatlerin işi olmamalıydı.

Yeni Asya öteden beri bu hakikatleri haykırmaktaydı. 2016 yılında düzenlenen “Hukukun Üstünlüğü ve Adalet Ekseninde Din Devlet ve Cemaat ilişkileri” başlıklı Risale-i Nur Kongresinde din devlet ve cemaat ilişkilerinin çerçevesi çiziliyor, 15 Temmuzların önüne geçecek prensipler kamuoyuna duyuruluyordu. Sonuç bildirilerinde “Risale-i Nur cemaati, bir cemiyet değildir. Siyasî, dünyevî, şahsî ve cemaatî bir menfaat gözetmez. Müspet iman hizmeti çerçevesinde insanların anarşilikten ve serserilikten kurtulmasına ve imanla ahirete gitmesine çalışır” denilerek Risale-i Nur hizmetlerinin aslî hedef ve gayesi dile getiriliyordu. Din devlet ilişkilerinin sağlıklı yürümesi için “Devletin; din ve cemaatlerle ilişkilerinin sağlıklı olması için ideolojilerden kurtulması ve AB standartlarında bir demokrasiye kavuşması gerekir” deniliyor ve “Topluma olan olumlu katkıları düşünülerek cemaatler itibarsızlaştırılmamalıdır.” tavsiyesinde bulunularak cemaatlere sahip çıkılıyordu.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*