Cadde-i kübrâ ve Risale-i Nur

Cadde-i kübrâ; en selâmetli Kur’ân yolu; Sahâbe ve Peygamber vârisi olan büyük zatların takip ettikleri yoldur. Cadde-i kübrâ-i Kur’âniye ise Kur’ân’ın büyük, geniş ve sağlam caddesidir. Risâle-i Nur Külliyatı’nın müteferrik yerlerinde temas edilen cadde-i kübrâ kavramı incelendiğinde bu büyük Kur’ân caddesinin dar bir kulvar, şerit ve yol olmadığı anlaşılıyor. Bediüzzaman Hazretleri’nin “Bu vaziyet-i Kur’âniye çok hakaike medardırlar. Ehl-i tarikat ve ehl-i hakîkatın herbir kısmı kendi mesleğine göre o küllî Kur’ân içinde bir mahsus hizbleri var.1” tespitleri ve “Şimdi en mühim tekyeler ehli, ehl-i tarîkattir. Bütün kuvvetleriyle Nur Risâlelerini nurlandırmaları ve sahip çıkmaları lâzım ve elzemdir. Şimdiye kadar ben yalnız imân hakikatini düşünüp ‘Tarîkat zamanı değil, bid’alar mâni oluyor’ dedim. Fakat şimdi, sünnet-i Peygamberî dairesinde, bütün on iki büyük tarîkatin hulâsası olan ve tarîklerin en büyük dairesi bulunan Risâle-i Nur dairesi içine, her tarîkat ehli kendi tarîkati dairesi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi.2” demektedir. Böylece “Bu hasta ve gaddar ve bedbaht asrın belâ ve vebasından ve zulüm ve zulmetinden en mücerreb bir kurtarıcı, Risâle-i Nur’un mizanları ve muvazeneleriyle, neşrettiği nur olduğunu kırk bin şahit vardır. Demek Risâle-i Nur’un dâiresine yakın bulunanlar içine girmezse, tehlike ihtimali kavîdir.3” îkazı Risâle-i Nur’un Cadde-i kübrâ yolunu bu hasta ve gaddar ve bedbaht asırda takip ettiğini söyleyebiliriz.

Cadde-i kübrâ yolu Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’in mi’râcıyla ümmete açılan bir yoldur. Böylece “Bütün evliyânın sultanı olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, değil yalnız kalbi ve rûhuyla, belki hem cismiyle, hem havassıyla, hem letâifiyle, kırk seneye mukâbil kırk dakikada, velâyetinin kerâmet-i kübrâsı olan Mi’râcı ile bir cadde-i kübrâ açarak hakâik-i îmâniyenin en yüksek mertebelerine gitmiş, Mi’râc merdiveniyle Arşa çıkmış, Kab-ı Kavseyn makâmında, hakâik-i îmâniyenin en büyüğü olan îmân-ı billâh ve îmân-ı bil’âhireti aynelyakîn, gözüyle müşâhede etmiş, Cennete girmiş, saâdet-i ebediyeyi görmüş, o Mi’râcın kapısıyla açtığı cadde-i kübrâyı açık bırakmış. Bütün evliyâ-yı ümmeti seyr ü sülûk ile, derecelerine göre, rûhanî ve kalbî bir tarzda o Mi’râcın gölgesi içinde gidiyorlar.4”

Bu cadde-i kübrâ yolu açık bırakılarak Efendimizin (sav) mi’râç ile açtığı bu yoldan “Sahâbe ve Tâbiîn ve asfiyâ” gitmiştir. Bu asırda ise sahâbe mesleğinin bir cilvesi ve âhirzamanda mi’râc-ı Kur’ân yolu olarak ta’rif edilen Risâle-i Nur mesleği de cadde-i kübrâ olarak hizmetine devam etmektedir. Bu mânâda Bedîüzzamân Hazretleri Mesnevî-i Nuriye’de şu önemli tespitleri yaparak mesleğinin cadde-i kübrâda gittiğini ve Kur’ân’dan feyiz suretinde aldığını söylemektedir. “Tevfik-i İlâhî refîki olan adam, tarîkat berzahına girmeden zahîrden hakîkate geçebilir. Evet, Kur’ân’dan, hakîkat-i tarîkati, tarîkatsiz feyiz sûretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve kezâ, maksûd-u bizzat olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın isâl edici bir yol buldum. Serîüsseyir olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîki ihsân etmek rahmet-i hâkimenin şânındandır.5″ Bu tespitler de Risâle-i Nur mesleğinin cadde-i kübrâda gittiğini göstermektedir.

Bediüzzaman Hazretleri “Evet, cadde-i kübrâ, Sahâbe ve Tâbiîn ve asfiyanın caddesidir.”6 der. Hatta cadde-i kübrâ ashabını “velâyet-i kübrâda bulunan, başta Hulefâ-i Erbâa olmak üzere Sahâbeler ve hem başta Hamse-i Âl-i Abâ olarak Eimme-i Ehl-i Beyt ve hem başta Eimme-i Erbâa olarak Müçtehidîn ve Tâbiîn7” olarak da tasdik eder. “Belki cadde-i kübrâ onlarındır” diyerek “Şems-i Risâletin en yakın yıldızları ve en karib vereseleri bulunan o asfiyanın cadde-i kübrâda8 olduklarını teslim eder. “İşte şu sırdandır ki, cadde-i kübrâ, elbette velâyet-i kübrâ sahipleri olan Sahâbe ve asfiya ve Tâbiîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt ve eimme-i müçtehidînin caddesidir ki, doğrudan doğruya Kur’ân’ın birinci tabaka şakirtleridir.9” İşte bu cadde-i kübrâ, velâyet-i kübrâ olan ehl-i verâset-i nübüvvet olan Sahâbe ve Selef-i Sâlihînin caddesidir.10 “Mazi tarafına göçüp giden kàfile-i beşer içinde gayet nurânî, parlak enbiya, sıddıkîn, şüheda, evliya, salihîn kàfilelerini gördüm ki, istikbal zulümatını dağıtıp, ebede giden yolda bir cadde-i kübrâ-yı müstakîmde gidiyorlar.”11 diyen Bediüzzaman Hazretleri “Âlem-i İslâmın cadde-i kübrâsı, o umûm eimmenin (imamların) caddesidir; muazzam ümmet, cadde-i kübrâda gidebilir.”12 tespitlerini yapmaktadır.

Bediüzzaman Hazretleri “Cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar,13” diyerek mesleğinin Sahâbe ve Tâbiîn ve asfiyanın caddesi olduğunu açıkça ifade etmektedir.

Risâle-i Nur’un yolu, mesleği, bu zamandaki hayat şartlarına, insanların ahvâl-i rûhiyelerine göre en selâmetli, en kısa ve umûmî bir cadde-i Kur’ân’dır. Serapa ilim ve tefekkür üzerine gitmektedir.14 Risâle-i Nur yolu kat’ileşmiştir. Zira ilm-i hakîkat, ilmelyakîn yoludur. Aynı zamanda Risâle-i Nur, Kur’ân’ın tefsîr-i tâmmıdır. Nur Risâleleri, yüreği aşk-ı muhabbet, nur-u hak, vuslat-ı hak ile yanan nurlanan envâ-ı eşhasın türlü türlü tasdik terennümâtıyla bir cadde-i kübrâdır. Bu cadde-i kübrâda icbar yok, ihbar var. Bu günkü cadde-i kübrâ-yı ilm-i hakîkati bırakıp başka yollara sapmamak elzemdir. “Hem bu tarik daha umûmî ve cadde-i kübrâdır.15” Evet Kur’ân-ı Hakîm’in cadde-i kübrâsında gitmekle bizler her türlü fenalıklardan kurtulabiliriz.16 “Nûrânî ve ziyâdâr cadde-i kübrâ-yı mânevîyede seyr ü seyâhat eden umûm âhiret kardeşlerimle her hafta görüşüyor ve âramsız tulû eden Risâle-i Nur eczaları gibi, feyiz ve mârifet güneşlerinin haberlerini işittikçe, rûhum güller gibi açılıyor.17” diyen Nur Talebesi ağabeyimizin rûhunda açılan güllerin bizlerin de rûhunda açmasını Rabbimizden niyaz ediyoruz.

“Risâle-i Nur malûm Sözleriyle ve bütün eczalarıyla cadde-i kübrâ-yı Kur’âniyeyi göstermesi i’tibâriyle, kemâlin hadd-i kusvasına îsâle vesîle olduğu gibi; mâyesi harc-ı Kur’ânî ile müzeyyen, müsenna, muazzam, muhteşem olan Risâle-i Nur’a lâkaytlık etmek, temerrüd ve inkârda bulunmak, insanı âlâ-yı illiyyînin mukabili olan esfel-i safilîne düşürür.”18 diyen Mehmet Kaya ağabey de Risâle-i Nur’un cadde-i kübrâ-yı Kur’âniyeyi gösterdiğini ifade buyurmuşlardır.

Risâle-i Nur, verâset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakîkatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübrâ-i Kur’aniyedir.19 Risâle-i Nur; “Kur’ân’ın mu’cizekâr cadde-i kübrâsı, gösterdiği hakaik-i îmâniye ve mârifet-i kudsiye, o ulemâ  ve evliyanın pek çok fevkinde bir kuvvet ve yüksekliktedir. İşte, Risâle-i Nur bu cami ve küllî ve yüksek mârifet caddesini tefsîr edip, bin seneden beri Kur’ân aleyhine ve İslâmiyet ve insaniyet zararına ve adem âlemleri hesabına tahribatçı küllî cereyanlara karşı Kur’ân ve îmân nâmına mukâbele ediyor, müdafâa ediyor. Elbette hadsiz tahşidâta ihtiyacı vardır ki, o hadsiz düşmanlara karşı dayanıp ehl-i îmânın îmânını muhâfazasına Kur’ân nuruyla vesîle olsun.20”

Risâle-i Nur dairesi ise; perde-i gafleti, tabiatı, maddiyunculuğu zîr ü zeber ettiğinden; Nur güneşinin sönmez ışıkları içinde o cadde-i kübrâ-yı hakîkatte yürütmektir.21 Evet elimizde Risâle-i Nur denilen cadde-i kübrâ-yı istikamet ve sevahil-i necata (kurtuluş sahiline) doğru yol açan bir sefine-i Nuh ve bütün nevbaharın lezaiz-i ezharı ve nefha-i rûh-u canfezası ve şifa-yı medarı var.22 Evet, bahtiyar odur ve ona derler ki: Risâletü’n-Nur’a intisap etmiş, bütün mü’minleri kendisine tam hakiki kardeş bilip bu zulmetli asırda imân-ı tahkikî nuruyla cadde-i kübrâ-yı Ahmediyeyi (asm) buluyor.23 Bediüzzaman Hazretleri’nin hakîkat cadde-i kübrâsında açtığı çığırda bütün biz âlem-i İslâm beraberiz ve dönmeyeceğiz.24 Şu anda kalbim şöyle inliyor, ben de ihtiyarsız yazıyorum: Hazret-i Üstadın gösterdiği yol, aynen Kur’ân’ın cadde-i kübrâsıdır; ondan ayrılmayalım, hizmetten kaçmayalım, fütur getirmeyelim.25

Elhasıl: Asrımızda Kur’an namına en salahiyetli bir lisânla konuşup îmân ve Kur’an hakîkatlarını ders veren ve bütün şübhe ve tereddüd, evham ve vesvese hastalıklarını izale ve bütün medâr-ı şübhe noktaları ve en muğlak mes’eleleri halleden ve rûhun dört hassası olan akıl, his, irade ve latife-i Rabbaniyeyi dördünü birden terbiye edip gâyâtu’l-gâyâtına sevkeden Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın cadde-i kübrâsını açarak ders veren ve Kur’an-ı Hakîm’in en derin tabakalarından süzülerek okuyanları hayrette bırakan akıcı bir üslûb hârikalığına sahip olan Risâle-i Nur’dur.

Risale-i Nur mesleği ise, cadde-i kübrâ olan Sahâbe mesleğinin bir yansıması ve cilvesi olma cihetiyle Kur’ân’dan gelen hak düsturlara ve hakîkat-ı İslâmiyeye bağlıdır. Ve bu cihetle İlâhî hidâyete tâbi ve muhâfızı olmaları dolayısıyla bir şahs-ı mânevîye ittibâ edilir, merciiyet mânâsında şahıs veya şahıslar nazara alınmamalıdır.

“Risâle-i Nur malûm Sözleriyle ve bütün eczalarıyla cadde-i kübrâ-yı Kur’âniyeyi göstermesi itibâriyle, kemâlin hadd-i kusvasına îsâle vesîle olduğu gibi; mâyesi harc-ı Kur’ânî ile müzeyyen, müsenna, muazzam, muhteşem olan Risâle-i Nur’a lâkaytlık etmek, temerrüd ve inkârda bulunmak, insanı âlâ-yı illiyyînin mukabili olan esfel-i safilîne düşürür.”26 diyen Mehmet Kayalar Ağabey de Risâle-i Nur’un cadde-i kübrâ-yı Kur’âniyeyi gösterdiğini ifade buyurmuşlardır.

Risâle-i Nur, verâset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakîkatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübrâ-i Kur’âniyedir.27 Risâle-i Nur; “Kur’ân’ın mu’cizekâr cadde-i kübrâsı, gösterdiği hakaik-i îmâniye ve mârifet-i kudsiye, o ulemâ ve evliyanın pek çok fevkinde bir kuvvet ve yüksekliktedir. İşte, Risâle-i Nur bu cami ve küllî ve yüksek mârifet caddesini tefsîr edip, bin seneden beri Kur’ân aleyhine ve İslâmiyet ve insaniyet zararına ve adem âlemleri hesabına tahribatçı küllî cereyanlara karşı Kur’ân ve îmân nâmına mukâbele ediyor, müdafâa ediyor. Elbette hadsiz tahşidâta ihtiyacı vardır ki, o hadsiz düşmanlara karşı dayanıp ehl-i îmânın îmânını muhâfazasına Kur’ân nuruyla vesîle olsun.”28

Risâle-i Nur dairesi ise; perde-i gafleti, tabiatı, maddiyunculuğu zîr ü zeber ettiğinden; Nur güneşinin sönmez ışıkları içinde o cadde-i kübrâ-yı hakîkatte yürütmektir.29 Evet elimizde Risâle-i Nur denilen cadde-i kübrâ-yı istikamet ve sevahil-i necata (kurtuluş sahiline) doğru yol açan bir sefine-i Nuh ve bütün nevbaharın lezaiz-i ezharı ve nefha-i rûh-u canfezası ve şifa-yı medarı var.30 Evet, bahtiyar odur ve ona derler ki: Risâletü’n-Nur’a intisap etmiş, bütün mü’minleri kendisine tam hakikî kardeş bilip bu zulmetli asırda imân-ı tahkikî nuruyla cadde-i kübrâ-yı Ahmediyeyi (asm) buluyor.31 Bediüzzaman Hazretleri’nin hakîkat cadde-i kübrâsında açtığı çığırda bütün biz âlem-i İslâm beraberiz ve dönmeyeceğiz.32 Şu anda kalbim şöyle inliyor, ben de ihtiyarsız yazıyorum: Hazret-i Üstadın gösterdiği yol, aynen Kur’ân’ın cadde-i kübrâsıdır; ondan ayrılmayalım, hizmetten kaçmayalım, fütur getirmeyelim.33

RİSALE-İ NUR; Mİ’RAC-I KUR’ÂNÎ’DİR

Risale-i Nur’un yolu hem cadde-i kübra, hem de mi’râc-ı Kur’ânî’dir. Çünkü arş-ı kemalata çıkaran mi’rac-ı Kur’ân yolu için Bediüzzaman Hazretleri şu tesbitleri yapmıştır: “Belâgat-ı Kur’âniyenin ulvî mertebesini ilân etmekle berâber, cezâlet cihetiyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzûh cihetiyle beşerin umûmuna en eşmeli olan mi’râc-ı Kur’ânîdir.”34

Böylece mi’râc-ı Kur’ânî yolu; Kur’ân’a ait belâgat, Kur’ân’ın kendisine has olan sözleri ve belâgatının yüksek ve yüce mertebesini ilân etmekle birlikte, ahenkli, akıcı ve güzel ifâde olan cezâlet yönüyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve kolay anlaşılırlık, ifâde açıklığı cihetiyle insanların umûmuna en şümûllü ve kapsayıcı olan Kur’ân’ın tâ’rîf ettiği yol, Kur’ân’ın izlediği tarîk olan mi’râc-ı Kur’ânîdir. İşte bu en birincisi olan mi’râc-ı Kur’ânî; Risâle-i Nûr’un da takip ettiği en selâmetli olan cadde-i kübrâ ve kısa bir tarîk-i Kur’ân’îdir.

Bedîüzzamân Hazretleri de son Ankara seyâhatlerinden birinde beş altı meb’us ziyâretine geldiği zaman sohbet esnâsında onlara şu husûsu anlatmıştı:

“Ben altmış sene evvel, bu zamanda hakîkate ulaştıracak bir yol arıyordum. Yani bu zamanda sağlam bir îmân ve i’tikâd elde etmek, İslâmı tam anlamak, menfî ve muzır çok cereyanların hücûmunda sarsılmamak için kısa bir yol aradım. Evvelâ ‘hükemâ mesleğine’ mürâcaat ettim. Yalnız akıl ile hakîkate ulaşmak istedim. Pek çok zor ile iki defa hakîkate ulaştım. Baktım beşeriyetin en dâhileri dahi yarı yolda kalmışlar, ancak bir iki kişi sırf akıl ile hakîkate ulaşabilmişler.

O zaman dedim: ‘Beşerin en dâhilerinin gidemediği bir yol umûma tâ’mîm olamaz’ diye o yolu terk ettim. Çünkü çok feylesoflar, hatta İbn-i Sina, Fârâbî, Aristo vesâireleri yarı yolda kalmışlar. Ancak bir iki kişi hakîkate çıkabilmiş gördüm. O zaman anladım ki, beşerin en dâhilerinin çıkamadığı bir yol, bir meslek, umûma cadde olamaz.

Sonra tasavvuf mesleğine mürâcaat ettim, tetkik ettim; gördüm ki çok nûrlu, çok feyizlidir. Fakat âzamî i’tinâ istiyor. Bu yolda ancak ehass-ul havas gidebilir. Bu da bu zamanda umûma yol olamaz diye Kur’ân’dan istimdâd eyledim. Cenâb-ı Hakka şükür, Risâle-i Nur ihsân edildi. Bu zamanda ehl-i îmâna selâmetli, kısa bir tarîk-i Kur’ân’îdir.”35

Elhasıl: Asrımızda Kur’ân namına en salahiyetli bir lisânla konuşup îmân ve Kur’ân hakîkatlarını ders veren ve bütün şübhe ve tereddüd, evham ve vesvese hastalıklarını izale ve bütün medâr-ı şübhe noktaları ve en muğlak mes’eleleri halleden ve rûhun dört hassası olan akıl, his, irade ve latife-i Rabbaniyeyi dördünü birden terbiye edip gayat-ul gayatına sevk eden Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın cadde-i kübrâsını açarak ders veren ve Kur’ân-ı Hakîm’in en derin tabakalarından süzülerek okuyanları hayrette bırakan akıcı bir üslûb hârikalığına sahip olan Risâle-i Nur’dur.

Bedîüzzaman Hazretleri mesleğini “Cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye”36 olarak tarif eder. Böylece mesleğinin dar bir kulvar ve patika bir yol olmadığını açık olarak ifâde etmiş olur. Mesleği olan Cadde-i Kübrâ-yı Kur’âniyeden şimdi ayrılanların, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimalinde olduğu ikazını yapar. Bu ikaz çok önemlidir. Çünkü zaman ahirzamandır. Hem ahirzamanda dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulmuş ve hükmünü icra etmeye devam etmektedir. Bu cereyanlar dâhilî ve hâricî cereyanlar olarak Risale-i Nur’da tarifini bulmuştur. Bu cereyanları durduracak ve ta’mir edecek olan ancak Risale-i Nur mizanlarıdır. Hem “Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı, bir küçük haneyi ta’mir etmiyor; belki küllî bir tahribâtı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kaleyi ta’mir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslâha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsit âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avâm-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur’ân’ın i’câzıyla o geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor.”37

Böyle bir vazife ile mükellef olan ve Cadde-i Kübrâ-i Kur’âniye mesleğinde giden Mi’rac-ı Kur’ânî yolundan ayrılmak elbette büyük bir hasâret ve mes’uliyete hâiz bir durumdur!

Dipnotlar:
1- Emirdağ Lahikası-II, 2006, s:728
2- Emirdağ Lahikası-II, 2006, s:576
3- Kastamonu Lahikası, 2006, s:144
4- Mektubat, 2006, s:516
5- Mesnevî-i Nuriye, 2006, s:336
6- Mektubat, 2006, s:762
7- Mektubat, 2006, s:138
8- Mektubat, 2006, s:138, 39
9- Mektubat, 2006, s:142
10- Mektubat, 2006, s:762
11- Mektubat, 2006, s:672
12- Mektubat, 2006, s:735
13- Lem’alar, 2006, s:396
14- Tarihçe-i Hayat, 2006, s:51
15- Mektubat, 2006, s:780
16- Emirdağ Lahikası-II (Gayr-ı Münteşir Mektuplardan)
17- Barla Lâhikası, 2006, s:311
18- Nurun İlk Kapısı (Mehmet Kaya’nın Takrizi)
19- Müdafaalar, Nur Çeşmesi, s. 137 (Diğer talebe müdafaa 17.2.1953 Tarihli Araçlı Abdullah’ın savunmasından)
20- Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 2006, s:320
21- Emirdağ Lahikası-I (Gayr-ı Münteşir Mektuplardan)
22- Emirdağ Lahikası-I (Gayr-ı Münteşir Mektuplardan)
23- Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Hulusi Beyin Mektubu
24- Emirdağ Lahikası-II (Gayr-ı Münteşir Mektuplardan)
25- Barla Lahikası, Hulusi Beyin Mektubu
26- Nurun İlk Kapısı (Mehmet Kayalar’ın Takrizi).
27- Müdafaalar, Nur Çeşmesi, s. 137 (Diğer talebe müdafaa 17.2.1953 Tarihli Araçlı Abdullah’ın savunmasından).
28- Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 2006, s: 320.
29- Emirdağ Lâhikası-I (Gayr-ı Münteşir Mektuplardan).
30- Emirdağ Lâhikası-I (Gayr-ı Münteşir Mektuplardan).
31- Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Hulusi Beyin Mektubu.
32- Emirdağ Lâhikası-II (Gayr-ı Münteşir Mektuplardan).
33- Barla Lâhikası, Hulusi Beyin Mektubu.
34- Mesnevî-i Nuriye, 2006, s: 395.
35- Aydınlar Konuşuyor, 1979, 2. Baskı, s: 399.
36- Lem’alar, 2005, s: 396.
37- Kastamonu Lâhikası, 2006, s: 55.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*