Enfüsî tefekkür

Zaman zaman içime çekilir, tefekkür penceremi aralar, vücudumun neresinde olduğu meçhul olan ene’min zerresine girer, tefekkür ederim; mevcudatın hakikatını.
Zaman, bizce okyanus. Mevcudat öbek öbek, ada. Adalarda canlılık alâmetleri, hareketler, konuşmaklar ve düşünmekler.

 

Niçini bilinmeyen bir âlem kadar sıkıntı veren başka birşey düşünemiyorum. Mesuliyetsizlik kadar acı, yarınını düşünememek kadar elem kaynağı.
Varlığı ile varlığımı idrak ettiğim gerçek olan düşünce; sorular âlemimin cankurtaran simidi olan akıl ve hayalim ile ufukta birleşerek hikmet mendilini sallayarak güneşe, İslâm’a akın ederler.
Kâinattaki tek düzenlilik, vahdet beni “Tek”liğe ve tevhide götürmekte. Derken o “Tek” olan, Vâhid olan Zâtı tanımaya sevk etmekte. Bildirdiği kadarıyla bilmenin vazifem olduğunu anlatmakta Hz. Peygamber (asm).
Bilmeklikten doğan ferdî ve içtimâî vazifeler ortaya çıkmakta. Vazifenin ifasıyla hâsıl olan rahatlık ise ruhuma serinlik vermekte.
Teskin edilen bir ruhun hangi ihtiyacına cevap bulunamaz? İşte o ruh ise, ruhî akabelere nasıl düşebilir? Düşmesi ise gayretkeşlik değil midir?
Mânâ âlemine açılan pencere olan tefekkür ile Sanatkâra karşı vazifemi yapmış olmaklığın verdiği sürur ile kendime gelir, gerçek hayata dönerim. Yeni bir şevk ve ciddiyet ile işimin başına geçerim. Meyveler artık daha verimlidir.
Bu işin tekrarı ile tecrübeler kazanırım. Tecrübe ise, hayatın çilekeş meyvesi. Hayat, çilekeşliğin manzûmesi.
Dünyada “divan-ı eş’ar”ımızı yazalım ki, ahirette okuyalım.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*