Feraset kimdedir?

Feraset; anlayışlılık, çabuk seziş anlamına geliyor. Kelimenin aslı olan firaset ise, zihin uyanıklığı.

Bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti. Bir kimsenin ahlâk ve istidadını yüzünden anlamak. Firasetin bir nev’i, sebebini anlamadan ve ilham eseri olarak vücuda gelen seziştir. Diğer bir nev’i ise; kisbi’dir. Muhtelif huy ve tabiatları bilmek neticesinde hasıl olur. (Ansiklopedik Büyük Lûgat, 282)

Konu nasıl gelişti? Bediüzzaman Vakfı’nda bir Sinan Abimiz var. Doğrusu ben bildim bileli o oradadır. Vakfın kahramanlarındandır. Kim ne derse desin, o kendini vakfın bir parçası olarak görür. Cemaatinin aldığı kararlara uyar, gazetesini didik didik okur, tebrik edilmesi gereken yazıların yazarlarını tebrik eder, eleştirilmesi gerekenleri de eleştirir.

Yirmi üç yıl önce kendisiyle karşılaştığımda mütevazı tavrıyla, halim selim ve kendini ön plana çıkarmayan tarzıyla onu iman ve Kur’ân hizmet eri olarak tanımlamıştım. Aradan bunca zaman geçti, bu tanımlama azalmadı arttı. Her halde oturmuş şahsiyet denen şey, duygu ve davranışta istikrar denen şey, hizmette fani olmak denen şey bu olsa gerek.

Oysa, aynı zaman dilimi içinde zamanında kahraman gözüken niceler söndü gitti. Niceler de mizaç, şahsiyet ve davranış değişimlerine uğradı. Belki bir kısım insanların yirmi yıl önce bir makamları yoktu, ama çizilmemiş şahsiyetleri vardı; şimdi ise makamlar, mevkiler, imkânlar arttı, ama şahsiyette bir takım çizilmeler meydana geldi, kendilerine hizmet eden, ‘ben değil, kardeşim bu makama lâyıktır’ diyen fedakârları, cemaati unuttular. Geldikleri yere kör oldular. Evet, insan er ya da geç, aslına dönüyor; iç dışa aksediyor.

Tabiî içerideki negatif huy dışarıya aksederken negatif olarak tanımlanmaz. Bir şekilde o temize çıkarılır. Ya birileri o kirliliğin ortaya çıkmasına vesile olur ya da bir takım olaylar, durumlar bahane olur.

Hadiselerin insanı elemesi denen şey budur. Çünkü bazı hadiseler yaşanmadan o içerideki uyuyan duygular uyanmıyor. Bu hadiseler bazen sosyal, siyasî gelişmeler şeklinde olabilirken bazen de bir makam takdimi, bir para, imkân veya bir zayıf damar yoklanması şeklinde oluyor.

Zamanında Bediüzzaman’ın da bütün zayıf, insanî damarları yoklanmış ve elde edilebilmesi için yol bulunmaya çalışılmış. Hatta, ‘Gel, sana Doğu’nun Umum Vaizliği’ni verelim’ şeklinde, adeta sağdan yanaşılarak, ‘bari böylece iman ve Kur’ân hizmetlerimi yaparım’ demesi istenmiş, ama işte feraset, basiret, inayet denen şey ki, böyle bir tuzağa düşürülememiştir.

Amacım, Sinan Ağabeyin ferasetli tesbitine dikkatleri çekmekti. Sinan Ağabey diyor ki, “Kıymetli kardeşlerim, ağabeylerim. Son zamanlarda bazı makam ve mevki sahibi arkadaşlarımız bizim Nur mekânlarında pek de alışık olmadığımız kelimeler kullanmaya başladılar. Meselâ daha önce bana ‘Sinan kardeş’, ‘Sinan ağabey’ diyen arkadaşımız şimdilerde, ‘Sinan bey’, ‘Sinan efendi’ demeye başladı. Bu kelimeler bu ortamlara çok soğuk kaçıyor. Sonra sonra anladım ki, bu arkadaşlarımızın iş yerlerinde konumları değişmiş. İş yerlerindeki kelimeleri burada da kullanmaya başlamışlar. ‘Kardeş’ gibi kelimeler çalıştıkları kurumlara uymuyormuş, onun için ‘efendi’, ‘bey’ kelimeleri kullanıyorlarmış; ama o soğuk yüzlü kelimeler de Nur mekânlarına uymuyor.”

Sinan Ağabey ortaokul mezunu. Ama kişilerin ağızlarından çıkan kelimelerdeki değişimi sezinleyecek kadar da hassas. Öyle ki şimdi ‘bey’, ‘efendi’ kelimeleri kullananlar, ‘kardeş’, ‘ağabey’ kelimeleri kullananlardan ayrı mekânlarda buluşmaya başladılar. Yani sonra sonra ortaya çıkacak ayrılığın izlerini ferasetli Sinan Ağabey hitap kelimelerindeki değişimde fark etmiş.

Nurlu mekânlara girerken, iş hayatının resmî, ücretli kelimelerini, duygularını oralarda bırakmak daha uygun sanki. Samimî, nuranî, manevî ortamlara resmî ve sun’î hitaplar gitmiyor.

Feraset; kişinin niyetine, samimiyetine uygun İlâhî bir ikramdır. İlkokul, ortaokul mezunu olur, ama profesörlerin bile içinde olduğu durumu tahlil eder.

Düşünebiliyor musunuz, Sinan Ağabey, Nur medreselerinde makam sahibi kişilerin ağızlarından çıkan kelimelerin değişmesinden bir soğukluk hissetmiş ve ‘Bu kelimeler iyiye alâmet değil, ama bekleyelim, görelim iş nereye varacak.’ demiş. Bir müddet sonra da onlar yollarını ayırmış.

‘Mü’minin ferasetinden korkunuz. Onlar bakınca Allah’ın nuruyla görürler’ hakikati her yerde tecelli etmektedir. Yeter ki insan samimî olsun, uyanık dursun. Sinan Ağabey, aczini ve fakrını hisseden birisidir. ‘Kuvvet, feraset anlamında ne varsa, cemaatin şahs-ı manevisine aittir.’ diyor.

Sinan Ağabey haklı. Biz yine de Nur medreselerinde samimiyet, uhuvvet çağrıştıran, Peygamberimizin de (asm) kullandığı ‘kardeş’, ‘kardeşler’ kelimelerini kullanmaya devam edelim. Değil mi Sinan Ağabey.

Sebahattin Yaşar

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*