Fethin sembolü Ayasofya hâlâ mahzun duruyor

Image
Her 29 Mayıs’ta İstanbul’un fethini, Fatih Sultan Mehmed’i hatırlarız. Çeşitli törenler yaparız. Surlara tırmanırız, Fatih’in türbesini ziyaret ederiz. Konuşmalar yaparız, coşarız. Heyecanlanırız. Peki, o genç sultanın manevi mirasına sahip çıkabiliyor muyuz?

 
Hz. Peygamber (a.s.m.) asırlar öncesinden İstanbul’un fethedileceğini şu hadis-i şerifi ile müjdelemişti: “İstanbul fethedilecektir. Onu fethedecek olan kumandan ne güzel kumandan ve onun ordusu ne güzel ordudur.”1 Allah Resûlü’nün verdiği müjdeye erişmek için tâ 8. asırdan bu yana İstanbul defalarca kuşatılmıştı. İslâm orduları Arabistan’dan kalkıp şehrin surlarına dayanmıştı bile. Fetih aşkıyla yoğrulmuş Ebu Eyyub el-Ensarî Allah rızası için surların dibinde şehit olmamış mıydı?

Osmanlı Devletinin genç hükümdarı Sultan Mehmed fetih için maddî ve manevî bütün hazırlıklarını tamamladı. Şehri 6 Nisan 1453 tarihinden itibaren kuşatma altına aldı. Kuşatma uzun sürdü. Türkler, Ebû Eyyub el-Ensarî Hazretlerinin mezarının Akşemseddin tarafından keşfini zafer alâmeti olarak saymışlardı. Sultan Mehmed, 26 Mayıs akşamı orduya ertesi gün oruç tutmalarını bildirdi. O gece sabaha kadar tekbirler göklere yükseldi. Ortalıkta bir sessizlik başladı. Çünkü bütün kalpler Allah’a yönelmişti. Şaşkın Bizanslılar bu sessizlikten bir şey anlayamadılar.

Genç hükümdar 29 Mayıs gecesi kalktı. Abdest alıp iki rekât namaz kıldı. Allah’a yalvardı, yalvardı… Seher vaktine kadar dua etti. Allah’tan şehrin fethini nasip etmesini diledi. Hz. Muhammed’in (a.s.m.) İstanbul’un fethedileceğini, hem de İslâm eliyle fethedileceğini haber veren Hadis-i Şerifini düşündü. Acaba bu ordu Peygamberin senasına lâyık mıydı? Sultan küçüklüğünü hatırladı. Hacı Bayram Veli’ye talebe olmak istemişti de. Fakat o, “Senin hükümdar olman veli olmandan daha hayırlıdır. Git ve hükümdar olmak için çalış” demişti. Hacı Bayram Veli Hazretlerini epeyce düşündü. Kim bilir belki de o, velayet gözüyle Mehmed’in İstanbul’u fethedeceğini görmüştü. Hocası Akşemseddin de onun için az mı çaba harcamıştı?

“Ya Rabbi” diye duaya başladı seher vaktinde: “Peygamberimiz Efendimizin tebşir ettiği Ferman-ı Kudsisinin mânâsına beni ve Sancak-ı Tevhidi yed-i şecaatinde tutan ordumu mazhar eyle ve mâsadak kıl! Yâ İlâhî bir bölük ümmeti yerindirme, düşmanlarımızı sevindirme, bizi muzaffer kıl!”

Çadırın dışında hıçkırıklarla karışık bir ses duyuldu: “Amin …amin!..” Gecenin bu saatinde dışarıda gezinen kimdi acaba? Sultan, çadırından dışarı çıktı. Çimenlerin üzerine oturmuş bir adam önceki duayı tekrarlıyordu: “Ya İlâhî, bir bölük ümmeti yerindirme, düşmanlarımızı sevindirme, bizi muzaffer kıl!”

Padişah sordu: “Orada ne ararsız, kimsiz?” Genç adam oturduğu yerden kalktı: “Ulubatlı Hasan kulunuzum. Seni muzaffer kılması için Cenab-ı Hakk’a yalvarırım” dedi.

Padişah kızmadı, yumuşak sesle: “Var istirahat eyle Hasan, yarın cihad günüdür” dedi. Ulubatlı Hasan’ın bir isteği vardı. Onun için çadıra yaklaşma cesareti duymuştu. Zağanos Paşa Hasan’ı ikinci hatta vuruşacak bir müfrezenin başına koymuştu. İlk hatta dövüşmek istediğini bir kaç cümle ile ifade etti. Sultan, “Bunun bir hikmeti var” dedi. Hasan bu hikmeti düşünerek oradan uzaklaştı. Osmanlı Devletinin genç hükümdarı sabah namazını kıldı, kılıcını kuşandı ve çadırından dışarı çıktı. Sultan Mehmed olanca gücüyle şehri fethetmeye uğraşıyordu. Surlar büyük toplarla sanki herc ü merc olmuştu. Ama bir türlü şehir fethedilemiyordu. Sultan Mehmed, hocaları topladı. Durumu müzakere ettiler. Nasıl oluyor da şehir bir türlü alınamıyordu?

Surların arkasında Cibali Baba adında keramet sahibi bir şeyh vardı. Surlara atılan toplar Cibali Baba’nın kerameti sayesinde etkisini göstermiyordu. Böylece fetih de gecikiyordu. Sultan Mehmed artık fazla dayanamadı. Ellerini kaldırdı ve şu sözler dudaklarından dökülmeye başladı:

“Ya Rab, ya bu mecnunun canını al, ya da benim canımı al!” Allah pâdişahın duasını kabul etti. Osmanlı ordusunda “Ya bu surlar üzerinde Ezan-ı Muhammediyi okutturacağım, ya da bu surların önünde şehid olacağım” ruhu hâkim olmuştu. Üzerinde “Lâ ilâhe illallah” kelâm-ı tevhidi yazılı olan mukaddes sancağı surların tepesine dikmek yarışı başlamıştı. Ulubatlı Hasan kalkanını siper ederek yalın kılıç surlara tırmandı. Kendisini 30 kadar asker takip ediyordu. Bunlardan 18’i surlarda şehit düştü. Ulubatlı Hasan ve diğer arkadaşları kahramanca çarpıştı. Ayağının bir taşa takılmasıyla surlardan yuvarlanan Hasan’ın kahramanlığı aşağıda da devam etti. Müdafiler yerlerini terk edip kaçmışlar, dönüşlerinde Hasan’ı surların dibinde görmüşlerdi. Atılan bir okla Ulubatlı Hasan şehid olurken şanlı bayrak elinde duruyordu. Ama Bizans’ın ömrü de artık tükenmişti.

Askerin şehre girmesinden sonra halk, çoluk, çocuk kiliselere sığınıyor ve heyecanla akıbetlerini düşünüyorlardı. Acaba Fatih bunlara ne yapacaktı? Fatih öğle namazını kıldıktan sonra vezirler, hocalar, beylerle birlikte Topkapı’dan şehre girdi. Fatih, İstanbul’u ilim ve imanı mezc ederek fethetmişti. Bir derviş sultanın önüne çıkar, atının dizginlerini tutar: “Oğlum Bizans’ı zaptettim diye mağrur olma! Siz Bizans’ı bizim dualarımızla zaptettiniz” der. Bunun üzerine Fatih, beyaz atı üzerinde elini kılıcının kabzasına götürür: “Haklısınız, doğru söylersiniz derviş baba. Lâkin bunun da hakkını inkâr etmemek lâzımdır. Kılıç imanın pençesi, iman kılıcın koludur” diyerek kılıcını gösterir.

Fatih doğruca Ayasofya’ya gider. Atından iner, şükrane olarak yere kapanır. Bu sırada patrik, papazlar, halk, kadın, çocuk oraya toplanmışlardı. Şehrin güzelliği karşısında takdir duygularını gizleyemeyen Fatih; “Hakikaten bunlar erkek insanlarmış. Onların muharebe esnasında böylece çarpışmaları ve ölmekten saadet duymaları boşuna değilmiş” der. Ağlayan patrik ve halka susmaları için işaret eder. Patriğe: “Ayağa kalk! Ben Sultan Mehmed sana, arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum: Bugünden itibaren artık ne hayatınız ve ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız” der.

21 yaşında kendisine İstanbul’un fethi nasip olan koca Fatih, Ayasofya’nın camiye çevrilerek ilk Cuma namazının burada kılınacağını bildirir. Ayasofya, Bizans devrinde İstanbul’un en büyük kilisesi iken, fetihten sonra şehrin baş camii haline getirilen ve etrafında zamanla bir külliye teşekkül eden mabettir. Fatih, Ortodoks ve Katoliklerin birleşme ayini dolayısıyle Rumların kirlettiğine inanıp uzun zaman terk ettikleri bu büyük mabedi derhal temizletir, tasvirlerden kurtarır ve ilk Cuma namazını orada, bütün gazilerin sevinç ve heyecanları içinde kılar. Padişah İstanbul’u imar ederken Ayasofya’ya büyük önem verir, pek çok ilim, sosyal yardım ve hayır kurumları arasında bu camiye büyük ve zengin vakıflar bırakır. Vakıf şartlarına saygı göstermeyen, kanunu değiştiren, şartlarını bozan ve iptaline çalışanlar için de, Allah’ın en şiddetli azabına ve lanetine uğramasını diler. Fatih Ayasofya caminin hizmetine 50 kişilik kadro tahsis eder. Fatih’in camiye eklediği minare ve medrese gibi tesislerden sonra halefleri de pek çok ilaveler yaparlar. 1847-1849 tamirinde bugün hayranlıkla seyrettiğimiz Mustafa İzzet Efendinin 7.5 m. çapındaki yuvarlak levhaları asılır. Cumhuriyet döneminde müzeye çevrilirken bu levhalar dışarı çıkarılmak istenir. Ama kapılara sığmaz.

Bediüzzaman yazdığı mektuplarda zamanın iktidarına, “Hem Demokrata ezan-ı Muhammedî gibi çok kuvvet vermek ve Risale-i Nur’un neşrine müsaadesi gibi çok taraftar olmak ve âlem-i İslâmı, hattâ bir kısım Hıristiyan devletlerini de memnun etmek için, Ayasofya’yı muzahrafattan temizleyip ibadet mahalli yapmaktır” 2 diyerek yol gösterir.

Bediüzzaman Said Nursî 1953 yılında İstanbul’un Fethinin 500. yıl kutlamalarına katılır. İstanbul’un Fethinin 555. yılını kutladığımız bugünlerde Ayasofya hâlâ mahzundur. Minarelerinde ezan-ı Muhammedinin okunacağı, içinde cemaatle namazların kılınacağı eski azametli günlerini beklemektedir.

 

1. el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:422; Buharî, Târihü’s-Sağîr, no. 139; Müsned, 4:335; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 6:218.

2. Emirdağ Lahikası, s. 449

image_pdfimage_print

BENZER KONUDA MAKALELER:

2 Yorum

  1. Ayasofya bir kilisedir ve Müslümanlar böyle bir kiliseseye Cami yapmak gibi bir ihtiyaci yoktur. Dinen cevaz varmi böyle bir elkoymaya?

  2. Ali DEMİR Siz İslam Şeairlerini bilmediğiniz için böyle konuşuyorsunuz
    SİZ GİDİN BUNU AHMET AKGÜNDÜZE SORUN 500 SENEDİR CAMİ OLAN BİR YER NEDEN TEKRAR MÜZE OLMUŞ… VE DE SİZİN EL KOYMA DEDİĞİNİZ MESELEYE GELİNCE O HALDE SONRA CAMİ OLAN BİR YERİ NEDEN MÜZE OLARAK EL KONULDU.. DİNDEN TAVİZ VERMEKTEN BOĞAZIMIZA KADAR BATAKLIKTAYIZ ZATEN.. BUNUN EN BARİZ ÖRNEĞİ MERKEZİ SİSTEM OLARAK EZAN OKUNMASI, BUNU YAPMALARINDA Kİ MAKSAD İSE EZANIN SESİ KISILMASI DAHA ÖNCE BİR EZAN OKUNDU MU 10 DK SÜRERDİ ŞİMDİ İSE 1 DK BİLE SÜRMÜYOR!!!!!

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*