Hakikî insan olmak

Cenab-ı Hak kâinatı yarattıktan ve dünyayı başta insan olmak üzere bütün canlılara müsait bir şekilde tanzim ve tezyin ettikten sonra insanı yaratmış ve imtihana tabi tutmuştur.

 Çok vazifelerle vazifelendirilen insanın bu dünyadaki en birinci vazifesi iman-ı billah ve marifetullahtır. Yani Allah’a iman etmek ve Allah’ı bütün isim ve sıfatlarıyla tanımaktır. Bu temel noktalar çerçevesinde ilerleyen ve terakkî eden insan, hakikî manada insan olur. Hakikî insan ise, ahsen-i takvimde yaratılan insan demektir. Çünkü “İnsan ahsen-i takvimde yaratıldığı ve ona gayet cami bir istidat verildiği için, esfel-i safilînden ta âlâ-yı illiyine, ferşten ta arşa, zerreden ta şemse kadar dizilmiş olan makamata, meratibe, derecata, derekata girebilir ve düşebilir bir meydan-ı imtihana atılmış nihayetsiz sukut ve suuda giden iki yol onun önünde açılmış bir mu’cize-i kudret ve netice-i hilkat ve acûbe-i sanat olarak şu dünyaya gönderilmiştir.”1

En güzel ve çok cami bir şekilde yaratılan insan, dünya misafirhanesinde imtihana tabi tutularak, bir cihette kendisine verilen istidatlarını geliştirerek, asıl vatanı olan ahirete müteveccihen hareket etmektedir. Ebedî hayatını kazanmak için imtihan gereği olarak kabiliyetlerinin gelişmesi için peşine takılan ve kendisine musallat edilen nefis ve şeytanla mücahadesinde galip gelmek mecburiyetindedir. Bu galibiyet sonucu kabiliyetlerini geliştiren insan, ancak o zaman hakikî insaniyet mertebesine yükselmiş olacaktır. Hakikî manada insaniyetin esaslarını Kur’ân’dan asrımıza sunan Risale-i Nur, bu noktada tam bir insan kitabıdır. Hakikî insanın mahiyetini en güzel şekilde ortaya koyan Risale-i Nur, hakikî insanı Allah’a kul ve muhatap olan insan olarak tarif etmiştir. Evet, “şu kâinatın sahip ve mutasarrıfı, elbette zîşuurun içinde en cem’iyetli ve şuuru külli olan insan nevi ile konuşacaktır.”2 Bu sebeple, insanın bu muhatabiyete lâyık olması için gayret sarf etmesi gerekmektedir. Bunun için de, dizginini nefsin elinden alıp, imanın eline vermesi lâzım ve elzemdir. Yani nefis terbiyesini çok iyi yaparak, nefsi kendine musahhar etmelidir. “İnsanın vücudunda birkaç daire vardır. Çünkü hem nebatîdir, hem hayvanidir, hem insanidir, hem imanî. Tezkiye muamelesi, bazen tabaka-i imaniyede olur, sonra tabaka-i nebatiyeye iner. Bazen de yirmi dört saat zarfında, her dört tabakada muamele vaki olur. İnsanı hata ve galata atan, bu dört tabakadaki farkı riayet etmemektir.”3 İşte bütün mesele bu noktada dönmektedir. Eğer insan iman ve insaniyet dairesini öne alıp ona göre hareket ederse, hakikî insaniyet mertebesine çıkar ve ahsen-i takvim sırrına mazhar olur. Yoksa nebatî ve hayvanî dairesini ön plana alıp, sırf bu dünya için çabalarsa insaniyetten sukut eder, düşer. “Demek, ahsen-i takvîm sûretinde yaratılan insan, hayat-ı dünyeviyeye hasr-ı fikr etse, yüz derece, sermayece hayvandan yüksek olduğu hâlde, yüz derece, serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer.”4 İnsanın sair zîhayatlar üstündeki tefevvuku ve rütbesi ise, yüksek seciyeleri ve cemiyetli istidatları ve küllî ubudiyetleri ve geniş vücudî daireleri itibarıyladır.”5 “Evet, ey insan! Sen, nebâtî cismâniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibâriyle, sağîr bir cüz, hakîr bir cüz’î, fakir bir mahlûk, zayıf bir hayvansın ki, bütün dehşetli mevcudât-ı seyyâlenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet-i İlâhiyenin ziyâsını tazammun eden imânın nuruyla münevver olan İslâmiyet’in terbiyesiyle tekemmül edip, insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın ve cüz’iyetin içinde bir küllîsin, küçüklüğün içinde bir âlemsin. Sen, eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i safilîne düşersin. Eğer Hak ve Kur’ân’ı dinlersen, âlâ-yı illiyyine çıkar, kâinatın bir güzel takvîmi olursun.”6

Kâinatı insan için yaratan ve tezyin eden Cenab-ı Hak, insanı da kâinata bir misal-i musağğar suretinde yaratmış ve bütün duygu ve cihazlarıyla kâinatla alakadar etmiştir. İnsana takılan binler cihazlar, kâinatı kuşatıp ebede kadar uzanmıştır. Bu sebeple, “İnsan Cenab-ı Hakk’ın antika bir sanatıdır ve en nazik ve nazenin bir mu’cize-i kudretidir ki, insanı bütün esmasının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musağğar suretinde yaratmıştır.”7 “İnsandaki cihazât-ı mâneviye ve letâif-i insaniye ki, her birisi hayvana nispeten yüz derece inbisat etmiş. Meselâ, güzelliğin bütün merâtibini fark eden insan gözü ve taamların bütün çeşit çeşit ezvâk-ı mahsusalarını temyiz eden insanın zâikâ-i lisâniyesi ve hakâikın bütün inceliklerine nüfuz eden insanın aklı ve kemâlâtın bütün envâına müştak insanın kalbi gibi, sâir cihazları, âletleri nerede? Hayvanın pek basit, yalnız bir iki mertebe inkişaf etmiş âletleri nerede?”8 Bu itibarla, “insana verilen bütün cihazât-ı acibe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı bakiye için verilmişler.”9 Hakikî insan, “umur-u uhreviyeyi kazanmak için verilen”10 bu cihaz ve âletleri doğru ve yerinde kullanandır.

Velhasıl, insan, kendisine sermaye olarak verilen “istidat çekirdeğini İslâmiyet suyu ile imanın ziyasıyla, ubudiyet toprağı altında terbiye ederek evamir-i Kur’âniyeyi imtisal edip, cihazât-ı maneviyesini hakikî gayelerine tevcih ederek terakkî etmelidir.” “Hakikî terakki ise, insana verilen kalp, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek her biri kendine layık hususi bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır.”11 İşte bu sayede insan, hem hakikî insan, hem kâmil insan ve hem de mü’min bir insan olur.

Öyleyse, “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var.”12

Dipnotlar:
1-Sözler 509,
2-Mektubat 154,
3-Mesnevî-i Nuriye 329,
4-Sözler 518,
5-Şualar 351,
6-Sözler 526,
7-age. 496,
8-age. 519,
9-age. 517,
10-Mektubat 55,
11-Sözler 514,
12-age. 1121

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*