Hazan bahçeleri ve baki müjdeler

Ömürler, rüzgâra benzetilir. Zamanın akışı, yılların geçişi, son bulan herşey rüzgârla kıyaslanır. Nerede başlayıp nerede biteceği belli olmayan ayrılıklar, umutlar, yolculuklar bulutların sürüklenişiyle anılsa da rüzgârları çağrıştırır.

Sonbahar rüzgârları hüzünlü eser. Ayrılıklardan haber verdiğinden olsa gerek, rüzgârın önünde yaprakları savuran mevsime belki de bunun için hazan vakti demişler. Rüzgârın çıkardığı ses garipliği, kimsesizliği, özlemleri anımsatır. Fuzuli “Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge/ Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı.” (Bana gönül ateşinden başka kimse yanmaz. Sabah rüzgârından başka kimse kapımı açmaz.) Gönlündeki aşk ateşini ve yalnızlığı böyle dile getirmiş.

Sonbahar, tabiatın renklerin değişim mevsimidir. Delice esen rüzgârlar, haşin fırtınalar, arzı silkeler bu mevsimde. Gökyüzünde güneş ara sıra yüzünü gösterir. Gurbet diyarlarına sürüklenen bulutlar, göçmen kuşlarını takar peşine, alır götürür uzaklara…

Sonbahar rüzgârları, nisan yağmurları gibi enstrümantal ritmik musikiyi andıran şıpırtıyla ruhumuzu serinleten, gönlümüzü dinlendiren tatlı, ılık, yumuşak ve okşayıcı değildir. Kimse “Şöyle bir delice sonbahar rüzgârları esse de içimiz ferahlasa!” demez.

Güz mevsimi, her yerde bütün gücüyle hükmünü icra ediyordu. Huzurevinin mescidinde yaşlılarla ikindi namazını eda ediyorduk. Bir hışımla aniden gelen şiddetli fırtına ve gök gürültüsüyle irkildik. Arka bahçedeki ağaçlarda hışırtılar, pencereye çarpan yağmur tanecikleri ve ıslık sesi çıkaran rüzgârın hüzünlü sesi herkesi etkilemişti.

Çocukken gecenin karanlığında, gök gürültülü fırtınada penceremizi döven yağmur taneleri ve rüzgârın ürpertici sesiyle etkilenirdik. Gıcırdayan kapılardan, pencerelerden korkup yorganın içine gizlendiğimizi hatırladık. Benzer duyguları hisseden, merak eden bazı yaşlılar, imam selam verince, hemen pencereye yöneldiler.

Kararan gökyüzü, bahçede rüzgârın kovaladığı yapraklar, eğilip doğrulan ağaçlar, telaşlanan kuşlar, terhisatlar, tebdilatlar, kış habercileriydi. Tabiatta solan renkler ve bir yığın ölüm hüzünlerini çağrıştıran manzaralar…

Yahya Kemal’in Hazan Bahçelerini hatırlatıyordu: “Kalbim yine üzgün, seni andım da derinden/ Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden.”

Yaşlılar, kendilerini bazen boşlukta, uçurumda, yalnız ve umutsuz hissederler. “Ve çok alakadar oldukları hayatlarının yakında sönmesine ve güzel dünyalarının kapanmasına mukabil bir teselli…” İhtiyaçları olur.

Her insan gibi geçmiş yıllara bakarak üzüldükleri, gelecekten endişe ve korku duymaları “Ve çocuk hükmüne geçen seriü’t-tessür (çabuk müteessir olan) ruhlarında ve mizaçlarında mevt ve zevalden çıkan elim ve dehşetli meyusiyete (üzüntüye) karşı ancak hayat-ı bakiye ümidiyle mukabele edilebilir.”(Sözler, 10. Söz) Güz mevsimi, ikindi vakti, ihtiyarlık ve huzurevi hayatı ve dışardaki fırtına yalnızlığı, kimsesizliği, hüzünlü ölüm ayrılığını akla getirmiş olmalı ki ümitsizliği çağrıştıran bir sessizlik oldu!

Her gün öyle namazı sonrası yaptığımız mutad Risale-i Nur derslerinden onları ve kendimizi ferahlatacak “Hayat-ı uhreviye”den bahsetmenin zamanıydı belki de. İmanla, ibadetle yaşamanın, baki ve ebedi hayata hazırlanmanın öneminden bahsetmek gerekiyordu. Allah’ın rahmetine, hikmetine güvenip iman etmenin faziletini anlatmıştık.

O gün, İhtiyarlar Risalesindeki ricalardan, Onuncu Söz’den, iman nurlarından, Kur’ân hakikatlerinden kısaca anlatmıştık. Ümit ve kurtuluş arayan ruhlarına moral ve manevî destek olmasını düşünmüştük.

Ancak, “Kabir, hiçlik ve yokluk kuyusu değil, saadet-i ebediyenin başlangıç ve girişidir. Ölüm sonsuzluk hayatına açılan bir penceredir.” ifadelerini anlatırken…

O anda kendi ruhumuzun herkesten daha fazla uhrevî müjdelere ihtiyacı olduğunu fark etmiştik.

Muzaffer Karahisar

image_pdfimage_print

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*