Her yerde Osmanlı’nın izi var

Bosna’da nereyi gezseniz, Osmanlı’nın bir izi var. Adeta kendinizi Türkiye’de hissediyorsunuz. Köyler, köprüler, tekkeler, camiler, yollar, yiyip içtikleriniz adeta bir Anadolu şehrinin sıcaklığını veriyor size. Savaş sırasında Sırplar, Hırvatlar bu izleri silmeye çalışmış, ama başaramamış.
Sabah 10 sularında araba kiralamak için şehir merkezine gittik. Günlüğü 40 KM’den iki günlük kiraladığımız arabayla Karadağ’ın Kotor şehrine gidip dönmeyi planlıyoruz. Bu sırada yolda; Roman Köprüsü, Konjic Şehri, Mostar, Blagay tekkesi, Poçitel Köyü, Kraviçe Şelâlesi ve Stolac’a uğrayacağız. Karadağ’a, Klobuk Güney sınır kapısından girip, çıkışta da Hırvatistan’a en yakın kapıdan geçeceğiz.

Saraybosna’dan çıkarken depomuzu tamamen dolduruyoruz. 98 oktan benzinin litresi 2 KM. 40 litre bizi Kotor’a götürüp geri getirecek. Saraybosna’dan çıkarken muhteşem yeşil ormanlarının içinden akan nehrin üzerinde 16. yüzyıldan kalma Roman Köprüsü’nü görüyoruz. Bir süre ilerledikten sonra küçük bir şehir olan Konjic’e giriyoruz. Bosna’da bir çok yerde tarihî taş köprülerden var. Konjic’te de bunlardan birine rastlıyoruz.

Çoğunlukla çiseleyen yağmur eşliğinde, bazen de sağanak yağışta vadi boyunca nehrin kenarındaki dar yollardan ilerliyoruz. Bazen tünellere girip bazen köprülerden geçiyoruz. Vadinin kenarındaki dik yamaçlar da yol boyunca bizimle geliyor.

Bazen girdiğimiz tünellerde dikkatimizi çekiyor: Kayalık içinden sadece delme yoluyla yol açılmış. İç taraf betonla desteklenmemiş Allah’a emanet geçiyoruz tünellerden.

MOSTAR KÖPRÜSÜ BÜYÜLÜYOR

Eski şehir Mostar’a vardığımızda sağanak bir yağmur başlıyor. Bazı yollarda restorasyon olduğunu görüyoruz, sanırım yazın gelecek turistler için hızla çalışıyorlar. Tarihî köprüye yaklaşırken, şehrin tarihî yapısı kendisini gittikçe daha fazla hissettiriyor. Öyleki, tek veya iki katlı alçak taş evleri, yerlere gelişi güzel döşenmiş taşların üstünden geçiyoruz. Yağmurun etkisiyle artan kontrastla birlikte Mostar, henüz daha eski köprüyü görmeden bizi büyülüyor.

Bir kaç butik dükkânı daha geçtikten sonra birden dükkânlar son buluyor. Aradaki boşluktan 24 metre yüksekliğindeki, nehrin iki kenarındaki tepeyi birbirine bağlayan tarihî köprüyü görüyoruz.

Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayrettin’in yaptığı köprünün, Hırvat tankları tarafından 1993’te acımasızca yerle bir edildiğini duyup, yıkılış anını izlemiştik. Mostar Köprüsü’nün tarihî güzelliğini gördükten sonra, kıymetli bir esere nasıl bir düşmanlık yapılabileceğini hayretler içerisinde düşündük.

Sonradan öğrendiğimize göre Bosna’da hoşgörü ve kültürel çeşitliliğin sembolü olan köprü, şehrin Müslüman ve Hırvat kesimini birbirine bağlıyormuş. Hâlâ da bir kesimde Müslümanlar, bir kesimde Hırvatlar yaşıyor. Savaş sırasında şehirden ayrılan Sırplar ise bir daha geri dönmemiş.

Köprü savaştan sonra TİKA, UNESCO ve Dünya Bankası’nın desteği ile inşa edilmeye başlanmış.

KAYAYA YAPILAN TEKKE

Mostar’dan ayrılıp 20 dk yol gittikten sonra Blagay Tekkesi’ne varıyoruz. Alperenler Tekkesi ve Sarı Saltuk Hazretleri’nin türbesi. Buno Nehri’nin hemen yanıbaşındaki tekke, kayaların üstüne doğru eğimli olduğu bir uçurumun hemen kenarında. Tekkeye yaklaşırken kendimi, kayaların bağlandığı yerden kopmasıyla tekkenin yerle bir olacağını düşünmekten alıkoyamıyorum. Oysaki tekke 550 yıldır orada sapasağlam duruyormuş.

Bir kaç odası var. İki katlı bir tekke. İçinde bir hamamı var. Duvarları beyaz sıvayla kapatılmış taş yapının. Üst katındaki salonu Osmanlı tarzı hasır kanepelerle çevrilmiş. Hemen yanıbaşımızdaki pencereden manzaraya dalıyoruz: İlerde büyüyecek nehrin başı, yemyeşil ağaçlar, tekkenin dayandığı dik ve yüksek uçurum…

Etrafa bakınırken birden derviş görünümlü, beyaz cüppeli ve kahverengi fesli bir adam tekkenin ikinci kattaki balkonundan ezan okumaya başlıyor çıplak sesiyle. Nehrin doğduğu yerden biraz ilerde, suyun kayalardan aşağı çarpmasıyla oluşan gürültü ve etraftaki ağaçların ev sahipliği yaptığı kuşların sesiyle birlikte ezanı dinliyoruz. Nihayet hemen ezanın ardından, beyaz cüppeli imam ile birlikte namazımızı kılıyoruz.

Nehir kenarında alabalık satan balıkçı dükkânları çokça tavsiye edilmişti daha öncesinde. Bir dükkânı gözümüze kestiriyoruz ve içeri giriyoruz Alabalık yemek için. Önce fiyatı soruyoruz. 15 KM. Fiyatını öğrendikten sonra Mücahit Abi pazarlığa başlıyor. “İstanbul’dan geliyoruz. Öğrenciyiz.” Adam daha tereddüt etmeden hızlıca 10 KM’e indiriyor alabalığın fiyatını. Bu kadar hızlı fiyat indirmesiyle, tabağımıza bir istavrit kondurmasından korkarak bekliyoruz. Nihayet, eksiksiz ve lezzetli gözüken bir tabakla balığımızı servis ediyorlar. Kuruntularımızın haksız olduğunu anlıyoruz.

FAZLA MERAK İYİ DEĞİLMİŞ

Poçitel Köyü’ne varıp varmadığımızı daha öncesinde telefonumuza indirdiğimiz haritalara bakarak anlamaya çalışırken taş bir köyün yanından geçiyoruz. Haritaya göre de köyü an itibarıyla geçmiş bulunuyoruz. Osmanlı’nın, sınır karakolu olarak kullandığı Poçitel’e hemen geri dönüyoruz. Savaş sırasında Osmanlı’nın izlerini silmek için köyü yoğun bombardıman altında tutmuş Hırvatlar. Buna karşılık Türkiye’nin de desteği ile savaş sonrasında köy tekrar eski görkemine kavuşturulmuş.

Köyün merkezine giden taş basamaklardan çıkarken, köyün tarihin bir parçası olarak kaldığını görüyoruz. Issız, bizimle birlikte bir kaç turist daha… Bir kaç kubbeli hamam, merkezinde bir cami etrafında 150 kadar haneyle birlikte en tepesinde bir kale görüyoruz, Venediklere karşı inşa edilen karakol şehirde.

Sonradan yapılan saat kulesini görüyoruz kapısı açık. Kapısının açık olduğunu görünce cesaretle içeri giriyoruz yukarı çıkmak niyetiyle. Ancak içerideki ölü güvercinleri gördükten sonra fikrimiz hemen değişiyor ve vakit kaybetmeden dışarı koşturuyoruz. Ne kadar çıkmak istesek de tepeye, kuleye bakınmakla yetiniyoruz öyle.

***

Akşam vakti yaklaşıyor. Hava kararmadan önce Kraviçe Şelâlesini de görmek istiyoruz. Poçitel’e yakın, ancak biraz da mesafe var. Yolun devamında ilerledikten sonra Millî Park benzeri bir alana giriyoruz. Aşağı, şelâleye doğru inerken, yan yana düşen sıralı suların gürültüsünü gittikçe daha kuvvetli işitmeye başlıyoruz.

Yüksekten dökülen sular sertçe oldukça geniş bir alana yayılmış aşağıdaki göle çarpıyor. Gördüğümüz kadarıyla yazın sıcaklarında serinlemek için güzel bir su. Ancak hava henüz soğuk ve gezimizin devamına doğru, gittikçe de soğuyor. Güneşi artık daha az görüyoruz. Yağmur ile daha sık karşılaşıyoruz.

Artık hava karardı. Karadağ’a doğru Stolac şehrinin üzerinden geçeceğiz, ancak karanlıktan etrafımızı göremeyeceğiz. Bir çay içmek tavsiye edilmişti nehir boyunca Stolac’ta. Ancak biz sadece taş bir köprünün üstünden geçip nehir boyu Karadağ’a doğru ilerliyoruz. Zira hava karardı, etrafta da insan yok.

Ziyaret bitti, artık vatana geri dönmek vakti

Son gün gelip yine çattı. Günler yeter mi endişesiyle yola çıktığımız Bosna’da neredeyse ülkeyi boydan boya gördük.
Dar yollarda karanlıkta ilerliyoruz. Yolun yarısı bazen sona eriyor son anda gösterilen yol çalışması levhalarıyla. Bazı virajların uyarı tabelaları yok. Bazı levhalar da diğer yöne viraj gösteriyor. Bazen yoğun sis içine giriyoruz bazen de dar yollardan büyük kamyonlarla karşılaşarak geçiyoruz.

Karadağ sınırına geldiğimizde aracın ruhsatını ve pasaportlarımızı inceliyor sınır polisleri. Bagajdaki çantalarımızı kontrol ediyorlar nereye ve neden gittiğimizi soruyorlar. Öğrenci olduğumuzu ifade ediyoruz. Kotor’a gidip Saraybosna’ya geri döneceğimizi söylüyoruz.

Maalesef sınırı geçtikten sonra yollar daha bozuk gidiyor, sınırda artık yollar daha güzeldir diye düşünürken. Yoldaki şeritlerin de kaybolmasıyla son noktayı vuruyor akıllara, bozuk yollar. Neyseki bir süre sonra biraz daha güzel bir yola çıkıp daha rahat bir şekilde ilerliyoruz Dinar Alpleri’nden, Kotor Körfezi’ne doğru.

Gecenin ıssızlığında Kotor’a varıyoruz sahil boyunca giderek. Yola çıkmadan öncek baktığımız hostelin adresini kaydetmediğimizi farkediyoruz. Nerede yatacağız? Bir benzinlik buluyoruz ve yanına kiraladığımız aracı park ediyoruz. Araçta yatacağız. İhtiyaç için benzinliğe yaklaştığımızda mağazasının kapalı olduğunu görüyoruz. Biraz konuşuyoruz pompacıyla kısa bir süre içerisinde açıyorlar.

Rahatsız bir şekilde uyuyoruz çok da rahatımızı düşünmemeye çalışarak. Sabah 4 gibi ayağımın üşüdüğünü ve kapalı camlardan da soğuk çarptığını hissederek uyanıyorum. Hava soğuk, bir de rahat edemedim. Bir süre arabayı çalıştırıp ısınıyoruz. Dar imkânlarla geceyi bitirmek için tekrar yumuyoruz gözlerimizi sabahın karanlığına.

***

Önümüzde bir adam çim biçme makinesiyle elindeki motorun son gürültüsüyle çimleri biçiyor. Bir oraya bir buraya savuruyor elindeki makineyi. Tek gözümüzü açıp bakıyoruz sabah, bizi uyandıran kim diye. Uyanma vakti geldi. Kolu döndürerek camı aralıyoruz ve hemen içeri tap taze bir çimen kokusu doluyor.

Kotor’dayız. Gün doğdu. Gece göremediğimiz yüksek dağları şimdi görebiliyoruz. Denize açılan nehirler şimdi dikkatimizi çekiyor. Masmavi Kotor körfezine demir atmış devasa kruz gemilerini şimdi farkediyoruz.

Arabadan inip “Eski Şehir” isimli tarihi bozulmamış, araç girişinin olmadığı dar sokaklı evlerin bulunduğu ve eski surlarla korunan yere giriyoruz.

Eskilerin havasındaki butik dükkânlar ve restoranlar karşılıyor bizi surun altındaki kapıdan geçince ilk. Tarihini Venediklilerin oluşturduğu Karadağ’ın liman şehri, Kotor. Surların içindeki “Eski Şehir”de üç veya dört katlı evler, katedraller ve saat kulesi bulunuyor. Eskilerden bir şehir. Bir şehirde olması gerekenlerle…

İtiraf etmeliyim ki Kotor’u çok araştıramadan geldik buraya. Bosna Hersek’in bu kadar güneyine inmişken niyetimiz, gezimize bir Balkan ülkesi daha sıkıştırıp çeşitli yerler görmekti. Kotor’u ise kulaktan dolma biliyorduk.

Eski Şehir’e girerken şehrin bir haritasını almıştık turist bilgi merkezinden. Şehrin yamacına kurulu olduğu kaleyi haritadan bulup yöneliyoruz. Ancak yolun uzunluğu ve tepenin dikliği konusunda çok da bir fikrimiz yok. Diğer turistlere takılarak gittikçe tırmanıyoruz.

Tırmanış aslında biraz zorluyor. Kahvaltı yapmamıştık henüz öyle geziyorduk. Müthiş enerjik hissetmiyoruz güneş henüz tepeye ulaşmamışken.

Dar basamaklardan oluşuyor tepeye giden yol. Basamakların hemen kenarında da dağınıkça duran iri çakıllar, bazıları da sabitlenmiş taşlar. Belli noktalara geldikçe şehri yüksekten görme şansımız oluyor. Masmavi Kotor Körfezi’nin kıyısında kurulu Akdeniz’in sahil şehirleri… Akdeniz havasındaki dar şehirlerin hemen bitimindeki sarp kayalıkların da Dinar Alpleri’ne uzanışı… Basamaklardan çıkmaya devam ediyoruz.

Yeteri kadar yükseldikten sonra bu manzaranın bize yeteceğini düşünmeye başlıyoruz -ki zaten yolu yarılamış bile değiliz henüz. Geldiğimiz tepede biraz daha seyrediyoruz Kotor’u. Şehrin turuncu kiremitli evlerini görüyoruz. Katedralleri yukardan seçebiliyoruz. Büyük kruz gemilerini görüyoruz. Bir sürü turist ağırlıyordu biz şehri seyrederken, Kotor.

***

Akdeniz havası Kotor Körfezi boyunca hissedilirken camı açıp içeri giren rüzgarla deniz kokusunu soluyoruz. Sahil boyunca şehirlerden geçiyoruz. Bosna’ya dönmek için dağa doğru bir yola saptığımızda iklim birden değişmeye başlıyor. Önce güneş gidiyor sonra yağmur çiselemeye başlıyor. Biraz önceki akdeniz havasına birden elveda diyoruz.

Son anda gördüğüm yolun kenarındaki tahtaya basmamak için virajda direksiyonu biraz daha sola kırıyorum. Birden yolunda gitmesi gereken araba dışarı doğru çaprazlama kaymaya başlıyor. Nedenini anlayamazken daha, direksiyonu önce sertçe sola kırma ihtiyacı duyuyorum. Araba yeteri kadar sola kayarak döndükten sonra hızlı bir hamleyle sağa çeviriyorum direksiyonu.

Daha sonra yaptığımız fren testlerinde araba kesinlikle kaymamıştı. Virajdan ucuz kurtuluyoruz. Kenarda duvar olup olmadını hatırlamıyorum, Mücahit abi de hatırlamıyor herşey çok hızlı gelişmişti. Tek hatırladığım arabayı kurtarmadan önce Mücahit abiyle göz göze geldiğimdi. Ama virajı alamasaydık zararsız çıkmazdık zannediyorum.

Daha 10 dakika geçmemişti. Diğer viraja gene de biraz daha temkinli girelim derken ikinci kez arabanın arkası atmaya başladı. Hayır araba yol istikametinde değil dışarı kaçıyor. Bu sefer dar bir patika var duvarla evin arasında. Acele bir toparlamayla patikaya yerleşebiliyorum. Hızlıca el firenini çekip iniyorum arabadan: Benden bu kadar. Arabanın motoru bu sefer durmuştu da zaten. Direksiyonu Mücahit abiye teslim ediyorum. İlki tamamdı ancak ikincisi fazlaydı.

***

Temkinli bir şekilde yol alıyoruz Karadağ-Bosna Hersek sınırına kadar. Sınırda ülkeden çıkış ücreti olduğunu zannettiğimiz bir ücret ödüyoruz. Fiş kesmişlerdi, herhalde rüşvet falan değildi. Rüşvete fiş kesilmez.

Hemen ardından bir kapı daha geldi karşımıza bu sefer pasaportlarımızın kontrol edildiği. Mühürler basıldı ve yola devam ediyoruz. Kotor ve Bosna arasında fotoğraf çekilmeyi de ihmal etmiyoruz Mücahit abiyle.

Biraz daha ilerliyoruz ve Hıristiyan mezarlığı görüyoruz bulutlu ve hafiften esintili havada. Tam anayolun kenarında. İki şeritli geliş ve gidişten oluşan anayol. Mermerden üstünde resimler bulunan mezarları görüyoruz. Yağmur çiselemeye başlarken ayrılıyoruz mezarlıktan.

Çok ilerlemeden bir şehre varıyoruz. Ülke trafiğine alıştık ama herşeyi de öğrenemedik. Bahsedilen, ceza kesme meraklısı polisleri de öyle çok görmedik. 50 hız sınırında yolun hakkını vererek 80 kilometre hızla gidiyoruz. Frene dokunmaya kalmadan viraja pusan polisleri görüyoruz. Bizi görünce çok heyecanlanıyorlar. Sanırsınız ki uzun süredir ceza kesmiyorlardı.

Mücahit abi frene basarak yanlarında duruyor. Ben camı açarken kadın polis kameraya benzeyen tarih ötesinden kalma hız ölçme cihazında bir kolu çevirerek makinenin kaydettiği hızı bir fişe döküyor. Öyle heyecanlı ve mutlu ki elime tutuştururken o fişi… Ehliyet ve ruhsat…

Başta zannediyoruz ki 100 KM’lik bir ceza kesildi. Ancak biz de ısrar ediyoruz. Zira öğrenciyiz, geziyi de en az masrafla tamamlamak istiyoruz. Polislerin çok net rüşvet kabul ettiğini defalarca duymuştuk ancak zannediyorum ülkenin en dürüst polislerine denk geldik. O ceza ne olursa olsun kesilecek. En yakın bankaya kadar eskortluk ettiler bize yardım edebilmek (!) için. Ancak 50 KM indirimli ödeme yaptıktan sonra ehliyet ve ruhsatı teslim ettiler.

Yola devam ederken bazen yağmur yağıyor, çoğu zaman da yağmur yağıyor. Cezayı ödedikten sonra hep yağmur yağıyor. Zaman zaman da göllere rastlıyoruz. Nadiren de güneş açıyor. Ülkenin yeşil doğası içinde yola devam ediyoruz. Temkinle…

Biraz ilerledikten sonra tekrar polisler durduruyor. Polislerin herhangi bir bahaneyle durdurup usulsüzce para istediklerini de dinlemiştik Saraybosna’da. Üstelik sürücüler birbirlerine selektör yaparak ileride polis olduğunu da uyarıyor ısrarla. İlkini ödedik ancak ikincisi fazla gelirdi. İçlerinden bir tanesi işi yokuşa sürüyordu gözlemlediğim kadarıyla. Ancak diğeri yola devam etmemizi işaret etti belgelerimizi kontrol ettikten sonra. Çok şükür devam ediyoruz yola. Zaten fazla da Mark’ımız kalmamıştı ödeme yapabilecek.

Bir şehre vardığımızda karşıdan gelen araçlar selektör yaparak bizi uyarıyor. Hemen hızımızı kontrol ediyoruz. Sakince ilerliyoruz kağnı arabası gibi. Beklediğimiz gibi az ileride trafik polisleri pusmuş yine. Sakince geçiyoruz ve bu sefer geçen bütün araçları uyarmak bizim sorumluluğumuzda. Her geçen arabayı uyarıyoruz. Kimisi el sallayarak teşekkür ediyor, kimisi de apar-topar emniyet kemerini bağlıyor.

Uzunca yollar gidiyoruz. Süratli gitmek de mümkün değil. Bosna’nın doğasını sindiriyoruz içimize. Uzun bir süre gidince insan emaresi görüyoruz nihayet benzinlikte. Minik bir restoranı var. Hemen değerlendiriyoruz. Epeydir internete de bağlanamıyorduk. Kahvemizi yudumlarken 1 buçuk gündür cevapsız bıraktığımız yakınlarımızla görüşüyoruz. Kimisi merak etmiş… Dinlenirken sosyal medya hesaplarımıza fotoğraflar servis ediyoruz. İşimizi bitirdiğimizde tekrar yola koyuluyoruz.

Saraybosna’ya yaklaşırken soğukta bekleyen bir çocuğu görüyoruz. Tahminimce 13-14 yaşlarında. Kendisini 20-30 kilometre ilerideki köyüne götürecek bir araba bekliyor. Dillerini konuşamıyoruz. Ancak belki yardımcı olabiliriz. Duruyoruz yanında. Sadece “Sarajevo” diyerek Saraybosna’ya gittiğimizi söyleyebiliyoruz. O yöne gittiğini anladığımızda arabaya binmesini işaret ediyoruz. Sıcaklığı biraz daha arttırıyoruz hava soğuk ve çocuk da üşümüş gibi duruyor. Dillerini konuşamıyoruz ancak el işaretiyle önce kendimizi göstererek isimlerimizi söylüyoruz: Mustafa Sait, Mücahit. Sonrasında onun ismini öğrenebiliyoruz ancak: Teo. İsmi için Teo diyor eğer yanlış anlaşılmadıysak. Mücahit abinin bir çikolatası vardı arabada kendisine ikram ediyorum çikolatayı. Navigasyonu göstererek ancak nereye gittiğini öğrenebiliyoruz. Aslında anlaşmanın farklı yolları da var. Dillerinden tek kelime bilmeden sınırlı da olsa birbirimizle anlaşabiliyoruz. Bir süre gittikten sonra Teo ile tokalaşıyoruz, buz gibi ellerini sıkıyoruz ve daha fazla bir şey de söyleyemeden ayrılıyoruz köyünün ayrımında.

Saraybosna’ya vardığımızda son kez Balkan Köftesi yemek için merkeze gidiyoruz. Günlerimiz de bitti yarın akşam uçağımız var.

***

Son gün gelip yine çattı. Günler yeter mi diyerek yola çıktığımız Bosna’da neredeyse ülkeyi boydan boya gördük. Travnik’e gidemedik ancak bir de ülke değiştirdik. İnsanların sıcaklığını, savaşın izlerini ve bizim kültürümüzün parçalarını gördük. Şimdi havaalanına gidiyoruz ülkemize dönmek üzere. 1 saatlik mesafedeyiz yürüyelim dedik vaktimiz varken Mücahit abiyle.

Beş günlük süre Bosna ve Karadağ için fazlasıyla yetti. Karadağ’da daha fazla vakit geçirmek için bir gün daha gerekebilirdi belki. Saraybosna’nın merkezi bir tam günü hak ediyor. Belki bir buçuk. Ancak ülkenin güneyindeki görülmesi gereken önemli yerler biraz mesafeli. Bize gözüken en uygun yol araba kiralamaktı. Araba olmadan gezilmesi zor bir ülke Bosna. İsimlerini daha önce söylediğimiz yerlere gidilmesi de bir, belki bir buçuk günü alıyor.

Anayola yürüyerek çıktık ve nihayet havaalanına vardık bir süre daha yürüyerek. Sakin küçük bir havaalanına sahip Saraybosna. Ancak seccade serilerek ayrılmış küçük bir alanda akşam namazını kıldıktan sonra küçük bir salona geçtik. Çok fazla da uçağa biniş kapısı yok gibiydi, zaten de havaalanı küçük. Uçaklar sırayla inip kalkıyordu. Bekledik bir süre salonda önce Birleşik Arap Emirlikleri yolcuları bindi uçaklarına ve bizde sıramız gelince bindik uçağımıza.

Gezi: Mustafa Sait Önal

YAZDIR

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*