Hey Ateş! Senin sözün geçmez buralarda

Denizli’de Bediüzzaman ile hapis yatan Dursun Özçelik 1914 yılında İnebolu’nun Küre nahiyesinde dünyaya gelir.

Üstadla 1936 yılında Kastamonu Kalesi’nde karşılaşır. Tarif edemediği bir duygu seline kapılır. Üstadla arasında tarif edemediği bir bağ vardır. Bu onu hep ağlamaya yakın kılmıştır. Her görüşünde kendini ağlamaktan alamaz. Üstad, Kastamonu Kalesi’nde şehre ve dağlara baka baka Risale telif eder. Bir gün birini yazması için Dursun’a verir.

1943 yılında Risale okuduğu gerekçesiyle Küre Hapsine konulur. O günlerde bir rüya görür. Mescit gibi bir yerdedir. Üstad mihraptadır. Mehmet Feyzi, Dursun’a döner. “Beklenen zat çıktı.” Rüya gerçekleşir. Denizli Hapsine gönderileceği bildirilir. Beklenen zata, Üstad’a kavuşacaktır. Büyük sevinç ve ferahlık hisseder. Hapis onun için Cennet bahçesi gibidir. Çok güzel dostluklar kurar. Hatıralarını yaşatmak için Mehmet Feyzi Pamukçu’nun ismini oğluna Ahmet Feyzi Kul’un ismini de torununa verir. Hasan Atıf’a da çok derin muhabbeti vardır. Yıllarca o günlerin hatıralarıyla yaşar. Seneler sonra Ahmet Feyzi ve Hasan Atıf’ın vefat ettiğini duyunca çok duygulanır, gözleri dolar.

HEY ATEŞ! SENİN SÖZÜN GEÇMEZ BURALARDA!

1949 yılında Küre’de büyük bir yangın çıkar. Ahşap evler çıra gibi tutuşur. Risale “nur” dur. Elbet nur, narı (ateş) mağlûp edecektir. Dursun bunun örneklerini çok duymuştur. Fakat bazı şeylerin kalbe tam oturması için yaşanması gerekecektir. Bütün mahalle yandığı halde Nurlar’ın bulunduğu otel zarar görmez. Yıllar sonra “Allah’ın lütfuyla, eserlerin şefaatiyle kurtulduk.” der. Mehmet Feyzi de tasdik eder. Nurlar’ın bulunduğu yeri ateşten muhafaza eden Allah Nurlar’a bezenmiş canları da Cehennemden muhafaza edeceği bir daha anlaşılmış olur.

CENNETTEN BİR MANZARADIR ÜSTADI GÖRMEK

Dursun en çok Kâbe ve Denizli Hapsinde bulunmaktan, Risale yazıp okumaktan zevk almaktadır. Üstad’ı hapisten sonra görememiştir. Kalbinin harı, ruhunun ağrısı arttıkça artmaktadır. Hasret dayanılmaz olunca kendini yollara vurur. Bir seher vakti Emirdağ’a varır. Yol üzerindeki bir kahvede soluklanır. Kahveciye Üstadı ziyaret etmek istediğini söyler. “Üstad hasta. Misafir kabul etmiyor.” denilince yıkılır. Boynunu büker, mahzunlaşır. Demek kader de Üstadı göremeden dönmek de vardır. Kahveci haline çok üzülür. Teskin etmeye çalışır. “Zübeyir buraya su doldurmaya gelir. Onunla görüşürsün.” Gerçekten de az sonra gelir. Halini arz eder. Zübeyir de aynısı söyler. Son bir ümitle yalvarırcasına seslenir. “Üstadın kapısına kadar varayım. Ona en yakın noktaya kadar gideyim. Üstad kabul etmese bile zararı yok. O zaman ziyaretimi son noktaya kadar yapmış sayarım!”

Zübeyir, Dursun’daki yangını görmüştür. Üstadı görmeden giderse hasretten ölecektir. Yola koyulurlar. Yaklaştıkça heyecanı artar. Eve girer girmez Üstadın gür sesi yükselir. “Hoş geldin Otelci, Kahveci Dursun kardeşim! Seni Kastamonu namına kabul ediyorum.” Şaşırır. Üstadın kendisini görmesi mümkün değildir. Bak yine gösterdi kerametini. Kendine dünyanın bağışlandığını hisseder. Üç saat yanında kalır. Bambaşka bir zaman ağına girer. Cennetten buhurdanlar içre bir dünyaya erer.

Sen İstanbul’a gidersen, kim tutar Küre’nin kubbesini

Dursun, Denizli Hapsi ile rütbe alır. Şanı yayıldıkça yayılır. Yıllar sonra Rüştü Mırmır ve S. Yılmaz Üstadı görmek için yola çıkarlar. Küre’ye uğrarlar. Dursun’un kapısını çalarlar. Dursun hüzünlenir. Üstaddan ayrı kalmanın acısıyla içi çekilir.

Rüştü Üstadın kapısına varır. Üstadım, der, Dursun’un selâmı var. Biz buralarda fazla gelişemedik, duâ buyursun da burada inkişaf edelim, diyor. Kardeşlerim, der Üstad siz ona selâm söyleyin. Onlar Nur hizmetinde saff-ı evvel ve çekirdekler hükmündedirler. Onlar kudsî Nur hizmetinde sadakat göstersinler kâfidir. Onların ektiği Nur çekirdekleri şimdi meyve vermektedir. Onların sebat ve gayretleri şimdi bütün dünyada meyvesini vermektedir…

Üstadın iltifatlarını işiten Dursun sevinçten uçacak gibidir. Şimdi Dursun nasıl sığsın dünyaya. Dursun dünya, inecek var. Üstada gidecek bir yolcu var.

Bir gün babası İstanbul’a taşınmaya karar verir. Dursun, Üstad’a danışmadan hareket etmez. Haber gönderir. Taş yerinde ağırdır. Her belde de Üstadın bir akik taşı bulunmalıdır. Cevap kesindir. “Razı değilim.” İstanbul da, dünya da sana feda olsun. Razı olmadığın bir şeyi hiç yapar mı Dursun’un. İstanbul’da unutulup gitmektense Küre’de bir kale, kalede bir göktaşı olmak daha iyi değil midir! Üstadın kerameti gerçekleşir. Evi İnebolu ile Kastamonu arasında nurdan bir han olur. Yüzlercesinin duâsını alır. Hastalığının ağırlaştığı zamanlarda bile hatıralarını ilk günkü sıcaklığıyla anlatır.

DENİZ BİTTİ SON KUŞLAR DA GÖÇ EDİYOR

Martılar göçmen kuşlardır. Vakti gelince giderler. 23 Mart 1960 sabahı Dursun’un kapısı çalar. Açar. İnebolu’nun Nur atlısı Ahmet Nazif karşısındadır. “Buyur abi.” “Kardeşim… Üstad… Üstad toprağa düştü. Cenazeye gidiyoruz.” Aman ya Rabbi! Mart ayında martıların göç ettiği nerden duyulmuş be abi…

Yola koyulurlar. Urfa’ya vardıklarında Üstad’ın defnedildiğini öğrenirler. Hasret bir daha katlanır. Vuslat Cennete kalmıştır.

Üstad ahirete uçtuktan sonra dünya denizi çekildikçe çekilmiştir. Dört yıl sonra Nazif göç etmiştir. Risalelerle içindeki boşluğu doldurmaya çalışsa da martının kanadı kırılmıştır artık. Ahiret denizindeki Üstad ve Nazif dünya limanındaki Dursun’u beklemektedir. O da müjde beklemektedir. O müjde 7 Temmuz 1999 tarihinde gelir. Ruhunun kapısı çalınır. Açar. Karşısında yine Nazif vardır. Ama otuzdokuz yıl önceki gibi değildir. Son derece neşelidir. Vefat haberi verecek değildir. “Hoş geldin abi.” “Hoş bulduk Kardeşim. Üstad seni bekliyor.” Dursun’un kalbi yerinden çıkıverecek gibidir. “Ben otuzdokuz yıldır bu günü bekliyordum. Hazırım, hemen gidelim.” Son defa gülümser dünyaya. Nefesi tükenir. Kalbi yerinden çıkar. Martıların kanatlarında Küre Kabristanı’na kaldırılır. Ruhuna el-fatiha…

*İhsan Atasoy (İnebolu Kahramanları)

*Ömer Özcan (Ağabeyler Anlatıyor-1)

Mustafa Oral

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*