Hudeybiye barışı

Fetih Sûresi Hicretin altıncı yılında (628) Hz. Muhammed’in (asm) büyük bir diplomasî başarısı olan Hudeybiye Barış Antlaşması dönüşünde daha Medine’ye varmadan indirilmiştir.

Yani nüzul sebebinde savaş yoktur. Hz. Peygamber (asm) ve beraberindekiler sırf umre ibadeti için Kâbe’yi ziyaret etmelerine izin vermeyen Mekkeli Kureyş müşrikleriyle barış masasına oturmayı kabul ederler. Hz. Muhammed (asm) sahabenin ciddî itirazlarına rağmen ilk bakışta çok ağır olan sulh maddelerini kabul eder.

Kendilerini Kâbe’yi ziyâret ve tavafa hazırlamış olan hakikat ve doğruluğa müştak sahabîler, maddelerin dış görünüşüne bakıp, Hudeybiye Barışı’nın aleyhlerinde olduğu kanaatına varmışlardı. Fakat zamanla sulhun müsbet neticeleri görülmeye başlanınca, Resûl-i Ekrem Efendimizin (asm), kararında ne kadar haklı olduğunu ve endişelerine de mahal bulunmadığını anladılar.

Müslümanlar Hudeybiye’den Medine’ye dönerken yolculuk sırasında zihinlerdeki soru işaretini dağıtan âyetler nazil olmuştur. Yolculuk sırasında Fetih Sûresi nazil olmuş ve bu sûre Hudeybiye Sulhü’nün bir zafer olduğu konusundaki şüpheleri ortadan kaldırmıştır: “Biz sana apaçık bir fetih yolu açtık.”1 Ayrıca Hz. Peygamberin (asm) rüyasında Kâbe’yi tavaf ettiğini görmesinin Allah tarafından tasdik edildiğini, Müslümanların “korkusuzca ve güven içinde” Kâbe’ye gireceklerini müjdeliyordu.2

Maddî kılıç kınına sokulu durduysa da, Kur’ân-ı Hakîmin parlak mânevî kılıcı ortaya çıktı, kalb ve akılları fethe başladı. Anlaşma sayesinde Müslümanlarla, müşrikler birbirleriyle serbestçe görüşme imkânı buldular. Müslümanların yaşayışlarıyla gösterdikleri İslâmın güzellikleri onları kendilerine cezbetti. Kur’ân’ın sönmez nurları kavim ve kabilelerin inad ve taassublarını kırıp, mânevî hükmünü icrâ etti. maddî kılıçla mağlûbiyeti kabul etmek istemeyen zâtlar, bu sulh sayesinde Kur’ân’ın mânevî kılıcının cazibesinden kendilerini kurtaramayıp, Hz. Resûlullahın (asm) huzuruna çıkarak teslimiyetlerini arz etmiş, Müslüman olmuşlardır. Böylece Müslümanlarla ticarî münasebetler başladı. Kureyş müşrikleri Müslümanları yakından tanıma fırsatını buldular. Onların doğruluklarına, dürüstlüklerine şahid oldular. Müslümanların nasıl bir hürriyet havası içinde yaşadıklarını yakından takib ettiler.

Hudeybiye Sulhu’ndan Mekke’nin Fethi’ne kadar geçen iki sene zarfında Müslüman olanların sayısı, Resûl-i Ekrem Efendimizin (asm) peygamber olarak gönderilişinden sulh gününe kadar geçen yaklaşık yirmi seneye yakın zaman içinde Müslüman olanlardan çok daha fazla olmuştur. Umre maksadıyla yola çıkan Sahabîlerin sayısı bin dört yüz iken, iki sene sonra Mekke’nin Fethi’ne gidildiğinde bu sayı on bini buluyordu. Bu da, Hudeybiye Sulhu’nun ne kadar yerinde yapılmış bir anlaşma olduğunu açıkça göstermektedir.

Hudeybiye Antlaşması’ndan sonra kabileler arasındaki diyalogların güçlendiğine dikkat çeken Bediüzzaman, bu sulhtan sonra maddî kılıçların kınına yerleştirildiğini, buna mukabil Kur’ân-ı Kerîm’in hakikatlerinin insanlara ulaştırılmasıyla “kalplerin ve akılların” fethedildiğini ve asıl fethin bu olduğunu söyler. Kabilelerinin Müslümanlarla olan diyaloglarının artması neticesinde İslâmiyet’ten kaynaklanan güzelliklerin ve üstün ahlâk örneklerinin Araplardaki inat ve taassubu ortadan kaldırdığını ifade eder. Kur’ân-ı Kerîm hakikatlerinin Hudeybiye Antlaşması’ndan sonra cilvesini gösterdiğini, bu yüzden birçok nüfuz sahibinin İslâmiyet’i tercih ettiğine dikkat çeker. Hudeybiye Antlaşması’ndan sonra Halid bin Velid, Amr ibn’ül As, Osman bin Talha gibi nüfuzlu kişilerin İslâmiyet’i tercih etmesi Müslümanların güçlenmesini netice vermişti.

Kur’ân’ın Hudeybiye Sulhu’nu “Feth-i Mübîn”, yani apaçık bir fetih olarak tavsif etmesi de, dikkat çekicidir. Hâlbuki Müslümanlar, daha evvel de küçümsenmeyecek zaferler elde etmişlerdi. Fakat Kur’ân’ın coğrafî fetihleri değil de Hudeybiye Sulhu’nu “Feth-i Mübîn” olarak nitelendirmesi, İslâmiyet için asıl hakikî zaferin manevî sahada olduğunun göstergesidir.

Hz. Peygamber’in (asm) barışı yalnızca Müslümanların rahatı için değil, bütün insanlar için istediğinin açık delilidir. Hudeybiye’den iki yıl sonra Mekke’yi hiç kan dökmeden fethetmesi ve akabinde bütün Kureyşliler’e umumî af ilân etmesi onun amacının kan dökmek olmadığını, insanların barış ve güven içerisinde yaşayacağı bir sosyal ortamı oluşturmak olduğunu göstermektedir.

Barış; fedakârlık ve akılla inşa edilecek onurlu bir çabadır. İşte Kur’ân bu antlaşmadan sonra indirilen Fetih Sûresi’yle antlaşmayı büyük bir zafer olarak görüp bir sonraki fetihlerin de anahtarı olarak nitelendirir. Bugün Fetih Sûresi’nin anlam çerçevesine girmek istiyorsak doğru İslâmiyet’i yaşayıp barışı başarmalıyız.

Muhammed Yusuf Akbaş

Dipnotlar:
1- Fetih Sûresi: 1.
2- Fetih Sûresi: 27.

image_pdf

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*