“Hürriyet-i Şer’iye” ve Demokratlar

Hürriyet-i Şer’iye; şeriatın (İslâmın) öngördüğü hürriyet olup adalet kanunu gereğince, suçluların cezalandırılması dışında kimsenin kimseye tahakküm etmemesi, baskı kurmaması, herkesin hak ve hukuku güvence altında kalması, fertlerin meşrû (kanunî) haklarını kullanmada şahane serbest olmaları demektir.

Hürriyetin gereği; kişinin ne kendisine, ne de başkasına zarar vermemesidir. 1 Günümüzde Hürriyet-i Şer’iye, demokrasinin gerçek anlamda uygulandığı zeminde tecelli eder. O da hakikî Demokratların yönetiminde gerçekleşir.

Hürriyet-i Şer’iye, adalet-i mahza adı verilen; adaletin harfi harfine tecelli edebildiği bir hukuk zeminini ifade eder. Böyle bir zeminde ferdin kanunî hak ve hürriyetlerinin, kendi rızası olmadan devlet ve toplumun selâmeti için de olsa feda edilmez. Bu nevi adalete göre devlet başkanı ile sadece vatandaş kanun ve hukuk önünde eşittirler. 2 Asr-ı Saadet ve dört halife döneminde bu adalet uygulanmıştır. Hz. Ömer’in (ra) bir Hıristiyan, Hz. Ali’nin (ra) bir Yahudî ile mahkeme önüne çıkması bunu gösterir.3

Üstad Bediüzzaman, Ahrar/Demokrat siyasî anlayışını desteklemesinin bir sebebini; istibdad-ı mutlakı kaldırıp tam bir “Hürriyet-i Şer’iye”ye vesile olmalarıyla açıklar.4

Demokrasi, Demokratların gayretiyle gerçek anlamında hayata uygulandığında İslâmın öğrenilmesi, yaşanması kolaylaşacak, onun öngördüğü “Şer’î Hürriyet” toplumda tatbik imkânı bulacaktır. Demokratların bunun şuurunda olup olmamaları önemli değildir.

Ülkemizde 1950 öncesi tek parti yönetimi döneminde demokrasi olmadığı için, Müslümanlığı “irtica/geri dönüş” kabul edip İslâm’ın yaygınlaşmasını istemeyen hakim güçler, değişik hile ve oyunlarla mahkemeleri ve devletin güvenlik kuvvetlerini iğfal ederek dindarların üzerine sevk etmişlerdir. Bediüzzaman ve Nur Talebelerine yaptıkları gibi dinini yaşamak isteyenlere hapis, sürgün, tarassut v.b. yollarla şiddetli zulüm yaparak dinî hak ve hürriyetlerin uygulanmasına mani olmuşlardır. 5

1950’de Demokrat Parti ile Adnan Menderes liderliğinde, daha sonraki dönemlerde Adalet Partisi ile S. Demirel liderliğinde iktidara gelen Demokratlar, istibdat yönetiminin geri bıraktığı ülkeyi bir uçtan bir uca fabrikalar, barajlar, yollar, köprüler ve üretim tesisleriyle süslerlerken, diğer taraftan demokrasiyi; insan hak ve hürriyetlerini hayata geçirdiler. Bu kapsamda din ve vicdan hürriyetinin önüne konan engelleri büyük bir cesaretle kaldırdılar. Din hürriyetinin bir gereği olarak ezanı aslına döndürerek ülke sathında Kur’ân Kursları, İHL ve İlahiyat Fakültelerini yaygınlaştırarak dini siyasetlerine alet etmeden maneviyata büyük ölçüde hizmet ettiler.

Demokratlar, demokrasinin gereği olarak yaptıkları bu icraatlarla “Hürriyet-i Şer’iye”nin hayata geçmesine zemin hazırlayarak, Üstadın verdiği yukarıdaki müjdesine mâsadak olmuşlardır.

Zındıka komitesinin (Kemalist derin devletin) 2000’lerin başında fitne ve fesat oyunlarıyla hakikî Demokrat güçleri siyaset sahnesinin dışına itip, rahatlıkla yönlendirebileceği güçleri iktidara taşımasından sonra ülke bir daha rahat yüzü görmedi, dinî hayat da sulandırıldı. Hürriyet-i Şer’iye zemini bozuldu.

Çare: İşlerin rayına oturarak ülkenin rahatlaması, Hürriyet-i Şer’iye’nin tecelli etmesi için hür Batı ülkelerinde olduğu gibi birinci sınıf bir demokrasinin devreye sokulması gerekmektedir. O da ancak gerçek Demokrat güçlerin Nur Talebeleri ve toplum tarafından ayağa kaldırılmasıyla mümkün olur kanaatindeyim.

Dipnotlar:
1- Münâzarât, YAN, s. 133-139.
2- Mehmet Kutlular, İşte Hayatım, s. 150.
3- Tarihçe-i Hayat,YAN, s. 668.
4- Emirdağ L. 2, YAN, s. 348.
5- M. Kutlular, İşte Hayatım, YAN, s. 149, 150.