İlahî ikaz dedik, geri adım atmadık

Mehmet Kutlular’ın Dilinden 28 Şubat

28 Şubat’ta cezaevinde 276 gün kalarak bedel ödeyen Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular, kendisiyle yapılan bir röportajda ‘ilÂhÎ ikaz’ dediği için bedel ödediğini, fakat geri adım atmadığını söyledi.

28 Şubat Süreci olarak bilinen ve demokrasi tarihimizin karanlık dönemlerinden biri olan ‘post-modern’ darbe sürecinde en çok bedel ödeyen isimlerden biri de Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’dı. Kutlular bu süreçte 276 gün hapis yattı ve gazetemiz bir ay boyunca kapatıldı. Editörlüğünü Abdurrahman Babacan’ın yaptığı ‘Binyılın Sonu 28 Şubat’ isimli kitapta Mehmet Kutlular yaşanan süreci anlatıyor…

– 12 Eylül darbe döneminde Risale-i Nur talebeleri arasında ihtilâflar çıktı ve siz darbenin karşısında yer alırken, bazı arkadaşlarınız darbenin yanında yer aldı. Önceki darbe girişimlerinden farklı olan 28 Şubat’ta Risale-i Nur camiasının tutumu nasıl oldu? Bu süreçte de fikrî ayrılıklar oldu mu?

Türkiye’nin en temel problemi demokratikleşememedir. Bunun arka planında ise Cumhuriyetin kuruluşunda yapılan insan hak ve hürriyetlerine mugayir, din ve vicdan hürriyetini kısıtlayıcı uygulamalar yatmaktadır. Cumhuriyetin din karşıtlığı üzerine temellendirilip laikliğin bu çerçevede uygulanması – tekke ve medreselerin kapatılması, ezanın Türkçeleştirilmesi, eski harflerin yasaklaması gibi uygulamalar bu anlayışın ürünüdür- bugün yaşadığımız sıkıntıların temelini atmıştır. Diğer önemli bir hata ise Türkçülük anlayışı ile, ulus devlet yapılanması ile bin yıldan beri birlikte yaşayan farklı unsurların kimliklerinin reddedilmesidir. “Ne mutlu Türküm diyene” ırkçı bir yaklaşım olarak Osmanlıda kardeşçe birbirini yaşayan milletleri karşı karşıya getirmiştir. Bu anlayışın resmî devlet politikaları haline getirilerek devam ettirilmek istenmesi ülkemizdeki demokratikleşme hamlelerini hep baltalamış ve darbelerin hazırlayıcısı olmuştur.

Demokratlara zulmettiler

İşte 28 Şubat da, diğer darbeler gibi, istibdat temelli, manevî değerleri yok sayan, dinsizliği yerleştirmek isteyen bir anlayışın ürünü olmuştur. Türkiye çok partili sisteme geçti ama demokratikleşemedi. Çok partili döneme geçişte, müstebit anlayış on sene sabredebildi. Merhum Menderes ve arkadaşlarını astılar, Demokratlara zulmettiler. Menderes ve arkadaşlarının başına gelenler, onların din noktasındaki tahribatları tamir çabalarının bir bedelidir. Sonra malûmunuz, on yıl sonra bir darbe daha. Bunlar hep Demokratlara karşı, demokrasiyi engellemek, Türkiye’nin her alanda kalkınmasının, normalleşmesinin önüne geçmek için yapılmış darbeler. Böylece 1980’e kadar gelindi.

80 ihtilâli, en münafikane darbedir

1980 öncesi çok kan aktı. 12 Eylül darbesi ile birlikte bu kan durdu. Bu akan kan 11 Eylül’de niye durdurulmadı? Sorgulanması gereken durumlardan biri budur. Darbeyi yapanlar kendileri itiraf ettiler. Darbenin olgunlaşması için bir yıl bekledik diye… Bu yüzden 80 ihtilâli en münafikane darbedir. Darbe sonrasında, Devlet Türkiye’nin bütün dinî gruplarını kontrol altına almak istedi. Devlet imkânlarını emrimize tesis etmek vaadi ile bize de teklifte bulundular. Hepsini reddettim. Kendimizi kullandırtmadık. Darbeyi dinî gruplardan olumlu karşılayanlar oldu, akan kanın durması hasebiyle alkışlayanlar oldu. Bizim Üstadımızdan aldığımız ders ise bu hususta farklı bir yerde durmamızı sağladı. Biz darbelerin her türlüsüne karşıyız. İstibdadın, baskının, din ve vicdan hürriyetini kısıtlayıcı her hareketin, dine ve dinî değerlere karşı duran her türlü anlayışın, ideolojik yapılanmaların ve hareketlerin karşısında olduk. 12 Eylül böyleydi. Karşı çıktık, darbe anayasasına hayır dedik. Devletin anlaşma, birlikte hareket etme tekliflerini geri çevirdik. Risale-i Nur hareketini Kemalizmle barıştırma, yan yana getirme gayretlerinin karşısında durduk. Dimdik durduk.

Bediüzzaman’ın dersini alan hiç kimse darbenin yanında olmaz

Bütün ihtilâller Demokratlara yapılmıştır. Atatük ilke ve inkılâplarını koruma ve kollama gibi garip bir dayanakla yapılmıştır. 12 Eylül darbesi de böyleydi. Biz demokrasinin, hak ve hürriyetlerin yanında yerimizi aldık. Onların tekliflerini geri çevirince bize bedel ödetmek istediler. Gazetemiz 470 gün kapatıldı. Onu kapatınca Yeni Nesil’i çıkardık, o kapatılınca Tasvir’i çıkardık. Hep takibata uğradık, adeta bize nefes aldırılmadı. Bazı arkadaşlarımızın darbenin yanında yer aldığını söylüyorsunuz. Bediüzzaman’ın dersini alan hiç kimse darbenin yanında olmaz. Böyle bir şey yok. Yalnızca farklı değerlendirmeler var. Dinî gruplarımızdaki siyaset meselesine bakış açısındaki farklılık bazı ihtilâfları da beraberinde getirmiştir. Bazı arkadaşlarımız da bu darbeyi farklı algıladılar, bunlar darbenin yanında yer aldı görüntüsü ortaya çıktı.

Türkiye, biraz rahatlamaya başlayınca 28 Şubat geldi

12 Eylül Türkiye’ye çok şey kaybettirdi. Bu tahribatın tamiri hala mümkün olmadı. Türkiye biraz rahatlamaya başlayınca 28 Şubat geldi. Biz 28 Şubat’ın da karşısında durduk. O dönem de dinin, inançların baskı altına alındığı, İslâm’ın temel şeairlerine karşı hücumun başlatıldığı, inanan insanların önünün kesilmek istendiği acı bir dönemdi. 28 Şubat için postmodern darbe denilmesi doğrudur. Yine asker işin içindedir. Ordunun baskısıyla, irticai faaliyetler bahanesiyle bu darbe yapılmıştır. Tamamıyla inanan insanlara, inançlara yönelik yapılmış bir darbedir.

Başörtüsünü savunduk, yasakları eleştirdik

Biz ne yapmalıydık bu durumda? Biz bir gazeteyiz. Hiç eğilmedik, bükülmedik. Cenâb-ı Hak da bu tavrımızdan dolayı bizi hep korumuştur. Başörtüsünü savunduk, yasakları eleştirdik. Bu sefer bizi gelip tekrar kapattılar. Biz de Asya’yı çıkardık. Farklı şekillerde bize bedel ödettiler. Marmara Depremi’ne İlâhî ikaz dediğim için 2 yıl bir gün ceza aldım. 312’den içeri girdik. “Sözünüzü geri alsanız da kararı yumuşatsak” filan diye teklif de edildi. Taviz vermedik, zelzele ile ilgili kitapçık dağıttık. Ahmet Mete Işıkara o dönemde açıklamalarda bulundu, bunlar gazetelerde manşetten çıktı. Işıkara, depremin merkez üssünün Güven Erkaya’nın kumandanı olduğu Gölcük Donanma Kumandanlığı olduğunu söyledi. Bunlar bütün Müslümanları fişlediler, binlerce insanın haklarını gasbettiler, inanan insanlara zulmettiler. Biz bu zulümlere karşı İlâhî ikaz değerlendirmesi yaptık.

Biz de bu depremi İlâhî ikaz olarak yorumladık

Bunu Kuran söylüyor. Üstad Bediüzzaman Hazretleri umumî afetlere bakış açısını Sözler adlı eserinde şöyle ifade ediyor: “Umumî musîbet, ekseriyetin hatâsından ileri gelmesi cihetiyle ekser nâsın o zâlim eşhasın harekâtına fiilen veya iltizâmen veya iltihaken taraftar olmasıyla mânen iştirâk eder, musîbet-i âmmeye sebebiyet verir.” Bediüzzaman Hazretleri’nin bir zelzele sonrasında kendisine sorulan soruyu bu şekilde cevaplaması, bunu her hakikatte olduğu gibi Kur’ân âyetlerine ve hadislere dayandırması, başımıza gelen musîbetlerin bir ders ve ikaz mahiyetinde olduğunu gösterir. Biz de bu depremi İlâhî ikaz olarak yorumladık. 17 Ağustos 1999 depreminin de bu yorum çerçevesinde “İlâhî İkaz” olarak değerlendirilmesi, kendimize çeki düzen vermeye yönelik Kur’ânî bir bakıştır. Ancak gerek medyada, gerekse gazetemize doğrudan ulaşan tepkilerle İlâhî ikaz yorumumuz bir lince tabi tutuldu, beni mahkûm ettirmeye yönelik bir hareket başlatıldı. Dâvâ açıldı. Ben yine de geri adım atmadım.

Vicdanım çok rahattı, hiçbir suçum yoktu

Neyse, o dâvâdan içeri girdik, 276 gün gittim yattım. Vicdanım çok rahattı, hiçbir suçum yoktu. Gittik yattık. Bazı düzenlemelerden sonra dışarı çıktık. AİHM de bizim lehimize karar verdi. Bunlar gösteriş için değildir, inandığımız dâvâ içindir. Dâvâ için bunca baskıya ve zulme katlandık, dik durmaya çalıştık. Allah için, din-i Mübine hizmet için bunları yaptık. Diğer kardeşlerimizi de hep savunduk. Zira iman bunu iktiza ediyor ki, tahakküm ve istibdat ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek ve zâlimlere tezellül etmemek… Hasılı, her halükârda Nurculuk yaptık.

Bizde cumhuriyet şekil ve isimden ibaret kalmıştır

Üstad Hazretleri devletin kuruluşundan itibaren yapılması gerekenleri söylemiş, korkmadan söylenmesi gerekenleri söylemiş, dik durmuştur. Meclise hitaben “Bu inkılâb-ı azimin temel taşları sağlam gerek” diyerek mebusları özüne dönmeye dâvet etmiş, mücadelesini iman, Kur’ân hakikatleri uğrunda yürütmüştür. Dini temelden sarsmak ve ortadan kaldırmak isteyen tahripçi fikirlere ve hareketlere karşı İman ve Kur’ân hakikatlerini ispat dâvâsını üstlenmiştir. Bunu da ‘müsbet hareket’ ilkesinden şaşmadan yapmıştır. Bizde cumhuriyet şekil ve isimden ibaret kalmıştır. İsimlerin değişmesiyle hakikatlerin değişmeyeceğini vurgulayan Bediüzzaman Hazretleri, istibdad-ı mutlakı cumhuriyet adı altında uygulamak isteyenlere karşı durmuş, adalet, fazilet ve hürriyet temellerine dayanan hukuk devletini savunmuştur.

Yeni Asya