İmam-ı Mübin Nazari, Kitab-ı Mübin Bedihi Kader Tecellileridir

“Şu defterin vücudu, Yirmi Altıncı Sözde, hem Onuncu Sözün Haşiyesinde ispat edilmiştir.”

Kader ile İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin mefhumları arasındaki bağlantıları “tahavvülat-ı zerrat” çerçevesinde ele almaya çalışmıştık. Bu konuya ışık tutan Yirmi Altıncı Söz’ün Üçüncü Mebhas’ından yardım almaya devam edecek olursak şu cümlelerle karşılaşıyoruz: “Evet, bir çekirdekte, hem bedihî olarak, irade ve evâmir-i tekviniyenin ünvanı olan Kitab-ı Mübînden haber veren ve işaret eden, hem nazarî olarak emir ve ilm-i İlâhînin bir ünvanı olan İmam-ı Mübînden haber veren ve remzeden iki kader tecellîsi var: Bedihî kader ise, o çekirdeğin tazammun ettiği ağacın maddî keyfiyat ve vaziyetleri ve heyetleridir ki, sonra gözle görünecek. Nazarî ise, o çekirdekte, ondan halk olunacak ağacın müddet-i hayatındaki geçireceği tavırlar, vaziyetler, şekiller, hareketler, tesbihatlardır ki, “tarihçe-i hayat” namıyla tabir edilen, vakit be vakit değişen tavırlar, vaziyetler, şekiller, fiiller, o ağacın dalları, yaprakları gibi intizamlı birer kaderî miktarı vardır. Madem en âdi ve basit eşyada böyle kaderin tecellîsi var. Elbette umum eşyanın vücudundan evvel yazılı olduğunu ifade eder ve az bir dikkatle anlaşılır.”

Bu bölümde “şimdi”nin karşılığı “bedihi” oluşla, mazi ve müstakbel ise “nazari” oluşla ifade edilmektedir. Zerrelerin halden hale geçerek kaynaştığı bir alemde -ve yeni fiziğin verileri ile her bir zerrenin bütün ile bağlantılı olduğu bir ortamda- bu kavramlar daha iyi anlaşılır bir hale gelmiştir. Varlıkları teşkil ettikleri düşünülen milyarlarca zerrenin, belli kalıplar var da onların içinde hareket ediyormuş gibi sergiledikleri tavırlar, şuur ve idrak sahiplerinin zihinlerinde manaların oluşumuna zemin hazırlayan zerreler ile etkileşerek “şimdi”lik manasını netice verirler. Bu mana ile “elle tutulup, gözle görülmek”, “hissetmek”, “var bilmek” gibi pek çok mana yaşanır. Şehadet alemi, mülk alemi, varlıklar alemi dediğimiz kavramlar bu şekilde oluşturulur. Yani “varlık” manası da zerrelerin hareketi ve ruh denilen ayinede oluşturdukları ihtizaz, titreşim ve değişimin sonucu olmalıdır. Bu bağlantılar ise, ancak oluşum ve etkileşimler esnasındaki kayıtlarla kurulabilir. Aksi takdirde kopuk kopuk levhaların yan yana gelip kaybolmasından ibaret bir varlık alemi oluşurdu.

Varlıkların varlık aleminde algılandıkları süre boyunca içine girdikleri tavırlar, şekiller (metindeki tabirle “…tarihçe-i hayat namıyla tabir edilen vakit be vakit değişen tavırlar, vaziyetler, şekiller, fiiller”) kaybolup gidecektir. Halbuki bu değişimler de farklı ifade tarzlarıdır. Onların da ağacın dalları, yaprakları gibi intizamla birer kaderî miktarı vardır. Çiçeğin şeklini, yaprakların büyüklüğünü tayin eden ve tohumdan çiçeğe her anını belli bir program ve kayıt altında yürüten sistem, rüzgarla salınımı da kayıt altına almış olmalıdır. Yıldızlar, insanlar, hayvanlar ve bitkiler sürekli bir değişim, gelişim ve başkalaşım içerisindedirler. Bu değişim ve başkalaşımlar da rasgele, gelişigüzel, tesadüfen değil, bir tayin ve takdir ile yürümektedir. Bu hallerden de manalar, tesbihatlar ve esma ifadeleri doğar. Bu hal tek tek fertlerde olduğu gibi bütünde de gözlenir. Zerrelerin birbirinden etkilendiği bir düzende, onlardan teşkil edilmiş gezegenlerin ahenkle dönüşünü, bitkilerin gelişimini, hayvanlar alemindeki işleyişleri, insanların köy, kasaba, şehir ve ülkelerdeki karıncalar misali işleyen topluluklarını yani bütün alemdeki hareketleri bir tahayyül edin!.. Bu akıl almaz işleyişin, sayısız zerrelerin akıl almaz bir süratle yaptıkları hareketlerle oluştuğunu bir düşünün!.. Böyle bir işleyişin plansız, programsız, birbirinden ilgisiz olduğu söylemek insanoğlunun ulaştığı ilim ve hikmet düsturlarına uyar mı?

Varlık ve hayatın her bir enstantanesi, en küçük zaman dilimlerinde vücuda gelen cüzleri zaman ve mekan içinde ayrışmış bütünlüğü ile manalara ve ilme dönüşmektedir. Çekirdekler, tohumlar ve genetik şifreler; her şeyin varlık sahnesine çıkmadan önce “ilmen” var edildiğine, dolayısı ile her bir şeyin gerçek şekilleri ve özleri ile kayıtlı olduğuna işaret ederler. Zerrelerin işleyişi de söz konusu bu kaydın işaretleridir. Bunlar; bizim algılayabileceğimiz vücut alemine (bedihi aleme) çıkmamış nazari varlıkların ifadesi olurlar. “Şimdi” olmamış geçmişler ilme dönüşürler, gelecekler ise zaten henüz ilmidir, nazaridir. Zahiri, farazi ve itibari bir vücut ile “şimdi” (hal-i hazır) yaşanır. Bu da “bedihi”lik olur. Aslı itibariyle bu da bir tür ilimdir. Ancak “gayr” görevini üstlenmiş vücut sahiplerinin ayinelerinde “mevcudiyet”, “varlık” şeklinde ifadesini bulur. Evet, “kader, ilim nevindendir” ve iki türlü tecelli eder. Biri; irade sıfatından gelen yaratılış emirlerinin harici vücuda geçişi tarzında ifade edilir. Bu, bizim ölçülerimizle daha bedihi, açık, elle tutulur ve gözle görülür ifadeler bütünüdür. Bu tecelli daha çok Kitab-ı Mübin’i anlatır; plan, program demektir ve kaderin pratikteki ifadesidir. Kaderin bir de bütün bu işleyişlerin ilimden gelip ilme döndüklerini ifade eden, daha teorik ve zihni düzeyde, şehadet aleminin dışında eşya bağlantılarını kuran nazari tecellisi vardır. Bu ise “emir ve ilim” habercisidir. Yani, her şeyin başlangıcını, hazır halini, geçireceği safhaları, bitişini (yani evvelini, zahirini ve ahirini) bilen, programlayan ve bu çerçevede vücuda geçişi için emir verip, işleri yürüten bir merciin işaretçisidir. Bu işaret ve yaşanılan bu manalara İmam-ı Mübin denmektedir.

Zerreler, halden hale geçişleriyle, kaynaşmalarıyla, süratli hareketleriyle her an “varlık” adı verilen ifadelerin oluşumunda hizmet edip imkandan vücuba geçerken Kitab-ı Mübin manasını ifade ederler. Diğer taraftan ard arda gelen bu varlık levhalarının kaydı ile ilişkiler, durumlar, değişiklikler, başkalaşımlar tarzındaki ifadelerin zemini olurlar. Varlık düzeyinde çekirdekler, tohumlar, hafızalar gibi kayıt ifadeleri ile bağlantılı cereyan eden bu ifadeler, İmam-ı Mübin’i anlatırlar. Her iki halde, her iki türden ifade şeklinde hem bir plan, program, takdir kendini göstermekte hem de varlıkların ilme dönüşümü ile varlık tarlasının mahsulatı hasıl olmaktadır. Asıl olarak ilmi tecelliler olan İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin, kader tecellisini tamamlayan zeminler haline dönüşürler. Zaten zerreler de bu tecellinin sonucu ifade edilen ölçü ve takdir sınırları içinde tahavvül ediyor olmalıdır ki, varlık ve kainat bizim ölçülerimize uygun hal-i hazırdaki ifade şeklini alabilsin.

İlk yorumu siz yazın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.


*