İsbât-ı Vâcib Delili: Kur´ân

Bediüzzaman’a göre İsbât-ı Vâcib delili: KUR’ÂN

Said Nursî, ilk defa Mutezile tarafından kullanılan ve Ehl-i Sünnet kelamcıları tarafından da benimsenen, itikada ait meselelerde nassı esas almak şartıyla akla da rol veren ve akılla çelişir gibi görünen nassı tevil etme yoluna giden kelam metodunu kullanmıştır.1

Hatta “akıl kaidesi ilmi” olarak bilinen mantık ilmi hakkında “Kızıl İcaz”2 ve “Ta’likât”3 isimli iki eser kaleme almıştır. Said Nursî’nin Allah’ın varlığını ispat etme mevzuunda da aklî istidlalleri kullandığı görülmektedir. Meselâ o, Şualar isimli eserinde şunları ifade etmektedir:

Genel meselelerde ispata karşı nefyin herhangi bir kıymeti yoktur ve kuvveti pek azdır. Meselâ, Ramazan ayının başında hilâli görmek hususunda, avamdan iki şahit hilâli ispat etseler, ancak buna karşılık havastan pek çok eşraf ve âlim “Hilali görmedik” deyip bunu nefyetseler, o­nların nefiyleri kıymetsiz ve kuvvetsizdir. Çünkü, ispatta bir dayanışma ve birbirini destekleme varken, nefiyde ise herkes kendi başına kalmakta ve ayrıca sayının çok veya az olması bu durumu değiştirmemektedir. Çünkü ispat eden kişi dış dünyaya bakmakta ve hadisenin kendisine göre hükmetmektedir. Nefiy ve inkârda ise, “Hususi olmayan ve has bir yere bakmayan bir nefiy ispat edilmez” meşhur kaidesine göre hadisenin kendisine bakmamaktadır. Meselâ, bir şahıs bir şeyin dünyada bulunduğunu başka bir şahıs ise bulunmadığını iddia etse, birinci şahıs söz konusu şeyin varlığını gösteren bir işaret tesbit ettiği takdirde iddiasını ispat etmiş olacaktır. Diğer şahsın ise o şeyin yokluğunu ispat etmek için dünyanın her yerini, hatta geçmiş zamanları bile araması gerecektir.

Buradan da anlaşılmaktadır ki, nefiy ve inkâr edenler hadisenin kendisine bakmadıkları için, kendi nefislerine, akıllarına ve gözlerine bakıp hükmetmekte ve dolayısıyla birbirine kuvvet verememektedirler. Netice itibariyle, ispatta netice birdir ve dayanışma vardır. Nefiyde ise bir değil çeşitlidir. Bu noktada Allah’ın varlığına inanmayanların çok olmasının bir kıymeti yoktur. Bu çokluk, inanan insanların imanlarına şüphe vermemelidir.4

Ayrıca Said Nursî Allah’ın varlığını ispat etmek için Lem’alar5 ve Mesnevî-i Nûriye6 isimli eserlerinde şöyle bir istidlal metoduna başvurmaktadır:

Ona göre eşyanın meydana gelmesi hususunda dört ihtimal mevzu bahistir. Bunlar:

1) Sebepler yaratmaktadır. (Evcedethu’l-esbâb)

2) Kendi kendine meydana gelmektedir. (Teşekkele binefsihî)

3) Tabiat yaratmaktadır. (İktezathu’t-tabiat)

4) Allah yaratmaktadır.
Said Nursî bu ihtimallerden ilk üçünün aklen imkânsız olduğunun ispat edilmesi durumunda, dördüncü durum olan Allah’ın varlığının kesinlik kazanacağını ifade etmektedir.7 Müellif, ilk üç ihtimalin muhal olduğunu şu delillerle ortaya koymaktadır:

1) Sebepler yaratmaktadır: Müellif, mevcudatın sebepler tarafından yaratılmasında pek çok muhalin olduğunu ifade etmekle beraber bu muhallerden sadece üçünü zikretmektedir.

Birincisi: Bir eczanede ilaç yapımında kullanılan maddelerin dolu olduğu yüzlerce kavanoz vardır. Bu kavanozların her birinden değişik miktarlarda maddeler alınmış ve bu maddelerden hastalara şifa verecek olan harika bir ilaç ortaya çıkarılmıştır. Bu ilaç meydana getirilirken, ilacı oluşturan maddelerin ölçüsünde o kadar hassasiyet gösterilmiştir ki, bu miktar bir gram az veya çok olduğu takdirde ilaç özelliğini kaybetmektedir. Şimdi nasıl ki, o kavanozlardaki maddelerin böyle harika bir ilacı meydana getirmesi mümkün değilse, kâinattaki sebeplerin de bu muhteşem kâinatı meydana getirmesi mümkün değildir. Zira cansız ve bilinçsiz olan sebeplerin belli bir ölçü ve terkip içinde eşyayı meydana getirmeleri aklen muhaldir.

İkincisi: Bir canlının meydana gelmesi Allah’a verilmeyip sebeplere verildiği takdirde, kâinatın pek çok elementi ile alakalı olan bu canlının bütün atomlarının kâinattaki diğer atomlar tarafından bir işbirliği neticesinde meydana getirildiği ortaya çıkmaktadır ki, bu da aklen mümkin değildir. Zira sinek gibi küçük bir mahlukun vücudunda bile, gayet hassas bir ölçü içinde çeşitli ve birbirine zıt sebeplerin bir araya gelmesi muhaldir.

Üçüncüsü: “Bir mevcudun vahdeti varsa, elbette bir vahidden ve bir elden sudur edebilir” hakikatinden hareketle cansız ve şuursuz olan sebeplerin sonsuz sayıda ihtimaller içinden birini tercih ederek akla durgunluk verecek muhteşem bir gaye ve nizamın hakim olduğu bu kâinatı meydana getirmeleri aklen imkânsızdır.8

2) Kendi kendine meydana gelmektedir: Mevcudatı meydana getiren zerreler devamlı bir değişim içindedir. Aynı zamanda bu zerreler kâinatta bulunan her şeyle irtibatlı olarak hareket etmektedirler. Bu durumda “kâinattaki her şey kendi kendine meydana geliyor” denildiği takdirde bu zerrelerin kâinatı meydana getirebilecek şekilde bir ilim ve iradeye sahip olduğunun kabul edilmesi gerekecektir ki, bu da aklen muhaldir. Said Nursi buna şöyle bir örnek vermektedir: “İnsan mevcuttur. O basit bir madde ve câmid bir varlık değildir. İnsan daima yenilenen, gayet muntazam bir makine ve harika ve daima değişkenlik arzeden bir saray gibidir. İnsan vücudu kâinatla devamlı bir münasebet halindedir. Ve insanı meydana getiren zerreler, bu münasebeti bozmamak için başdöndürücü ve akılalmaz bir şekilde hassasiyet göstermektedirler. Şimdi şayet insanın vücudundaki bu zerreler, Allah’ın kanunuyla hareket eden küçücük memurlar veya O’nun bir ordusu olarak kabul edilmediği takdirde mesela o­nun gözünde bulunan her bir zerreye öyle bir göz lâzımdır ki, o gözün insanın vücudunun her tarafını görmekle beraber, devamlı münasebet içinde olduğu bütün kâinatı dahi görmesi gerekecektir ki, bu aklen mümkün değildir.”9

3) Tabiat yaratmaktadır: Said Nursi yine aynı mantıkla hareket ederek mevcudatı tabiatın yaratmasının imkânsız olduğunu ifade etmekte ve şunları söylemektedir: Eğer mevcudatta özellikle de hayat sahibi varlıklarda görülen muhteşem sanat Cenâb-ı Hakk’a verilmeyip kör, sağır ve düşüncesiz olan tabiata verildiği takdirde, tabiatın her şeyde mânevî makine ve matbaalarının bulunması veyahut her şeyde kâinatı yaratıp idare edecek bir kudret meydana getirmesi gerekecektir. Çünkü, tıpkı güneşin ışıklarının yeryüzündeki cam parçalarında ve su katrelerinde görünmesi gibi şayet o misalî güneşçikler gökyüzündeki tek güneşe isnad edilmediği takdirde, bir kibrit başı büyüklüğündeki bir cam parçasında tabiî, fıtrî ve güneşin özelliklerine sahip, zâhiren küçük, mânen çok derin ve her cam zerreciği adedinde güneşlerin vücudunu kabul etmek gerekecektir. Aynen bu misalde olduğu gibi mevcudat ve hayat sahibi varlıkların meydana gelmesi Cenâb-ı Hakk’a nisbet edilmediği takdirde, her bir mevcutta, özellikle her bir hayat sahibi varlıkta, sınırsız bir kudret, irade, ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiat ve ilâhı kabul etmek gerekecektir ki, bu düşünce kâinattaki muhallerin en bâtıl ve en hurafe olanıdır.10

Üç ihtimalin de aklen imkânsız olduğu ortaya çıktıktan sonra son ihtimal olan kâinatı Allah’ın yarattığı düşüncesi kesinlik kazanmaktadır.

Said Nursî, Allah’ın varlığını ispat etme mevzuunda metod olarak istidlal çeşitlerinden “tümevarım (burhân-ı innî)”11 metodunu kullanmıştır. Zira o­na göre, tümevarım metodu, tümdengelime (burhân-ı limmî) nazaran şüphelerden daha uzak ve daha sağlamdır.12 Bu sebeple o, Kur’ân’ın da kullanmış olduğu tümevarım metoduyla eserden müessire giderek Allah’ın varlığını ispatlama yoluna gitmiştir. Nitekim o­nun kullanmış olduğu tümevarım metodu günümüz bilim anlayışıyla da paralellik arz etmektedir.

Said Nursî, yukarıdaki bölümde de izah edildiği gibi somuttan soyuta kadar bütün delillere dayanan Kur’ânî bir kelam ilmi ortaya koymaya çalışmış, okunan Kur’ân, görünen Kur’ân ve üçüncü Kur’ân olan ve ancak O’nun (s.a.s) gelişiyle kemale ulaşan kâinatın en değerli meyvesi olan örnek şahsiyet Resulullah (s.a.s) arasında mükemmel bir uygunluk şuuru ve tecrübesiyle bunu gerçekleştirmiştir. Buradan hareketle, Nursî’nin sadece eski kelam ilminin konularıyla yetinmemiş, bunun ötesine geçerek, Allah’ın varlığı konusunda şümullü bir tarz ortaya koyarak burada insan ve tabiata da yer verdiği görülmektedir.13

Risâle-i Nur’da isbât-ı vâcib delilleri, kelam kitaplarında olduğu gibi sistematik bir şekilde işlenmemektedir. Müellif, isbât-ı vâcib delillerini eserlerinde bazen bütün delilleri aynı yerde, bazen de müstakil olarak farklı yerlerde izah etmektedir.14

O, Allah’ın varlığını ispat eden delilleri temelde, bütün peygamberlerin marifetini şahsında toplayan “Hz. Muhammed (s.a.s)”, bütün mahlukatı içeren “kâinat”, bütün semavî kitapların ders verdiği hakikatin en yüce ifadesi olan “Kur’ân” ve insanın Allah’ı tanıma kabiliyeti taşıyan tüm duygularının merkezi hükmündeki şuur sahibi fıtrat olarak “vicdan” olmak üzere dört kategoride mütalaa etmektedir.15

Şimdi Said Nursî’nin isbât-ı vâcib mevzuunda ortaya koymuş olduğu bu delillerden “Kur’ân Delili”ni incelemeye çalışalım.

1. Kur’ân Delili

Kur’ân’ı Allah’ın varlığına delalet eden üçüncü delil16 olarak zikreden Said Nursî’ye göre Kur’ân, ezel ve ebed sultanı Cenâb-ı Hakk’ın o­n sekiz bin âleme bakan şanı yüce fermanı,17 bütün insan ve cinleri muhatap alıp o­nlara karşı konuşan ezeli bir hutbesi,18 kâinat semasında daima parlayan ve hiçbir vakit batmayan hakikat âleminin güneşler güneşi,19 bütün mukaddes kitapların özünün özü,20 kâinat kitabının okunması ve nizamının okunuşu,21 İslâm âleminin semasında pek parlak ve daima hakikat nurlarını neşreden bir hakikat yıldızı, yeryüzü ve gökyüzünde Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin manevi hazinelerinin keşf edicisidir.22

Ayrıca en büyük mucize,23 en yüce mürşid,24 şuur sahiplerine imam, hakikat ehline bir öğretmen,25 kalblere kuvvet ve gıda, akıllara güç ve zenginlik, ruha hayat verici bir su ve yol gösteren bir ışık,26 mukaddes bir kütüphane hükmünde bir kitap27 ve kâinattaki varlıkların çeşit çeşit dillerinin ebedi tercümanı olan Kur’ân; şu muhteşem kâinat kitabının ezeli bir tercümesidir.28

Nursî’ye göre, bu muazzam kâinattaki var olan her şey, bir yaratılış ayetidir ve Kur’ân ayetleri bu yaratılış ayetlerini okuyarak, insanların anlayabileceği bir dile tercüme etmektedir. Yaratıcının güzel isimlerinin, yaratılıştaki düzenin gereği olan sebepler ağının gerisinde gizlenmiş manevi hazinelerini keşfedip insanların istifadesine sunmaktadır. Kur’ân, ilâhî takdirin birbiri ardı sıra dizdiği hâdiseler zincirinin oluşturduğu şu kâinat kitabının satırları arasında gizlenmiş, Yaratıcı’yı tanımaya vesile olan gerçekleri açan bir anahtardır. Şu şehadet âlemi perdesi arkasındaki gayb âlemi yönünden gelen rahmanî bir iltifat ve bir tenezzülât-ı ilâhiyedir.29 Kur’ân’ın lafızları ise; hidayet cevherinin birer parlak ışığı, iman hakikatlerinin kaynağı ve İslâm esaslarının madeni,30 kelimeleri; hoş mânâların definelerine birer anahtar,31 ayetleri ise bir mücevher sandığı ve kemal hazinesinin ve ilim definesinin anahtarıdır.32

Ayrıca sebeplerin yaratıcı olabilmeleri için o­nların her birinin hayat sahibi ve şuurlu olmaları ve küçük bir zerreyi yaratabilmeleri için hepsinin de aynı noktada birleşmeleri gerekmektedir ki, bunun gerçekleşmesi mümkün değildir.33 Çünkü sebepler basit ve aciz olup o­nların herhangi bir şeyi yaratmaları imkânsızdır. Buradan da anlaşılmaktadır ki, bütün sebeplerin yaratıcısı olan bir zat vardır ki o da Allah’tır.34

1.3. İmkân delili

Kâinattaki varlıklardan her birinin zat ve sıfat itibariyle sonsuz sayıdaki alternatiflerden sadece birine uygun halde bulunması o­nların mümkün olduklarını göstermektedir. Ölenin öldüreni, sanatın sanatkârı ve çocuğun babayı gerektirdiği gibi kâinatın mümkin oluşu o­nun vacib bir varlığın eseri olduğunu göstermektedir.35

Daha çok hüdûs ve nizam delilini andıran bir şekilde takrir ettiği delile imkân delili adını veren Said Nursî, devir ve teselsülün iptal edilmesine dayandığından kelâmcıların imkân delilini beğenmeyip o­na farklı bir açıklama getirmeye çalışmıştır. Ancak imkân delili denilince bundan, “varlıkların yokluğu düşünülmesi halinde aklî bir imkânsızlığın doğmaması” fikrinden yola çıkılarak takrir edilen delil anlaşılmaktadır ki, Bediüzzaman’ın imkân deliline bakışı bundan oldukça farklı görünmektedir.36

İmkân delilini Said Nursî şöyle özetlemektedir: İmkân, “mütesâviyyü’t-tarafeyn”dir. Yani, bir şey mümkin ise, o şeyin yokluğu ve varlığı eşittir. Dolayısıyla varlığını yokluğuna tercih edecek bir tercih edici, bir tahsis edici, o şey yok iken o­nu yoktan icad eden bir mucid gerekir. Çünkü mümkinat, birbirini icad edip teselsül edemez. Yahut, o o­nu, o da o­nu icad edip devir suretinde dahi olamaz. Öyle ise vücudu mümkin değil, vâcib olan bir Vâcibü’l-Vücud vardır ki, bu zatında mümkin olan eşyayı icad etmektedir. Böylece, devrin ve teselsülün aklen muhal olduğu pek çok delillerle gösterilip, Vâcibü’l-Vücud’un mutlak var olması gerektiği ispat edilmiş olunmaktadır.37

Kelam âlimleri imkân delilini “Değişik yollardan deliller getirerek, her şey zatında mümkin olduğu için bunları ilk başta bir yoktan varedenin olması gerekir demek ve sebepleri âlemin nihayetinde kesmek” şeklinde izah etmektedirler. Bunun yerine, Said Nursî, her bir şeyde Vâcibü’l-Vücud’un marifetine yol açan, Hâlık-ı Külli Şey’e has işareti, delil göstermektedir. Nursî bu yolun daha kolay, daha kat’î ve Kur’ân’ın anlatım tarzına da uygun olduğunu söylemekte ve bu usulü şöyle açıklamaktadır: Şu anda gözümüzle gördüğümüz her bir şeyin vücudu zâtî değildir. Çünkü vücudunun fena bulmasına engel olamamaktadır. Üzerinde görünen özellikler de o­nun zatından kaynaklanan özellikler değildir. Çünkü, o­nların da kaybolup gitmesine engel olamamaktadır. Yani, âlemin her bir mevcudunun zâtî ve vâcib olmayan; mümkün bir vücudu vardır. Ve, o mevcudun vücudunda, sıfatında, yani üzerinde görülen tüm özelliklerinde, mevcud olarak varlığını sürdürdüğü her bir anda, -madem ki, mümkindir- sonsuz cihetlerde var olması imkân dahilindedir. Hal bu iken, o sonsuz cihetler içinde vücutça en muntazam bir yolun takip edildiği görülmektedir. O şeyin her bir özelliği de yalnızca o­na mahsus bir tarzda kendisine verilmektedir. Var edildiği sürece her an değiştirdiği özellikler ve haller de yalnız o şeye has bir şekilde verilmektedir. Demek ki, bu özellikleri tahsis eden bir tahsis edicinin iradesiyle, bir müreccihin tercihiyle, bir hikmetle icad edenin yoktan yaratmasıyla o şey sonsuz yollar içinde hikmetli bir yola sevkedilmekte ve o­na muntazam sıfat ve haller verilmektedir.

Sonra o şey tek başına da yaratılmayıp bir cismin bir parçası olmaktadır. O cisim içinde binlerce değişik tarzda bulunabilirken, en faydalı, çok mühim neticelerin ortaya çıkmasına neden olacak bir şekilde vazifeler gördürülmektedir. Sonra o cisim de diğer bir cisme cüz yapılıp imkânat daha da fazlalaşmaktadır. Çünkü, sonsuz tarzda o cisme cüz olabilirken, kendi zatından kaynaklanan hiçbir neden yokken; her biri, en hikmetli, en faydalı vaziyette görevlendirilmektedirler. Bu cüz olma durumu tüm kâinatın anlamlı bir cüzü haline gelmeye kadar genişletilebilir. Ki, bu, gittikçe daha kati bir surette, her şeyi bilerek, hikmetle yaratan bir Müdebbir’in mutlaka var olması gerektiğini göstermektedir.

Her bir şey hem mevcudiyeti ve hem de sıfatları ile; çok imkânat yolları içinde belirli bir vücudunun olması, hikmetli ve faydalı sıfatlar yüklenmesiyle bir Vâcibü’l-Vücud’a şahitlik etmektedir. Aynen bunun gibi, cüzlerden oluşmuş bir cismin parçası olarak görevlendirildiği zaman, en büyük cisme kadar bir ilişkiler ağı içerisinde gördüğü anlamlı hizmeti ile de kasden ve hikmetle yaratan Sâniinin ihtiyar ve irade sahibi olduğunu göstermektedir. Çünkü bir şeyi münasebet ağı ile bağlı olduğu diğer tüm cisimlerin içine hikmetle yerleştiren, ancak bütün o cisimler terkibinin tümünün Yaratıcısı olabilir. Demek bir tek şey, ayrı ayrı konumlarda, ayrı ayrı anlamlar yüklü ve iç içe görevler yaparak, binlerce ayrı yönüyle bize Yaratıcımızı tanıtmaktadır.38

Dipnotlar:
1. Said Nursî, Sözler, s. 509.
2. 1899 yılında telif edilip 1921 yılında basılan bu eser, Abdurrahman Ahdârî’nin Arapça yazmış olduğu “es-Süllemü’l-Münevrak fi İlmi’l-Mantık” isimli mantık kitabına Said Nursî’nin yine Arapça olarak yazdığı haşiyelerden meydana gelmektedir.
3. Bu eserde Said Nursî’nin Gelenbevî’nin “Bürhan” isimli mantık kitabıyla alakalı Arapça yazmış olduğu haşiyeler yer almaktadır.
4. Said Nursî, Şualar, s. 93-94.
5. Said Nursî, Lem’alar, s. 181-192.
6. Said Nursî, Mesnevî-i Nûriye, s. 121-124.
7. Said Nursî, Lem’alar, s. 181.
8. Said Nursî, Lem’alar, s. 182-183.
9. Said Nursî, Lem’alar, s. 184-185.
10. Said Nursî, Lem’alar, s. 185.
11. Tümevarım: Zihnin tikelden tümele, olgudan fikre (ide’ye), parçadan bütüne, özelden genele ve kanuna doğru giden yöntemi. Parçalara dayanarak bir bütün hakkında hüküm vermektir.
12. Said Nursî, İşârâtu’l-İ’caz, s. 143.
13. Muhsin Abdülhamid, “Bediüzzaman Said Nursî: Modern Asrın Kelâm Âlimi”, Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu-3, s. 743.
14. Said Nursî, eserlerinin şu bölümlerinde isbât-ı vâcib ile alakalı bahislere yer vermektedir: Sözler, s. 111-119, 146-148, 177-184, 253-280, 494-513, 541-631; Mektubat, s. 20-23, 217-249; Lem’alar, s. 127-130, 180-196, 298-348; Şualar, s. 11-42, 43-57, 58-85, 91-163; Mesnevî-i Nûriye, s. 12-43, 47-55, 161-169, 207-217; İşârâtu’l-İ’caz, s. 143-159; Muhâkemât, s. 103-122.
15. Said Nursî, Sözler, s. 229; Mesnevî-i Nûriye, s. 21, 47-49, 208-209.
16. Said Nursî, Sözler, s. 229; Mesnevî-i Nûriye, s. 21, 47-49, 208-209.
17. Said Nursî, Mektubat, s. 391.
18. Said Nursî, Lem’alar, s. 72.
19. Said Nursî, Sözler, s. 472.
20. Said Nursî, Şualar, s. 55.
21. Said Nursî, Lem’alar, s. 132.
22. Ayrıca Kur’an’ın geniş bir tarifi için bkz. Said Nursî, Sözler, s. 123-124.
23. Said Nursî, Sözler, s. 64.
24. Said Nursî, Mektubat, s. 340.
25. Said Nursî, Mektubat, s. 300.
26. Said Nursî, Sözler, s. 342.
27. Said Nursî, Sözler, s. 362.
28. Said Nursî, Sözler, s. 330.
29. Tenezzülât-ı İlâhiye: Cenab-ı Hakk’ın kelamıyla, kullarının anlayış seviyelerine göre konuşması ve derin hakikatları anlayabilecekleri ifadelerle beyan etmesi.
30. Said Nursî, Sözler, s. 398.
31. Said Nursî, Sözler, s. 341.
32. Said Nursî, Sözler, s. 240.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*