İsrafil (as) ve Sur Borusu

altBu gün popüler bilim kitaplarını incelediğiniz zaman bir çok meselenin temsil ve benzetme yolu ile izah edilmeye çalışıldığını görürsünüz. Bilhassa derin fenni konularda bu durum daha çok görülür. Mesela izafiyet teorisine ait tünel meselesini izah etmek için “solucan deliği”, “tavşan deliği” gibi tabirler kullanılır. Kara delikleri izah için “dipsiz kuyular” tanımları yapılmaktadır. Buna benzer bir çok mesele hep misal ve temsil yolu ile anlatılmış.

Benzer tarzda gerek Kur’an ve gerekse hadislerde de bir çok mühim hakikatler temsil yolu ile ifade edilmiş. Bilhassa ileride keşfedilecek mühim fenni ve ilmi hakikatlere temsil yolu ile işaret edilmiş. Başta 14 Lemada geçen Serv ve Hut meleklerine ait izahlarla birlikte, Miraç Risalesinde de bazı mühim ilmi hakikatlere dikkat çekilmiş. 20. Sözdeki fenni keşiflere dair izahlar da ayrı bir öneme sahip.

Nurlarda bu hususa şöyle dikkat çekilmiş:

“Nasıl ki Kur’ân’ın müteşabihâtı var; gayet derin meseleleri temsilâtla ve teşbihatla avâma ders veriyor. Öyle de, hadisin müteşabihâtı var; gayet derin hakikatleri me’nûs teşbihatla ifade eder.(Lemalar, s. 165)”

İşte bu meseleye benzer bir mesele de İsrafil Aleyhisselam ve sur borusuna ait meseledir. Zira bu meselede teşbih ve temsil yolu ile çok mühim fenni hakikatlere dikkat çekilmiş. Kıyamet ve haşre dair bazı sırlar misal yolu ile anlatılmış. Bu konuda sahih hadis kaynaklarında bir çok hadis var.

İşte o hadislerden kısa bir bölüm:

“Ebû Ya’la el-Mavsıli’nin Müsned adlı hadis kitabında Ebû Hüreyre (r.a)’den nakledilen bir hadis-i şerif Sur’u açıklar: Ebû Hüreyre der ki: Bir gün Peygamber (s.a.s) bizimle oturuyor sohbet ediyordu. Etrafında sahabelerden büyük bir topluluk vardı. Bize şöyle dedi: “Yüce Allah gökleri yarattıktan sonra, Sur’u yarattı. Ve onu İsrâfil (a.s)’a verdi. İsrâfil ağzını Sur’a dayamış ve gözlerini de Arş’a dikmiştir. Sur’a üfürmesi için verilen emri beklemektedir”. Ebû Hüreyre diyor ki; ben, “Ey Allah’ın Rasûlü Sur nedir?” diye sordum. O da, “Boynuza benzeyen bir alettir” diye cevap verdi. Ben yine, “O nasıl bir şeydir” diye sordum. O da, “O, çok büyük bir şeydir. Beni hakkı tebliğ etmek üzere gönderen Yüce Allah’a yemin olsun ki, yerler ve gökler onun yanında küçük kalır. Hepsi onun içine sığabilir” diye cevap verdi…(www.sorularlaislamiyet.com)”

Risale-i Nurda da İsrafil Aleyhisselamın “Sur’u” hakkında kısa bir tanım var:

“Evet, İsrafil’in borusu olan sûru, ordunun borazanından geri olmadığı gibi. (Sözler, s.167)”

mezkur ifadelerde “sur” tabiri ordu borazanı ile boynuza benzetilmiş. İki benzetme de birbirine çok yakın benzetmeler. Bu benzetme ise mühim bir ilmi hakikate işaret ediyor.

Şöyle ki:

“Göğü biz çok sağlam bir şekilde bina ettik. Şüphesiz onu genişleten biziz.” Zariyat 47. ayette geçen bu ifadeye göre kainat bir noktadan yaratılıp genişletilmektedir. Bu hususu bilim dünyası Big Bang teorisi diye tanımlamış. Bu teoriye göre kainat çok küçük bir noktadan yaratıldı ve bu gün bile çok büyük bir hızla genişlemeye devam etmektedir. Bu genişleme kainatın ilk yıllarından itibaren çapı sürekli büyüyen bir genişlemedir. Adeta bir boynuz veya bir borazan gibi… Zira her iki şeklin de üfleme noktası küçük, uçlara doğru genişleyen boru şeklinde bir yapısı vardır. Kainatın ilk yaratıldığından itibaren bu günkü haline kadar temsili bir şekil çizilirse yine bu bir borazana veya boynuza benzer. NASA adlı kuruluş böyle bir şekil çizmiş ve üstünde kainatın yaratılış safhalarını göstermiştir. İlginçtir o şekil de yine bir boruya benzemektedir.

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Büyük_Patlama)

İşte İsrafil Aleyhisselamın sur borusu ile bu mühim fenni hakikate işaret edilmektedir. Yani kainatın bir noktadan yaratılıp şişen bir boru gibi bir ucu dar diğer ucu genişlemeye devam eden bir borazan veya bir boynuz gibi… Ve bu boru tüm kainatı içine alabilen bir mahiyettedir. Bu hususa yukarıda nakledilen hadiste şöyle dikkat çekilmiş: “O, çok büyük bir şeydir. Beni hakkı tebliğ etmek üzere gönderen Yüce Allah’a yemin olsun ki, yerler ve gökler onun yanında küçük kalır. Hepsi onun içine sığabilir.”

Bu ifadeye göre İsrafil Aleyhisselamın borusu tüm kainatın yaratılış sürecini ifade etmektedir. Bu boru içinde ise geçmiş, an ve gelecek tüm zaman ve mekanlar yer almaktadır. İşte tüm bu zaman ve mekanların ucu İsrafil Aleyhisselama bakar ve onun nefesine bağlıdır. Bu boruya üflendiği zaman kainatın kıyameti kopacak ve alem-i şehadete ait tüm canlı ve maddeler yok olacaktır. Bu boruya üflenmesi meselesi de çok dikkat çekici bir meseledir. Bu noktada da yine bazı ilmi hakikatlere işaret edilmiş. Bilindiği üzere Allah atom içinde dört mühim kuvvet yaratmış. Bunlar nükleer kuvvet, zayıf nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvet ve çekim kuvveti. İşte bu dört kuvvet yolu ile maddi yapı bir arada tutulur ve cisimler, canlılar ve gezegenler ve diğer cisimler hep bu kuvvetlerle ayakta kalır. Kıyamette ise bu kuvvetlerin çözüleceği görülüyor. Göklerin yarılması, dünyanın parçalanması, denizlerin yanması, güneşlerin sönmesi, çok büyük patlamalar gibi Kur’an’da geçen tabirler bu hususa işaret ediyor. Demek ki, maddeyi bir arada tutan dört kuvvet kıyamet esnasında çözülecek. Bu da büyük bir ihtimal nükleer patlama yolu ile olacak. İşte bu nükleer patlamayı başlatan İsrafil’in üflemesi olacak gibi gözüküyor. Şayet İsrafil Aleyhisselam ışık hızından çok hızlı olarak, maddenin çekirdeğine bir ışın gönderecek olursa kainatta zincirleme bir nükleer reaksiyonu başlatmış olur. İşte o zaman kıyamet kopar.

Bu sur borusu meselesi daha bir çok sır ve hakikate işaret etmektedir.

İnşallah diğer sırları da başka bir yazımızda değerlendirmek umuduyla sizi Nurlardan bir anekdotla baş başa bırakıyoruz:

“İKİNCİ ESAS: Teşbih ve temsiller, havastan avâma geçtikçe, yani, ilmin elinden cehlin eline düştükçe, mürur-u zamanla hakikat telâkki edilir. Meselâ, küçüklüğümde kamer tutuldu. Ben valideme dedim: “Neden ay böyle oldu?” Dedi: “yılan yutmuş.” Dedim: “Daha görünüyor.” Dedi: “Yukarıda yılanlar cam gibi olup içlerinde bulunan şeyi gösterirler.” Bu çocukluk hatırasını çok zaman tahattur ediyordum. Ve derdim ki: “Bu kadar hakikatsiz bir hurafe, validem gibi ciddî zatların lisanında nasıl geziyor?” diye düşünürdüm. Tâ, felekiyat fennini mütalâa ettiğim vakit gördüm ki, validem gibi öyle diyenler bir teşbihi hakikat telâkki etmişler. Çünkü, derecât-ı şemsiyenin medârı olan “mıntıkatü’l-burûc” tabir ettikleri daire-i azîme, menâzil-i kameriyenin medârı bulunan mâil-i kamer dairesi birbiri üstüne geçmekle, o iki daire, herbiri iki kavis şeklini vermiş. O iki kavise felekiyun uleması, lâtifbir teşbihle, büyük iki yılan namı olan “tinnîneyn” namını vermişler. İşte, o iki dairenin tekatu’ noktasına, “baş” mânâsına “re’s,” diğerine “kuyruk” mânâsına “zeneb” demişler. Kamer re’se ve şems zenebe geldiği vakit, felekiyun ıstılahınca “haylûlet-i arz” vuku bulur. Yani, küre-i arz, tam ikisinin ortasına düşer. O vakit kamer hasf olur. Sabık teşbihle, “Kamer tinnînin ağzına girdi” denilir. İşte bu ulvî ve ilmî teşbih, avâmın lisanına girdikçe, mürur-u zamanla, kameri yutacak koca bir yılan şeklini almış. (Lemalar, s.165)”

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*