Kâinatın ve insanlığın gülüne… Yâ Resûlallah

“Ol âlem fahri Muhammed nebiler serveridir
Ver salâvat aşk ile, ol günahlar eridir”
Yunus Emre

Essalâtü ve’sselâm aleyke yâ Rasulallah…

Yollar ki, çok karışık. Kimi çöle çıkar, kimi de denizlere. Ne çağlar yaşadı insanlık Senden uzak, Senden mahrum. Ağlıyordu anneler. Ağlıyordu kız bebekler… Başına ne geleceğini nerden bilecekler? Ağlıyordu kız bebekler. Dünya zulmün ve merhametsizliğin tam bir işgali altındaydı. Gecenin karanlığı gibi, hesabın en koyusundaydı, simsiyahındaydı art düşüncelerin sahipleri, kötülüğün sembolleri.
Kararan gecelerin en aydınlık sabahları Seninle doğdu. Nurun sadece o asra değil, her asra umut oldu. Gelişine muntazırdı gökler ve yerler. Işırdı muhabbetinle, aydınlanırdı yürekler. Bir tek elinle ne mu’cizeler gösterdin Sen, bir tek elinle yâ Rasulallah (asm)…
Sen yok iken, dün yok, yarından ümit yok idi. Yol kesmeler ne ki? Hayatları kesmişti Deccal, süfyan uşağı şakîler. Sen geldin, gitti zulmet, Sen geldin, bitti husûmet. Birbirine kardeş oldu kâinat. Küfrün çektiği perdeye inat.
Yâ Rasulallah (asm), bizi Senden ayırmaya, koparmaya kalktılar. Bir derece muvaffak olmadılar da değil. Ama ebediyen ve asla muvaffak olamadılar ve olamayacaklar. Ferman ki, Ondan. Allah’tan izin yok. Kesilse de bazen önü, temiz su mecrasını bulur, akar. Kirli su ise, çukur yere dolar.
Yolun, yolumuzdur. Fikren, düşünce ile ve hayalen Sana yakın, Sana komşu olmak biricik arzumuzdur…
Yâ Rasulallah (asm), gerçek saadet budur. Seni övmek, Seni sevmek, bu kirlenmiş dudaklara, bu paslanmış kalplere mi kaldı yâ Rasulallah? Affeyle Allah’ım, affeyle Yâ Rasulallah (asm)… Kıymetimizi Seninle bildik. Yoksa ucuz mu ucuz, değersiz mi değersizdik. Paslı kalbimize merhem bildik adını, derdimize devâ bildik salâvatını.
Essalâtü ve’sselâm aleyke yâ Rasulallah…
Ateşin en şiddetlisini Senden uzak kaldığımız günlerde yaşadık. Öyle yandık, öyle kül olduk ki, eridik, bittik. Bittiğimiz yerde adınla yenilendik, yeniden dirildik Yâ Rasulallah (asm)…
Sen de bir beşersin, Sen de bir insansın. Ama bir benzerin var mı? Çıkıp da biri göstersin. Bazı akıllar hâlâ aciz Seni idrakte. Hâlbuki hayatın herkesi şaşırtacak kadar açık ve sade.
Her şey Seninle güzel. Her şey Seninle iyi. Tattığımız o sevgiyi ki, hiç kimse hani… Tattırmadı bugüne kadar hiçbir fânî.
Seni nasıl anlatabilir ki bu kalem, bu kelâm yâ Rasulallah?
Essalâtü ve’sselâm aleyke yâ Rasulallah…
Kızgın çöllere su oldun. Güllere koku oldun. Bülbüllere ‘hû’ oldun. Çilelerle, yokluklarla, açlıklarla öyle bir hayat yaşadın ki, taşlaşan yüreklerimiz, sözlerinle inceldi. Yeniden doğdu sanki. Bir hatıran, bir bakışın ruhumuza nice kapılar açtı. Hiç kimsenin o güne dek bilmediği, görmediği ve geçmediği sayısız kapılar açtı. “Bir ben miyim sade böyle?” diye baktım yollara; yolunu izleyen çoktu, hem de pek çoktu. Saymaya kalksam, sayıları varır milyonlara, milyarlara.
Kanat kanat yükselip, Mi’rac’tan nurlar saçtın. Allah’a (cc) kulluğun zirvesine ulaştın. Rabbimizden bize armağanlar taşıdın. O kapıyı bize de açık bıraktın. Mekke’de toprağa düşüp, Medine’de çiçek açtın. Sadece sahabelerinin mi? Bizim de ruhlarımızı muhabbetinle donattın.
Seni nasıl anlatsın ki bu kalem, bu kelâm?
Essalâtü ve’sselâm, essalâtü ve’sselâm…

“Hak onu övdü, yarattı, sevdi, ‘Habibim’ dedi
Yeryüzünde cümle çiçek Mustafa’nın teridir”
 — Yunus Emre

Büyüdü, büyüdü sevgin. Kuşattı dört bir yanını dünyanın. Arabistan’dan Mısır’a, Mısır’dan Tunus’a, Cezayir’e, Yemen’e, Libya’ya, oradan Asya’ya, tâ Rusya’ya, Amerika’ya kadar uzandı nurun. Artık dünyanın her yerinde adın anılır oldu, konuşan Sen oldun, sevilen, bilinen ve tanınan Sen oldun. Bir noktacık yer kalmadı girmediği o nurun… Gölgesi olmayan o nurun.
Nurun ki, yolunu aydınlattı insanlığın. Güneş, nurunun yanında mum kaldı yâ Rasulallah (asm). Köy, kasaba, şehir… Sen şehirden geçtin, nurunla kıt’aları kuşattın yâ Rasulallah (asm)… Dört bir yana yayıldı ilâhî dâvetin, milyar gönüllere hayat kattın, ümit oldun.
Her şey konuştu, bir bir dile geldi:
“Kâinata can geldi,
Taptaze bir kan geldi
Cihana bedel olan
Ol yüce sultan geldi.” dediler.
Adımlarına hasretti yerler ve gökler. Hakk’a en yakın yol ki, Senden gelip, Senden geçer. Bir elinle ne mu’cizeler gösterdin Sen yâ Rasulallah, bir tek elinle…
Essalâtü ve’sselâm aleyke yâ Rasulallah…
Gözlerin uyurdu da, kalbin niye uyumazdı acep niye? O Sevgili, gönlünden hiç çıkmıyor muydu diye? Vardığın yerlere, evlere bereket getirdin. Şehirlere de, ülkelere de öyle. Bugün de öyle. Bugün de öyle… Adının anıldığı yerlere, huzuru da beraber götürdün. Bugün de öyle. Bugün de öyle…

“Sen Ona ümmet olugör, O seni mahrum komaz.
Her kim Onun ümmetidir, sekiz cennet yeridir.”
— Yunus Emre

Yerin, göğün safâsı Sensin… On sekiz bin âlemin Mustafa’sı Sensin yâ Rasulallah!
Annesiz babasız kaldın ama kimseye yük olmadın. Dağdan dağa, çağdan çağa yürüdü sırrın. Nurun ki, deldi karanlığı, saadeti, mutluluğu oldun yaşadığın asrın. Duâlarınla yeniledin anları ve zamanları. O dualar ki, dün olduğu gibi bugün de kurtardı boğulanları.
Saadet mülkünün sultanı Sensin yâ Rasulallah! Her derdimin dermanı Sensin yâ Rasulallah! Rabbimin insanlığa en büyük ihsanı Sensin yâ Rasulallah! Her derdimin dermanı Sensin yâ Rasulallah!

“Her kim Onun sünnetiyle farzını kaim tutar,
Ne diyem ki âkıbet soru, hesaptan beridir.”
— Yunus Emre

Senden bildik, Senden öğrendik. Başıboş değildi gökte bulutlar, aylar ve yıldızlar. Bu trafiği, bu akışı ayarlayan biri var. Tesadüf, tabiat yok. Allah var. Allah’ın kanunları var.
Ağaçları yerinde durur, sabit zannederdik. Oysa kök kök uzanıp gider, büyürmüş her biri. Ve bir gün Sen işaret edip çağırınca, peygamberliğine şahit tutunca köklerinden sökülüp yanına geldiler. Sana bir selâm vermek ve o mutluluğa ermek için Allah’tan izin istediler:
“Essalâtü ve’sselâm aleyke yâ Rasulallah”
Bin ressam çizemez, bin şair yazamaz, bin dil olsa anlatamaz dünyamıza, hayatımıza kattığın iyilikleri, güzellikleri.
Yağmur,
Bulut,
Rahmet,
Toprak,
Tohum,
Çiçek…
Hepsi alt alta. Vermeseydi yaratan, kim ne verecek, kim ne getirecek? Seninle bildik. Sen öğrettin.
Şimdi hasretim Ravza’na. Suda parlayan bir ışık hızıyla gelmek istiyorum Sana. Bir koku alır götürür beni tâ oralara, o mübarek mekânlara. Yeter mi acaba bilmem, geride kalan sayılı günlerim? Nüfusların sayımı gibi nefeslerin de sayımı var. Bir korku nöbet tutuyor içimde: “Güneş her sabah doğuyor diye, bu sabah da doğacak zannetme. Acele et.” İçimdeki ses böyle diyor yâ Rasulallah… “Acele et, acele et…” Bir defacık daha olsun, izin var mı Ravza’na yüz sürmeye?
Herkesin her şeyi bildiği bir dünyada sadece Sana ait tek bir şeyi bilmek bile çok bir şey yâ Rasulallah…
Bahar bir işaret bekliyor kapıda girmek için; girip de gülünü vermek için. Gül ki, güneşi, toprağı, ayı, yıldızı getirir odama. Gül ki, Senden bir işarettir adam gibi adama. Güneş alnımdan öpüyor, rüzgâr yanağımı okşuyor. Elimde bir gül, Seni kokluyor. Senden bildim kokusunu.
Gelen kim olursa olsun, gelen hep Sen, hep Sensin yâ Rasulallah… Benim için böylesin.
Essalâtü ve’sselâm aleyke yâ Rasulallah…

“Yunus Emrem iş bu sözü can içinde söyledi
Söyleyen biçare Yunus, Tabduk Emrem sırrıdır.”
— Yunus Emre

Allah’ım, duâm bu ki, çöllerimiz yeşillensin yeniden, sularına kavuşsun, vahaya dönsün.
İçimizdeki ve dışımızdaki kavgalar, çekişmeler durulsun. Tozlu yollarımız ve gönüllerimi tertemiz olsun.
İçimizi yakan günahlarımızı söndürsün rahmetinin yağmurları. Efendimizin (asm) şefaati cümle mü’minlerin ve bizim de üzerimize olsun. Âmin…
Sana biat edip o mübarek elini öpmek, izin verirsen eğer, boynumuzun borcu olsun. Sen ki, bir tek elinle ne mu’cizeler gösterdin. Sen ki, bir tek elinle yâ Rasulallah…
***
“Evet, sabıkan bahsi geçmiş:
• Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi,
• Sırrıyla, aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde, onları inhizâma sevk etmesi,
• Nassı ile, aynı avucunun parmağıyla kameri iki parça etmesi,
• Ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi,
• Ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması,
• Elbette o mübarek el, ne kadar harika bir mu’cize-i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir.
Güya, ahbap içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhânîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse zikir ve tesbih ederler.
Ve a’dâya karşı küçücük bir cephane-i Rabbânîdir ki, içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur.
Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmânîdir ki, hangi derde temas etse, derman olur.
Ve celâl ile kalktığı vakit, kameri parçalayıp, Kab-ı Kavseyn şeklini verir.
Ve cemâl ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer.
Acaba böyle bir zâtın birtek eli böyle acip mu’cizâta mazhar ve medar olsa, o zâtın, Hâlık-ı Kâinat yanında ne kadar makbul olduğu ve dâvâsında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat edenler ne kadar bahtiyar olacakları, bedâhet derecesinde anlaşılmaz mı?” (Mektubat, 142)
***
“Ya Erhamerrahimin, bu Resul-i Ekremin (asm) hürmetine, bizi, onun şefaatine mazhar ve sünnetinin ittibaına muvaffak ve dar-ı saadette onun Al ve Ashabına komşu eyle! Âmin, âmin, âmin.” (Şuâlar, 548)

NOT: Geçen haftaki yazımız, teknik bir hata sonucu, “M. Âkif’in o güzel ifadesiyle:” denilerek bitmiş ve devamı yayınlanamamıştı. O cümleden itibaren yayınlanamayan paragrafı şimdi aktaralım:
“‘Dili yok kalbimin. Ondan ne kadar bîzarım’ dediği gibi bir an olur işte o zaman. Kalbinin, o bin cihetle kuşatamadığı kalbinin içindeki fikirleri, düşünceleri hangi kelime, hangi cümle tam ifade edebilir ki? Bu yüksek duygu seli ve coşkusu, susmaya götürüyorsa insanı, işte sükût o zaman altın olur. Ama sözü altın olanın sükûtu da yeri geldiğinde konuşmasa, intihar olur.”

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*