Kastamonu zulümleri

Bediüzzamanın Kastamonu hayatı da bir çok olaylara şahit olmuştur. Baskıların haddini aştığı zamanlardır.

Şapka inkılâbının ilân edildiği bir ildir burası…

Şehrin içinden geçen çay kenarında sayısız masum, darağacında sallandırılmıştır.

Korkunun ve vicdansız baskının hüküm sürdüğü zamanlarda, Kastamonu Valisi Mithat Altıok Bediüzzaman Hazretleri’ni makamına çağırıp şapka giydirmek istemektedir.

Bediüzzaman’a gider, zorla şapka giydirmek ister. Bediüzzaman, İstanbul’da tanıdığı Vali Altıoka: “Bu sarık bu baş ile çıkar, ben münzeviyim, ben dışarı çıkmıyorum, siz zorla çıkarıyorsunuz, bu bana uygulanmaz, Mithattttt” diye yüksek sesle bağıran Bediüzzaman sür’atle odasından çıkar. Valinin kapısında bekleyen komiser Abdurrahman telâşa kapılmıştır. İçeri girdiği zaman valiyi panik ve korku içinde görür. Valinin eli ayağı titremektedir.

Komiser Abdurrahman, emekli olduktan sonra, Emirdağ’da bulunan Üstadı ziyarete gelir. Mehmet Çalışkan Ağabey sorar emekli komisere:

“Nasıl buldunuz Üstadı?”

“O eskiden de yamandı şimdi de yamandır” cevabını verir.

Mesele bununla bitmez .

Validen daha heyecanlı bazı komiser ve polisler çeşitli yollarla Bediüzzaman’a sıkıntı vermeye devam ederler. Üstlerine ve Ankara’ya yaranmak için…

Bunlardan biri de Hafız Lütfi’dir.

Bu hadiseyi gazeteci –yazar Latif Salihoğlu’nun Hacı Ahmet Ataklı ile yaptığı bir mülâkattan öğreniyoruz. Hacı Ahmet Ataklı, Latif Salihoğlu’na şunları söyler: “Üstada muhalif ve düşman bir komiser vardı. İsmi Hafız Lütfi idi. Ankara’dan aldığı direktifler ile Üstadı mütemadiyen taciz ederdi. Bir defasında oldukça ileri gitti. Ve Üstada:

“Kürt Said! Senin bu sarığını boynuna asıp, şehrin sokaklarında gezdirir rezil ederim. Biz şapkayı getirdik tanımıyorsun.Türkçe ezana aldırış etmeyip hâlâ Arapça ezan okuyorsun. Kılık kıyafetini değiştirmiyor ve bizim kanunlarımız ile âdeta alay ediyorsun. Diğer bütün hocalar değiştiler. Senin bu inadını kıracağımı iyi bilmelisin. Şimdi sarığını boynuna dolayıp götüreceğim seni.” deyip Üstadın üzerine yürümeye teşebbüs edecekti ki, aniden bir sancı ile kıvranmaya başladı. Adamın sancısının gittikçe fazlalaştığını gören polisler, hemen kollarına girerek hastaneye götürdüler. Hastane onu Ankara’ya sevk etti. Ankara’ya doğru yola çıkan ambülans, Kastamonu il sınırını geçinceye kadar Komiser Hafız Lütfi’nin feryadı had safhadadır. Sesi etrafı çınlatmaktadır. Kastamonu sınırını geçince hiçbir sancısı kalmıyordu. Böyle olunca geri dönüyorlar, sancı tekrar başlıyor. Bu defa tekrar yola çıkıyorlar, il sınırını geçince sancısı tekrar duruyor. Bu gidiş gelişler birkaç defa daha tekrar ediyor. Sonra şehre dönerken Hafız Komiser Lütfi yolda vefat ediyor. Bu hadise Vali ve bu zulme ortak olan o gün ki resmî ve gayrı resmî olanlara çok güçlü bir ders oluyor.

Buna benzer bir çok hadiseler, bu dâvânın ve Bediüzzaman Hazretleri’nin ulvî bir vazife ile tavzif edildiğini gösteriyordu.

Üstad’ın Kastamonu’ya ilk geldiği günlerde karakolda bulunduğu odayı kilitliyor polis veya bekçiler. Namaz vakitlerinde açmayı unuttukları zaman Üstadın kapısı kendiliğinden açılıyor, abdest alıyor ve Nasrullah Camii’nde namaza gidiyor. Herkes onun kapısını çalıp yardım etmekten ve sohbet etmekten korkuyorlar. Kaldığı ev ise karakolun hemen karşısındadır ve devamlı gözetim ve denetim altındadır. Perdesi daima açık kalacaktır.

Garip ve kimsesiz Bediüzzaman…

Bu haller yıllar boyu devam etmiştir.Buna rağmen hamiyetli ve kahraman Nur Talebeleri her şeye rağmen Üstad’ı yalnız bırakmamışlardır.

Başta Mehmet Feyzi Ağabey ve diğer Nur Talebeleri bu hayat hallerini hayatının gayesi yapmışlardır. “Muallimlerimiz Allahtan bahsetmiyorlar” sorusunun sahiplerinden olan Abdullah Yeğin ve Dr. Mustafa Oruç Ağabeyler hizmet halkasının nadide fertleri olmuşlardır. Salâbet ve metanet ile beraber cesareti fıtrîyelerini muhafaza etmişlerdir. Karakollar hapishane koğuşları onları dâvâlarından ayırmamıştır. Merhum Mehmet Feyzi Ağabeyi vefatında üç ay önceki ziyaretimizde sormuştum: “Ağabey, Üstadımız ile günlük hayatınızda nasıldınız?

Onun ile hep aşırı saygı ve hürmet içinde mi geçerdi günleriniz?”

O da şöyle cevap vermişti: “Kardeşim, Üstadımız kendine bir makam verilmesini istemezdi. Böyle bir düşünce içine girdiğimiz zaman Üstadımız rahatsız olurdu. Normal hayattaki gibi münasebetlerimizdeki gibi davranırsak rahat ederlerdi, bizler onun ayakları altında âdeta bir kedi gibi idik.”

Son Kastamonu ilini ziyaretimizde bu duyguları yaşadık tekrar. Aziz ve gayyur kardeşim İbrahim Vapur’u kızı Nuray kızımız ile Mahmut kardeşimin izdivacı vesilesi ile Çorum’dan bir minibüsle nikâh ve kına gecelerine iştirak edildi. Nuray kızım benim manevî evlâdımdır.

Yıllarca Çorum hizmetlerinde çok gayretleri oldu. Cenâb-ı Hak iki kardeşimizi dünyada ve ahirette mesut ve bahtiyar eylesin, amin.

Üstadımızın evinde, Münacat Risalesi’nin telif edildiği Kastamonu Kalesine, Şeyh Şabanı Veli Hazretleri’nin Türbesinde, Mehmet Feyzi Ağabey’in kabrinin başında bunları düşünüp hayalimiz yıllar öncesine gitti.

Yönetim kurulu üyemiz Sami Cebeci’nin nikâhtaki veciz konuşmaları, Merzifon, Çankırı, İnebolu, Tosya ve diğer beldelerden teşrif eden Nur Talebeleri ile iki sevinci ve mutluluğu beraber yaşadık. Belediye Başkanının bizzat kıydığı nikâhtan sonra Ilgaz yeşilliklerinin arasından Çoruma döndük. Ve, bu kudsî dâvâda, Bayram Ağabey’in cevşenine Üstadın yazdığı âdeta vasiyet mahiyetindeki şu satırlarını düşünerek…

“Benim ile gelen perişan kalmaz. Benimle gelen arkadaş ruz-u mahşerde perişan olsa o benim sırtımın yükü olsun. Yeter ki bu daireye olan ahdini bozmasın”

İşte Kastamonu böyle bir Kastamonu..

Şimdi ise Üstad’ın evinin adresi resmî levhalar ile gösteriliyor.

Mithat Altıok’un ve Komiser Hafız Lütfi’nin esamesi okunmuyor.

İşte farkı buradan anlıyoruz.

Nurlar ise cennetâsa bir baharı yaşıyor.

Bazıları rahatsız olsa da…

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*