Kastamonu’dan Emirdağ’a

Doğu veya Batı

altSiyasal İslâmcılık cereyanının Türkiye’de partileşmeye gittiği 1960’ların sonu ve 70’li yılların başında; bazı ağabeylerin safiyane ve samimane niyetlerle; Zübeyir Gündüzalp’in de içinde bulunduğu meşverete rağmen Millî Nizam’a ve muhtıradan sonra Millî Selâmet’e meyletmeleri, bazı Nur medreselerine de yansımıştı.

Kendi âlemlerinde, Siyasal İslâm ile muhabbet içinde olan bu ağabeylerin medreselerinde; Bediüzzaman’ın içtimaî derslerini ihtiva eden Nur Risaleleri bulundurulmuyordu. Bazı dershanelerin raflarına konulmayan kitaplardan biri de Emirdağ Lâhikası idi. O günlerde Kastamonu Lâhikasını okuyanların hangi sebeplerle Emirdağ Lâhikası’ndan uzak durdukları sorusuna hep farklı cevaplar alageldik.

Yüzde yüz idam veya imha talebiyle Eskişehir’e yüz yirmi masumla birlikte sevk edilen Bediüzzaman, tek parti zulmünün günlük hayatta sistemleştirilmeye çalışıldığı bir zamanı 1935’te yaşamış. Allah’ın inayetiyle bu dehşetli yargılanmalardan kurtularak; yine ya idam veya imha niyetiyle Kastamonu’da, bir polis karakolunun merdiven altındaki odasına adeta hapsedilmiş. Akabinde de, devletin en önemli valisi ve hatta bu vazife uğruna mebusluğu terk ederek Bediüzzaman’ı takiple görevlendirilmiş Mithat Altıok devreye sokuluyor.

Bediüzzaman’ın Kastamonu’daki hayatını, yazdığı imanî eserlerde ve talebelerine yazdığı hizmete müteallik mektuplarda araştırırken; yalnızca Türkiye’nin içinde bulunduğu “diktatörlük zulmü”nü nazarda tutmamız yetmiyor. İkinci Dünya Savaşı’ndaki kısmî başarısıyla iyice şımarmış İngiliz’in hem dünyada ve hem de bizim bölgemizde çevirdiği dolapları da gözardı etmemek gerekiyor.

Türkiye’nin Siyasal İslâm damarını henüz 1934’te işletmeye çalışan İngilizlerin (16. Lem’a’daki sual ve cevaplar) İkinci Dünya Savaşı’na, gizlice müttefik oldukları Bolşeviklerle birlikte hazırlık içinde olduklarını, Bediüzzaman’ın burada yazdığı mektuplardan öğreniyoruz. Belki de Kastamonu’da sekiz seneye yakın bir zaman zarfında yazdıklarını, İkinci Dünya Savaşı’nın tarihî hakikatleri ile tenasüp içinde mütalâa etmemiz, yakın tarihi karanlık gölgelerden de kurtaracaktır… Onun bu yıllarda hayatını; “Eski Said“ olarak değerlendirdiği zamanlarda yazdığı Sünûhat ve Münâzarât’daki hadiseleri ele alma tarzını, Hz. İsa (Aleyhisselâm)’n nüzulünü haber veren hadis-i Şerif çerçevesinde İkinci Dünya Savaşı’nın coğrafyalarını, milletlerini ve cephelerini analiz etmesini, ilk olarak filolarla dünyaya açılan Amerika’nın varlığını dolaylı surette haber vermesini, medyanın toplum üzerindeki tahribatçı rolünden bahsetmesini ve global dış cereyanların milletimizi siyasî kamplara bölmesini ve bunlar gibi birçok içtimaî ve sosyal hakikati Kastamonu mektuplarında ele almasına dikkat edemeyenler, bu kitabın yalnızca dar daireye hitap ettiğini zannedebilirler.

Dünyada olup bitenlerin Kur’ân ve İman hizmetine alâkadarlığı cihetiyle yorumlandığı bu eseri ‘siyasî ve içtimaî“ bulmayanların tutundukları noktanın, konular içinde Türkiye iç siyasetinin bulunmaması olduğu kanaatindeyiz. İstibdadın Bolşevik Sovyetler formatında Türkiye’de tatbik edildiği bir zamanda Bediüzzaman’ın radyo dinlememesi, gazete okumamasını, iki validen başka hükümetin herhangi bir siyasî erkânıyla görüşmemesi ve hatta isimlerini bilmemesi, o şartlarda ayrı bir mana ve mesaj taşıyor.

Kastamonu’da; Kemalizmin rejim olarak sistemleşmesi uğruna, tarihe parmak ısırttıracak zulümlere şahit olacaktı Said Nursî. Merkezden muhite, inkâr-ı risaletin komünistlerin dış yardımıyla eğitim müfredatında dizayn edildiği o günlerde, Kemalist Vali Kastamonu şehir lâğım kapaklarının üzerini ecdadımızın sarıklı ve yazmalı koca koca mezar taşlarıyla kapatmaya çalışıyordu. Çok ilginçtir ki, Ekim ihtilâlini de bizden örnek alan Bolşeviklere Kemalistler; dinin, tarihin, geleneğin, millî ve insanî değerlerin bir coğrafyadan nasıl silinebileceğinin örneklerini Kastamonu gibi yüzlerce beldede pratiğiyle gösteriyorlardı.

Bediüzzaman’ı hem Barla’da, hem Eskişehir’de ve hem de Kastamonu’da takip eden dinsiz komite; belki de onun Kur’ân’dan yazdığı Haşir Risalesi, Mu’cizat-ı Kur’âniye Risalesi, Otuzuncu Söz, Tabiat Risalesi ve 24. Mektup gibi eserlerle, feylesoflarını beyabanlara sürgün etmesinin intikamı peşinde koşuyordu… Fakat netice onlar için yine hüsran olacaktı… Bediüzzaman, tek başına gittiği kalede, Karadağ ve diğer ücra köşelerde telif ettiği yeni eserlerini (Münâcat, Ayetü’l Kübra, Hasbiye ve diğer bazı Risaleleri) yazarak, sırren tenevveret’in yep yeni zirvelerini gösterecekti. Karadağ’da yazdıklarını Emin ile anlaştıkları ağacın kovuğuna bırakan Bediüzzaman’ın söz konusu mektuplarda Kastamonu’dan dâvâsı çerçevesinde dünyanın dört bir yanına projektör gibi saldığı manevî bakışlarını da unutmamamız gerekiyor.

Kastamonu’da, istibdat mengenesinin; hem global dünya hadiselerinde, hem Türkiye’de ve hem de kendi hayatına bizzat kastedecek şekilde Kur’ân düşmanlarınca nasıl sıkıştırıldığını yazdığı mektuplardan takip ederken, Emirdağ’daki yeni süreçleri inşaallah ayrıca ele alalım.

YAZDIR

Almanya İslam Konseyi Din Şurası Sözcüsü / Eğitimci – Yazar

BENZER KONUDA MAKALELER:

1 Comment

  1. Risale-i az çok bilenler için fevkalade önemli noktaya değinmişsiniz… Devamının mutlaka gelmesi lazım. Allah kaleminize ve karihanıza kuvvet versin.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*