Kaybettiğimiz nokta burası mı yoksa?

Gözlemleyin, çevrenizde kim kiminle konuşuyorsa, kim kime nasihatte bulunuyorsa, kim kime göndermeler yapıyorsa kendi tarafını ihmal ediyor.

Büyük dairede, iktidar verip veriştiriyor, muhalefet daha beteriyle mukabele ediyor. İktidarın normal şartlarda dinleyen taraf olması lâzım değil mi? Çünkü sorumluluk makamındalar, yanlış yapmamaları lâzım. Ama bu mümkün mü?

Makamda sen oturuyorsan, yetki sende ise kullan sonuna kadar, bu doğru mu? Bir ülkeyi idare edeceksin, o ülkede senin gibi düşünmeyenler de olacak, ama sen ‘Ben yaptım oldu.’ diyeceksin. Bu, olur mu?

Hatta sayıca üstünlüğünüz olsa bile, akl-ı selimle dinleyip doğru bir tavsiye varsa dinlemek ya da yanlış bir hüküm verilmişse geri dönmek aklın gereği değil midir? Memleket menfaati bunu gerektirmez mi?

Siz bizim ülkemizde hiç böyle bir şey gördünüz mü?

Birisi bir yanlışı dile getiriyor, yetkili makam sonuna kadar yanlış değil diye savunuyor. Aradan kısa bir zaman geçiyor; ‘Evet, bu yanlış olmuştur.’ diyerek geri adım atılıyor. Tabiî bu arada o esnada onlarca, yüzlerce insanın hayatı bu süreçten olumsuz etkileniyor. Peki bunun vebali ne olacak?

Ülkemizin başına gelen musîbetlerin nerelerden olduğunu düşünüyorsunuz? Vurdumduymazlık, bana ne anlayışı memleketin ufkunu karartıyor. Bireysel gibi gözüken hadiseler umumî hale geliyor.

Durum küçük dairede de farklı değil. Baba oğluna bir şey söylüyor; oğul kendini savunuyor da savunuyor. Kimse kendine, nefsine toz kondurmuyor. Herkes sütten çıkmış ak kaşık. Bu sefer ilgisizlik hali başlıyor. Göz göre göre yanlışlara sürüklenmeler başlıyor. Derken dönüşü olmayan yıkım halleri. Sonrasında ‘Ben sana dememiş miydim?’ cümlelerinin bir anlamı kalmıyor. Sözlü nasihate kapalı kulakları, bela nasihatleri açıyor.

Bir başka oturumda oğul konuşuyor; bu sefer baba kendini savunuyor da savunuyor. ‘Bu benim oğlum, bana ne diyor?’ diye bir kulak verilmiyor.

Baba oğlun cümlelerine kapalı, oğul babanın cümlelerine. Kardeş kardeşin nasihatine kapalı. Yıkım bu değil mi? Ama herkes bir başkasına nasihat ediyor. Kimse dinleyici olmak istemiyor. Çünkü nasihat etmek kolay geliyor. Kendine nasihat eden yok. Lâfı kendine alan yok.

Belki de kurulan cümle, cümle kuranın tedavisini sağlayacak cümle. Ama o başkası için o cümleyi kurduğu için, tedavi gerçekleşmiyor. Kendisine lazım olan hapı, o başkasına sunuyor.

Söz, nasihat; kimse kapısını açmayınca dönüp gidiyor. Kimse, sen necisin demeyince uzaklaşıp gidiyor. Nasihate müşteri olan yok.

Evet, nasihat yarayı iyileştirecekse biraz acı veriyor.

Aklı başında olan, kangrenin farkındadır ve acısına katlanacak.

Aklı başında olan, akla uygun nasihatlere kendini açar.

Aklın başında olan hastalığı için çare arar. Bir deva bulunca, kimden gelirse gelsin müşteri olur ve onu alır kullanır.

Din, onun için nasihattir. Din, herkesin sözünü dinleyeceği bir üst akıldır. Herkesin nasihatine kulak vereceği bir temel kaynaktır.

İnsan aklı bir noktaya kadar iyidir, ama onun da tabi olacağı bir üst akla ihtiyacı vardır. O zaman Kur’ân konuşacak, insan dinleyecek. Resulullah (asm) konuşacak, insan dinleyecek. Mücedditler konuşacak asır insanları dinleyecek.

Dinlemeyen, cahil kalacak. Dinlemeyen, dışlanacak. Dinlemeyen, dinlenilmeyecek ve yalnız kalacak. Asır kulak verenlerin, dinleyenlerin asrı olacak.

Hayatını değiştirecek nasihatin en yakınındaki kişinin o anda söylediği cümlelerde olduğuna inanacak. Ona göre o cümlelere anlam yükleyecek ve değer verecek. İşte o zaman dünya yaşanabilir bir mekân olacaktır.

Herkesin ve her şeyin değerli olduğu bir dünyada siz de değerlerden biri olursunuz. Ama herkesin ve her şeyin değersiz olduğu bir dünyada değersizlerden biri de siz olursunuz.

Gelişiyle (asm) âlemin değer kazandığı dünya, Onun yanında yer alanların sayısının artmasıyla, daha değerli hale gelecektir.

Değer kaybettiren değil, değer kazandıran olmak mümkün.