Korkunun ecele faydası yoktur

Korku beşere verilmiş büyük bir nimet. Ancak ademoğlu, mecburiyet hasıl olmadıkça getirmez aklına korkuyu. Oysa korku, insanoğlunun hata yapmasını engelleyen ve kendisine çeki düzen vermesini sağlayan hayatî bir duygudur.

Daha küçük yaşlarda başlar korkularımız. Dünyaya teşrif eder etmez, sevinçten mi yoksa korkudan mı ağladığımız bilinmez. Fakat kuvvetle muhtemel, korkudur bizi ağlatan. Annemizin o sıcacık kucağında, emniyet içinde hissetmiş olsak da kendimizi, engel olamayız her an, her saniye ayrılık korkusuna.

Gecelerin zifiri karanlığı, yükseklik, derinlik, açlık, hastalık, ölüm, ayrılık ve hayata dair ne varsa, bazen kendi gölgemiz dahil, her şey yeter bizi korkutmaya. Çok tuhaftır insanoğlu, nice destanlar yazar, yiğitçe savaşır cenk meydanlarında, cesaretiyle âlem-i cihana meydan okur nam salar. Ancak küçücük bir böcek, ya da minik bir fare yeter onu korkutmaya.

Korkusuz hiçbir canlı yoktur. Her canlı ancak korku sayesinde yaşadığını fark eder. Hayat, korku ve endişe duyarak yaşamak olsa da, esasında Efendimiz’ in (asm) ”Mü’ minin kalbinde korku ile ümit varsa, Allah Teâlâ’ da ona umduğunu verir, korktuğundan da emin eder” dediği gibi, hayat korku ile ümit duyarak yaşamaktır belki de.

Kâinat keşfedildikçe hayretler uyandırır. Merak edip bilinmeyeni bildikçe, görünmeyeni görmeye başladıkça, insan daha da çok korkar. Her ne kadar merakımız, bazen başımıza türlü işler açsa da, cesaretimizle bir olur aşarız korku dağlarını.

Hayatta kalabilmek için, her daim ihtiyacımız vardır cesarete. Ölüm fani âlemden ayrılmakla korkutsa da, cesaretimiz hayata bağlar bizi. Korkmadan ne kadar yaşayabiliriz bilinmez. Ancak korkarak yaşamak, hayata yalnızca uzaktan bakmaktır. Ya da seyretmektir bomboş bakışlarla, hiç tükenmeyecek zannettiğimiz şu kısacık ömrü.

Hakikat olan, korkularımızın hiçbir zaman bitmeyeceği ve hiçbir zaman peşimizi bırakmayacağıdır. O kadar içimizdedir ki, gözümüz korkar, korktuğumuz başımıza gelir, korkudan sükût eder lâl olur dillerimiz. Acziyetimiz çıkar ortaya ve yenik düşeriz etrafımızı çepeçevre saran korkularımıza.

Korkularımız yalanlarımız için en uygun zemindir. Bu sebeple en çok yalanı, en çok da korktuğumuzda söyleriz. Binaenaleyh doğruların ortaya çıkmasından ve gerçeklerle yüzleşmekten korkar, yalanlarımıza sarılırız.

Neşet Ertaş “Can yakıp da kalp kırma / Seninde gül benzin solacak bir gün / Her canlının kalbi Allah’a bağlı / Herkes ettiğini bulacak bir gün” dese de, herkesin ettiğini bulacağı o hesap gününden korkmaz, can yakıp kalp kırmaktan çekinmeyiz.

Bir de en çok gelecek kaygısı korkutur bizi. Bu sebeple korkumuzla etrafımıza korku saçarız. Telâfisi mümkün olmayan nice hatalara sebebiyet veririz. Nice canlar yakar, nice günahlar işleriz. Başkalarına korku salarak, kendimiz de korkunun esareti altında bir ömür geçiririz.

”Bütün sergüzeşt-i hayatım şahittir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı, korku elimi tutup men edememiş ve edemiyor. Hem neden korkum olacak? Dünya ile ecelimden başka alakam yok.” diyerek, Hak, hakikat ve adalet dışında, hayatında korku dahil hiçbir şeye yer vermemiş Üstad gibi korkmadan yaşamak mümkün müdür bilemem.

Ancak bildiğim bir şey var, o da Haşr Sûresi 18. Âyet-i Kerimesinde Cenâb-ı Allah (cc) “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır” emridir.

Hayat korkularımızla birlikte akıp gidiyor mukadder sona doğru. Son nefesimizde ve her şeyin bittiği bir anda, korkularımız yine çıkar gelir karşımıza.

Madem korkunun ecele faydası yoktur ve madem her ne yaptı isek, yapıyorsak veya yapacaksak, Allah (cc) hepsinden haberdardır. O halde dünya ile, ecelimizden başka bir alâkamız olmasın. Herkes Allah’tan korksun ve yarın için neyi takdim ettiğine baksın.

Emin Fırat

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*