Körler memleketinde bir Ayasofya

alt

İstanbul körler memleketinin tam ortasında… Koca bir memleket, dört minaresiyle semaya açılan eller gibi, İstanbul’un, boğazın, iki kıtanın, hatta dünyanın en güzel yerinde pırlanta gibi duran Ayasofya Camiini ve mânâsını göremiyor.

Hıristiyanlığın İslâma, Doğu Roma’nın Osmanlı’ya ve bu mübarek toprakların bu millete devir tesliminin ve bu memleketin Batıya karşı hürriyet ve bağımsızlığının sembolü, muhafızı, mührü ve tapusu olan bir mabedi göremiyor. Aslında görülemeyen; İslâm dininin asla müzeye kaldırılamayacağıdır. Kendilerine göre tarih, felsefe ve sosyoloji gelişiminde puthaneler önce kiliseye ve camiye en son olarak da yirminci asırda, güya dinlerin zamanını doldurmasıyla birer birer tarihî eser ve müze olacaktı. Ancak sonuç hiç de bekledikleri gibi olmadı. Tam aksine iddia ve güç sahipleri birer birer müzeye kaldırılırken, İslâm yükselmeye devam ediyor.

Malûm efsaneye göre İstanbul’un ilk kurucuları, binlerce sene önce körler memleketini ararken bu güzelliği görmeyenlerin “kalb gözünde” problem olduğu kanaatine vararak buraya yerleşmeye karar vermişler. Kazılar yedi-sekiz bin yıldır insanların buralarda şehirler ve medeniyetler kurduğunu gösteriyor. Daha da kazılsa diğer antik şehirlerdeki gibi kat kat en az sekiz-dokuz şehir bulunacak. Şu koca İstanbul sanki Sur’a defalarca üflenmiş gibi yüzlerce defa yıkılıp yeniden kurulmuş. Bilinen Ayasofya tarihinde daha önceden içinde putların olduğu bir mabed varmış. Kim bilir kaçıncı mabed? Puthane asırlar sonra yerini kiliseye terk etti. Depremler ve yangınlar sonrasında kilise tekrar tekrar yapılmış. Son kilise ise vazifesini son din olan İslâma devredince ancak huzur ve sükûn buldu. Daha önceden defalarca çöken ve tamirden geçen kubbe, minarelerle; Mimar Sinan’ın dehası ile tekrar sabitlenmiş. Gerçekte kubbeyi sabitleyen minarelerin maddesinden çok mânâsıdır. Yani imandır, İslâmdır, günde beş vakit okunan ezandır, kılınan namazdır. Çünkü mânâsız madde, ruhsuz ceset gibidir. İki bin sene öncesine irtica olarak çevrilen puthane tutar mı? Sular tersine akar mı, akarsa ne kadar akar?

Beş asırlık bir camii müzeye çevirmek hakikatte geri atmak ve teslim olmaktır. Kötü niyetlilere cesaret vermektir. Batıdaki fanatikler bu hadiseyi, Endülüs’ten sonraki en büyük zafer olarak kabul etmişler ve İslâm dünyasına baskıyı artırmışlardır. Bu geri adım sadece Balkanlarda yüzlerce camiye ve yüzbinlerin hayatına mal olmuştur.

Âlemlerin Rabbi Kur’ân-ı Kerim’de ferman eder: “Yerlerin ve göklerin mirası Allah’ındır.”1 Milyonlarca hatta milyarlarca insan dünya kurulalı beri yaptıklarıyla, medeniyetleriyle, günahlarıyla, sevablarıyla kabre doğru dağdan kopan sel gibi akıp gitmiş ve akış hâlâ devam ediyor… Yerine yenileri, onların yerine daha da yenileri geliyor. Geriye kalan birkaç mermer ve birkaç taş ve uzayıp giden harabeler… Şair Baki’nin dediği bir “Bâki kalan şu kubbede hoş bir sadâ imiş…” Bâki’nin bahsettiği kubbe hem sema hem de ebediyete gidenlerin toplanma yeri câmilerin kubbesidir. Binlerce seneden bâki kalanlar sadece o mübarek kubbeler ve mekânlardaki ibadetler ve mübarek kelimelerdir. Ancak bir şey daha var ki, o da insanoğlunun bunca isyan ve tuğyanına rağmen gök kubbe çökmüyorsa yeryüzündeki o mübarek kubbeler ve onları ayakta tutan ezanlar ve namazlar olduğunu unutmamak gerekiyor.

İnsanların ekseriyeti maziden ders almaz, öncekiler hiç yaşamamış ve bu şehri sanki kendileri kurmuş ve ebedi yaşayacaklarmış gibi gafletle yaşamaya devam eder. Ancak yerlerin ve göklerin sahibi hepsinden tek tek mülkünü geri alır, emaneti bir başkasına verir. Ondan da başkasına… “İstanbul’u yüz defa mezaristana boşaltan ölümün elbette bir istediği var…” On binlerce senelik İstanbul tarihinden geriye kalan nedir? Sadece Ayasofya… Sebebi açık, eski Roma puthanesi o zamanın hak dini olan Hristiyanlığa devir teslim ettiği için eski temeller üzerinde yeni mabed ayakta kalabildi. O da vazifesini İslâma teslim ettiği için yeryüzünün en uzun süre ayakta kalan mabedleri arasına katıldı. Bundan sonra da ayakta kalmasını istiyorsak ayetteki gibi “miras”ı muhafaza etmek zorundayız. Aksi takdirde alınıp başkasına verilebilir.

Gerçekte Ayasofya mirası demek İstanbul demek, İstanbul demek Türkiye demek… İki bin yıl dünyanın yönetildiği bu şehir, bu merkez neredeyse Ayasofya’nın mabed olmadığı bir zaman dilimi yaşamamıştır. Mabetsiz geçen bu dönemde musibetin ihmal edildiğini değil, imhal yani şimdilik ertelendiğini düşünmek gerekiyor. Sadaka belayı def eder… Korkuyla beklenen büyük felâketler ve depremler için Ayasofya’dan daha büyük ve daha güzel sadaka olur mu?

Tarihçiler, Fatih Sultan Mehmet’in Ayasofya’nın harap halini görünce Sadî’nin meşhur Farsça beytini okuduğunu nakleder:

“Perdedârî mî küned der tâk-ı kisrâ ankebût;
Bûm-i nevbet mî zened der kal’a-ı Efrâsiyâb.”

Örümcek kisrânın
penceresinde perdedarlık yapıyor
Baykuş Efrasiyab’ın kalesinde
nöbet vuruyor

Osmanlı, harabe haline gelmiş bir mabedi ve diyarı imar etti, sağlam bir vakıf ile bizlere devretti. Ancak şimdiki hali örümcek ağlarıyla örülü, baykuşların mekânı bir viraneden farklı değil. Yine unutmamak lazım ki, bu dünya ne efrâsiyâblara ve nede kisrâlara kalmamıştır. “Din öldürülecektir” diyenlerin fikir ve uygulamaları çoktan virane haline gelmiştir. Geriye kalan sadece çürük bir örümcek ağıdır: “Allah’tan başka dostlar edinenlerin misali; kendine yuva yapan örümceğin misali gibidir. Evlerin en çürüğü muhakkak ki örümceğin yuvasıdır. Keşke bilselerdi.”2

Bu topraklar mübarek demiştik. Hem bin yıldır İslâm memleketi olduğu için hem de Peygamberimizin (asm) mektup göndererek mesajını ulaştırdığı memleketlerdir. Mısır, Fars ve Doğu Roma, kimisi mektuba hürmet etti, kimisi yırttı kimisi de görmezden geldi. Ancak mektubun yazıldığı memleketlerin tamamı eninde sonunda İslâma dâhil oldu. İslâmı seçenler mülklerini muhafaza ettiler. Reddeden Doğu Roma’nın elinden ise tamamen alındı. Burada bizim için çok önemli bir ders var… Doğu Roma imparatoru Herakl’e gönderilen mektup ve İstanbul’un fethi ile ilgili hadis-i şerif, bu İslâm memleketinin ebedî bir tapusudur ve muhafızıdır. Mektuptaki: “İslâm’ı kabul et ki, selamet bulasın”  fermanı özellikle Ayasofya ve bu topraklarda yaşayanlar için aktüalitesini ve geçerliliğini her zaman muhafaza etmektedir. Herakl, çöldeki kabilelerin gemilere binip İstanbul’u kuşatabileceklerine hiç ihtimal vermediği gibi, Cenab-ı Hakk’ın ta Orta Asya’dan da ordular gönderebileceğini hiç düşünmemişti. Mektuba ehemmiyet vermeyenler her ihtimali düşünmek zorundalar.

Mektup derken, bilindiği gibi Bediüzzaman Hazretleri Ayasofya üzerinde çok durur, konuyla ilgili mektupları vardır. Kâinattaki nizam ve intizam ile ilgili misallerde mimar Sinan’ın şaheserlerine rağmen hep Ayasofya’dan bahseder. Burada çok önemli bir sır gizlidir. Bu sebeple Menderes’e gönderdiği mektuplardan da anlaşılacağı üzere Ayasofya, hükümetlerin mühim vazifelerinden birisidir. Yine bir mektubunda da şöyle der: “Âlem-i İslâmı, hatta bir kısım Hristiyan devletlerini de memnun etmek için Ayasofya’yı muzahrefattan temizleyip ibadet mahalli yapmaktır.”3 Zaman değişiyor, materyalist akımlar karşısında Hristiyanlığın çaresiz kalmasıyla, Batıda birçok kilisenin cemaat bulamadığı, bir kısmının ise kapandığı artık herkesin malumu. Yine bizzat Hristiyanlar tarafından birçok kilisenin, eğlence yeri olmak yerine; kuruluş maksadı olan Allah’a ibadet için Müslümanlara devredildiği bir zamanda: Ayasofya’nın temizlenerek ibadete açılması kurtuluşun manevî değerlerde olduğuna inanan Müslim, gayrimüslim bütün insanları memnun edecek, inancın ve insanlığın bir zaferi olarak görülecektir.

1-Âl-i İmran:180
2-Ankebut:41
3-Emirdağ Lahikası:449

Benzer konuda makaleler:

image_pdfimage_print

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*