Kosturma Berlin hattı…

Doğu veya Batı

altVazifeli insanların tarihçe-i hayatları, fevkalâde heyecanlı ve anlamlı hadiselerle örülüdür.

En sürükleyici roman ve sinema filmlerinin veremediği zevki orada bulabiliriz.

Birinci Cihan Harbi’nde; Pasinler’den ta Bitlis’e kadar iki seneye yakın bir sürede, Rus-Ermeni ittifakıyla göğüs göğüse vuruşan Bediüzzaman’ın, 1916 Şubat’ında yaralanarak esir düştüğü cümlesini hep okur geçerdim. Dünyaya meydan okuyan bir İslâm kahramanının cesareti açısından, kaderin bu ilginç perdelerin arkasındaki yepyeni örgüsüne hiç bakmamışım.

Muhteşem bir Çöl Aslanını kader yaralamış ve zahiren çakalların tuzağına yenik düşürmüştü. Yenik düşen yalnızca o değildi. Avrupa’nın en kudretli Romalı ordusu ile, tarihin yenilmez zannettiği Osmanlı da mağlûp olmuştu. Ahirzamanın veya istikbalin ihtiyacına cevap verecek “en büyük dirilişi”, Cihan Harbi ile kamufle eden kaderin gerçek gergefindeki nakışları görebilmek için, mevsimi beklemek gerekiyormuş.

Kostroma… Demiryolu ile misafirlerini Volga’ya ulaştıran çarlık, bu kasabayı düşman ordularındaki üst düzey esirlerine ayırmıştı o günlerde. Generaller, kurmaylar, üst teknik ve yönetim kademelerini İstanbul ve Berlin’den binlerce kilometre uzak bu ücra esaret kampına göndermişlerdi. Denilebilir ki; dünya harbinin bu galibi, eline geçirdiği düşman tarafının beynini buraya toplamıştı.

Osmanlı-Almanya münasebetlerinin o günkü halini biliyorsunuz. Aydınımız, mekteplilerimiz ve bürokrasimiz Fransızca’dan ziyade Almanca´ya aşinadırlar. Subaylar arasında bu oran en üst seviyededir. Münasebetlerimiz en canlı dönemini yaşamaktadır. Osmanlı’nın imarında Alman teknolojisi ile rekabet edecek seviyede bir başka Avrupa ülkesi yoktur. Köprülere, Şark ve Hicaz demiryollarına ilâveten fabrikalarda, tersanelerde ve mimaride sıkı bir Alman-Osmanlı işbirliği vardır bu mevsimde.

20. yüzyılın başlarında, İngiltere’nin Osmanlı ve İslâmiyet hakkındaki su-i niyetini çok dikkatlice, ta Van’dan itibaren takip eden Bediüzzaman’ın, 1907-1912 yılları arasındaki büyük çalkantılarda; Hıristiyanlığı mağlûp eden ikinci Avrupa’yı ve onların Osmanlı’daki işbirlikçilerini dikkatkle takip ettiğini eserlerinden öğreniyoruz. Hedefinde öncelikli olarak Paris, Londra ve Berlin bulunan bu ihtilalci cereyanın yoluna ”bahtiyar Alman milleti” çıkınca, istikametini St. Petersburg’a, yine İngilizlerin gizli himayesinde çevirmişti. Bolşeviklerin Rus demokrasisine kurdukları tuzak erkence işlemeye başlayınca, Bediüzzaman’ın çarlığa, Bitlis’ten bu yana söyledikleri yerine ulaşmadan, Rus milleti bin senelik tarihiyle birlikte Kuzeylilerin kızıl alevlerine yakalanmış ve Rusya külhaneye dönmüştü.

Henüz Kosturma´ya gelmeden; hem Divan-ı Harb-i Örfi, hem Münâzarât, hem Hutbe-i Şamiye ve nihayet Muhakemat isimli eserlerinde; Avrupa ile ilgili dinî, fikrî ve felsefî telakkilerini dikkatle takip ettiğimizde, kaderin hangi vazife ile Bediüzzaman’ı Kostroma üzerinden Berlin seyahatine mecbur ettiğini az çok anlayabiliyoruz.

Avrupa’nın en zeki, yetenekli, altyapısı sağlam ve fennî ilimlerde zirvede Romalı çocuklarını, Bediüzzaman’ın rahle-i tedrisinde Kosturma’da toplayan kader, Said Nursî’ye Berlin’de yeni bir misyon yükleyecekti: Diriliş…

Ahirzaman dinsizliğiyle mücadele edecek iki büyük müsbet cereyanın, Kostroma’da embriyodan diğer teşekküllere geçmekte olduğunu o günün Rus idaresi bilseydi İngilizlerle hiç işbirliği yapar mıydı? Bediüzzaman bu cereyanın istikbaldeki misyonlarını, programlarını ve birlikte çalışma usûllerini anlatmak üzere Berlin’e geçmiş olmalıydı.

Keza Birinci Dünya Savaşı’nda Bediüzzaman’ı, Hakim ve Rahim isimlerinin tecellileriyle Kostroma’da iki seneyi aşkın zamanda III. Roma’ya misafir ettiren Allah, Kur’ân’ın Mesih’e olan bu yeni mesajını, buradaki binlerce Alman entelektüeli üzerinden Nasara dünyasına ulaştırmış olmalıydı.

Belgesiz ve şahitsiz bir hadiseyi eserlerine almayan Bediüzzaman, Kostroma-Berlin yolculuğunun detaylarını anlatmıyor. Berlin’e giderken St. Petersburg ve Varşova üzerinden Viyana yoluyla sılaya döndüğünden haber veren Bediüzzaman, Romalıların başşehri Berlin’i hangi sebeplerden ötürü zikretmiyordu? Berlin’de, iki ayı geçkin sürede olup bitenlerden de söz etmeyen Üstad, satır aralarında “bahtiyar millet” olarak tanımladığı bu milleti neden “sırren tenevveret” perdesine aldığını da ihsas edecekti.

İki küsur senelik Kostroma tevhid eğitiminin neticelerini veya tesirlerini bizzat yerinde incelemek için mi Berlin’e geldi, yoksa Hıristiyan Avrupa’nın liderleri ile görüşerek yeni süreci ve bu süreçte yer alacak projeleri müzakere etmek üzere mi bu çok tehlikeli bir yolculuğu yaptı… Belki de “yeniden dirilişi” İsevî ruhanilerle kutlamak maksadıyla… Berlin’e gelirken İşarat´ül İ´caz tefsiri yanındaydı. Hıristiyanlığın yeniden ayağa kalkarak materyalizme kafa tutacak kuvvete erişmesini İşarat´ül İ´caz ile irtibatlandırmak yanlış olmaz. Risale-i Nur’un ibtidası olan bu tefsir ile, sürecin intihasını haber veren Zülfikar’ın Berlin’le alâkasını kuranlar, Almanların neden bahtiyar olduklarını daha iyi kavrarlar.

Bediüzzaman’ın sadâkatli, zeki ve çalışkan talebelerinden Muhsin Alev’in (Abdulmuhsin Al-Konevi) sessizce İstanbul’dan Gümülcine ve İskeçe’ye, oradan Üsküp’e ve daha sonra Hür Berlin Üniversitesine yerleşmesini de bu çerçevede ele almamız mübalâğa olur mu? Hayatını Risale-i Nur’un Berlin üzerinden bütün Almanya ve Avrupa’ya neşrine vakfeden bu kıymetşinas talebesi her ne kadar sessizce Türkiye’den ayrıldığını söylese de, büyük vazifelerle Berlin’e gelen bu kahraman, tıpkı Ubeyd gibi bir daha doğduğu yerlere dönmedi, sevdikleriyle görüşemedi ve dimağının çalıştığı bütün zamanları Risale-i Nur’un buradaki neşrine verdi.

Tevfik-i İlâhî refik olursa, inşaallah Berlin – İstanbul süreci ile devam ederiz.

YAZDIR

Almanya İslam Konseyi Din Şurası Sözcüsü / Eğitimci – Yazar

BENZER KONUDA MAKALELER:

1 Comment

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*