Kötülük ve Şer Nasıl Meydana Geliyor? -2-

Image

‘Kötülük ve şer nasıl meydana geliyor?’ makalemiz üzerine bize şöyle bir sual iletildi.

“Allah, cüz’i şerleri vermeye mecbur mu? Meselâ; umumi yer çekimi kanununu, o uçaktaki elli kişi için muvakkaten iptal etmek, Onun kudretinden uzak mı ki? Ya da–tıpkı İbrahim (as) da olduğu gibi–ateşin umumi yakma kanununu, başka kulları için de muvakkaten iptal edemez mi?

 

Yani Cenab-ı Hakkın “küllî maslahatlara medar olan o kanunları muhafaza ve riayet etmek için, o şerli, cüzî neticeleri dahi halk etme”ye ne mecburiyeti var? O cüz’i şerleri yaratmayarak rahmet ve cemalini gösterse olmaz mı?”

Bu tür sualler çokların aklına geliyor. Hatta ‘Risale-i Nurda Kötülük ve Şer Meselesi’ adlı bir seminerimizde daha ileri derecede suallere de muhatap olduk. Bu sualle birlikte bu konuda akıllara gelen ve gelebilecek bazı suallere cevap bulmaya çalışalım.

Cenab-ı Hak kainatta nizam ve intizamını göstermek için külli kanunlar yaratmış. Bu külli kanunlarını muhafaza etmek için de bu kanuna muhalefet eden unsurlara karşı kanununu işletiyor. Neticede ise biz insanlar için istenmeyen durumlar ortaya çıkabiliyor. Biz buna kötülük, şer, musibet, hastalık vs gibi isimler veriyoruz. Cenab-ı Hak elbette ki, bu neticeleri bir hikmet dairesinde yaratıyor ve sebepler tahtında hükmediyor. Asla bir mecburiyet yok, hikmet var, imtihan var. Fakat her şeye rağmen, Allah yine hikmeti dairesinde bu umumi kanunlarını bazı hususi kulları için iptal ediyor. İbrahim (as) için ateşin yakma gücünü, Yunus (as) için balığın yeme gücünü, Yusuf (as) için suyun boğma gücünü iptal edip iradesinin hiçbir mecburi etki altında olmadığını, yani Fail-i Muhtar olduğunu bildiriyor. Benzer tarzda insanlığın üreme kanununu İsa (as) için iptal ediyor ve O’nu babasız bir şekilde dünyaya gönderiyor. Bu ve benzeri hadisler ile, yani peygamberlerine verdiği mucizeler yoluyla Cenab-ı Hak, Hakim-i Mutlak olduğunu, iradesini hiçbir sebebin zorlayamayacağını, her işinde tek ve yekta olduğunu biz insanlara açık ve net olarak gösteriyor.

Fakat bu durum umumi bir durum değildir. Bu dünya hikmet dünyası olduğu için dünya yüzünde meydana gelen her hadise hikmet sınırları içinde meydana gelir. Cenab-ı Hakkın Kadir, Rahim, Rezzak, Rahman, Kerim gibi isimleri vermek, ikram etmek, rızk vermek isterler. Ancak tüm bu isimler Hakim ismi sınırları içinde tecelli ederler. Bir meyveyi düşünelim. Allah bir portakal meyvesini yaratmak için dünyayı güneş etrafında bir yıl döndürür. Portakalı dalından kopardığımız anda Allah Kudret, Rahim ve Rezzak ismi gereği bu portakalı hemen yaratabilir. Fakat Hikmet buna bir sınır çizer. İşte bu sınır içerisinde Cenab-ı Hakkın Kudret ve Rahmeti o portakal üzerinde bir yıllık bir süre içinde tecelli eder.

İşte bunun gibi dünya yüzündeki her bir hadiseyi Hikmet dairesi içinde yoruma tutmak zarureti vardır. Kaldı ki, Peygamberlere verilen mucizeler dahi hikmet sınırları içinde meydana geliyor. Bu nedenle Ay’ın semada ikiye ayrıldığını gören Ebu Leheb inanmamakta inat edebiliyor.

Peki tamam, kabul ediyoruz ki bu hikmetler doğru, buna tüm kalbimizle inanıyoruz.

Ancak yine de o uçağın düşme anında Allah hususi olarak yer çekimi kanununu iptal ediverse Kudretinden ne eksilir? Veya ateşin yakma gücünü ateşe girdiğimiz anda iptal etse… Değil mi?

Veya hasta olduğumuzda hastalığın etkisini, deprem olduğunda depremin etkisini, kaza anında vasıtaların kırma etkisini, damdan düştüğümüzde çekim gücünü, suyun boğma gücünü, tüfekle ateş edildiğinde kurşunun parçalama gücünü ortadan kaldırsaydı da, bizler musibetlere ve şerlere giriftar olmasaydık. Ne iyi olurdu değil mi?

Yani kısacası musibetlere, belalara, ölümlere, acılara, hasatlıklara vesile olan zıtlıklar olmasaydı…

Mesela hiç, ama hiç hastalık olmasaydı, ne olurdu?

Allah hiç hastalık yaratmasa ne olurdu biliyor musunuz? O zaman tıbbın, doktorluğun, sağlığın, sağlık okullarının, Tıp Fakültelerinin, Eczacılığın hiçbir anlamı kalmazdı. Sosyal hayatımızın üçte birini teşkil eden sağlık sektörü çöker, yüzlerce, binlerce, milyonlarca insan boş ve atıl bir duruma düşerdi. Tıp alanında yaşanan yüzlerce teknik ve teknolojik buluşlar gerçekleşmez, İbn-i Sina gibi dahi doktorlar zuhur etmezdi. Şimdi düşünün bir kez. Şu andaki mevcut sosyal hayatımızın devamı için hastalığa ihtiyacımız var mı, yok mu? Elbette ki hastalığa ihtiyacımız var.

Mesela Allah biz insanlara kuşlara verdiği gibi tüylü bir elbise verse, bizler de sabaha kadar bir ağaçta tüneseydik, yani hiç ev ve barınma ihtiyacımız olmasaydı, ne olurdu o zaman? Sosyal hayatımızın yine üçte birini teşkil eden konut ve inşaat sektörü olmaz, işçisinden mühendisine, malzemecisinden ustasına kadar milyonlarca insan atıl kalırdı.

İşte bu iki misal gibi Cenab-ı Hak her ne zıtlık vermiş ise ondan çok büyük hayırlar , faydalar, hikmetler, güzel neticeler murat etmiştir. Cüzi şerlerle külli hayırların yolunu açmıştır. Tek tük çirkinliklerle harika güzellikleri öğretmiştir. Hoşumuza gitmeyen bir iki musibet ile hoşumuza gidecek külli neticeler yaratmıştır.

Sual:

Peki kişi doktor olacak, iş bulacak diye ben niye hasta olayım? Allah güzel isimlerini ve hikmetini gösterecek diye ben niye musibetlere ve şerlere muhatap kılınayım? Ya da yukarıdaki sualde olduğu gibi, Allah “O cüz’i şerleri yaratmayarak rahmet ve cemalini gösterse olmaz mı?”

Enteresan bir soru değil mi? Allah sonsuz kudreti ile bilgisayara bir CD takıp setup yaptığımız gibi, iyi-kötü, hayır-şer, kara-ak, çirkin-güzel gibi kavramları şöyle zihnimize kopyalayıverse de biz her şeyi yaşamadan, musibet ve şerlere muhatap olmadan her şeyi anlayıversek, ne iyi olurdu değil mi?

Cevap:

İlim maluma tabidir.

Şimdi size bir cümle söyleyeceğiz, bu cümlenin ne anlama geldiğini lütfen bulunuz:

“Guraz yip yart hus cendika vertnık.”

Cümle bu. Eminiz ki bu cümleyi okudunuz, ve yine eminiz ki bu cümlenin ne manaya geldiğini de anlamaya çalıştınız. Ve yine şundan kesin olarak eminiz ki, bu cümlenin ne manaya geldiğini asla ki bulamadınız ve cümleyi anlayamadınız. Çünkü bu cümle ve içindeki kelimelerin hiçbir manası yok, anlamsız kelimeler bunlar. Bunun sebebi ise, bu kelimelere mana kazandıracak malum yok ortada.

Zira ilim maluma tabidir.

İlmin ilim olabilmesi, bilginin bir değer kazanabilmesi için hariçte bir malumun, bir eşyanın, bir şeyin olması lazım.

Şimdi, “Uçak havada uçuyor” dediğimiz zaman bu cümle bir ilimdir, bilgidir, bir değeri vardır. Çünkü bir uçak var, hava var, dünya var, burada uçan bir cisim var. Ya da “Kanepede uyuyan bir adam” cümlesi de bir ilimdir. Bir kanepe var, yorgun bir adam ve bu adam kanepeye uzanmış yatıyor. İşte bu da bir ilimidir, bir bilgidir. Çünkü bir vücud-u haricisi var, malum ve bilinen bir eşya var ortada. Biz insanların bütün eşyaya bakış açısı böyledir. Malum var ise bilgi ve ilim bir mana kazanır. Bu nedenle “İlim maluma tabidir” sözü söylenmiş.

Bu noktada yukarıda naklettiğimiz “Guraz yip yart hus cendika vertnık” cümlesinin hiçbir manası olmayacak. Çünkü buradaki kelimelerin bir malumu yok. Bilinen bir cisim veya eşya ile bağlantısı yok. Bu nedenle manasız, anlamsız, hiçbir şey ifade etmeyen, ne olduğu anlaşılmayan, abes bir şey bu cümle.

İşte aynen bunun gibi, Allah kainatı yaratmayarak bize, zihnimize adeta kopyalayarak bazı şeyleri öğretmiş olsa idi, o şeyler manasız ve anlamsız olacaktı. Aynı şekilde cüzi şerleri yaratmadan, bizlere az biraz musibetleri ve kötülükleri tattırmadan güzellikleri ve iyilikleri öğretmiş olsa idi yine güzellik ve hayırları tam olarak anlayamayacaktık. Çünkü şer ve çirkinliğin bir harici hakikati olmadan iyilik ve güzellik bir mana ifade etmeyecekti.

Öte yandan, en iyi eğitim metodu fiili eğitim metodudur. Yani bir şeyi bizzat yaşayarak ve tatbik ederek yapılan eğitimdir. Şimdi bir çocuğunuz var ve bu çocuğa evinizin içinde yanan sobanızın ne kadar tehlikeli olduğunu öğretmeye çalışıyorsunuz. Bu durumu ne kadar anlatırsanız anlatın çok fayda vermeyecektir. Ancak çocuk eli ile bir kez sobaya temas etse ve parmaklarında ateşin acısını bir kez hissetse, o sobadaki ateşin tehlike sınırlarını çok iyi anlar.

İşte bunun gibi insan bir çok şeyi fiilen yaşayarak anlar. Ömründe hiç hasta olmamış birisi elbette ki, sağlığın değerini tam olarak anlamaz. Veya ömründe hiç fakirlik yaşamayan birisi varlığın ve nimetin değerini tam olarak idrak edemez. Benzer tarzda ömründe hiç musibetle karşılaşmayan birisi de hayatın değer ve kıymetini tam taktir edemez. Bu nedenle halk arasında “Bir musibet bin nasihatten iyidir” diye mühim bir söz vardır.

Elhasıl Allah bize güzellikleri, hayrı, iyilikleri, sıhhat ve afiyeti tam olarak bildirmek ve öğretmek için kıyas nevinden cüzi şer ve kötülük ve çirkinlikleri yaratmış. Kainatın nizamını da bu düzen üzerine kurmuş.

İnsan da kainatın intizam ve nizamına uymak zorunda, nizamı ve intizamı kendine uyduramaz.

İnşallah kötülük ve şer konusuna devam edeceğiz.

image_pdf

BENZER KONUDA MAKALELER:

1 Yorum

  1. Selamın aleyküm Muhterem Kardeşim
    Elinize sağlık güzel niyetiniz ve işleriniz var.
    Allah yardımcınız olsun.
    Ancak ufak bir hatırlatmam olacak bağışlarsınız umarım.
    Biliyoruz ki Risale-i Nur bize kâfidir ve her suale doyurucu cevaplar verir.
    Geçen Seksen yıl bunun şahididir.
    Biz de onunla iktifa edersek zarardan ve zulümden kurtuluruz.
    Kendi cümle ve örneklerimiz mücerreptir ki itiraz ve yanlış anlaşılmalarla daima sakatlanabilir.
    Sizin mezkûr suallere cevaplarınız da bu cümleden sayılır.
    Aynı zamanda bu cevabınız bana oldukça MATERYALİZM i işmam ediyor gibi geldi.
    Halbuki mümkünse mevzu ile alâkalı yerlerden derlenerek bir deste teşkili ile cevap verilse en az zararla, azami istifade temin edilir diye düşünüyorum.
    Nacizane bir tek nümuneyi istifadenize takdim ediyorum.
    Affınız ve duanız taleplerimle Baki selamlar.

    “Ahsene Külle şeyin Khalegahû” âyetinin bir sırrını izah eder.
    Şöyle ki:
    Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet kâinattaki herşey, her hâdise ya bizzât güzeldir, ona hüsn-ü bizzât denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir.
    Bir kısım hâdiseler var ki, zahirî çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var.
    Ezcümle:
    Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında nihayetsiz güzel çiçek ve muntazam nebatatın tebessümleri saklanmış ve güz mevsiminin haşin tahribatı, hazîn firak perdeleri arkasında tecelliyat-ı celaliye-i Sübhaniyenin mazharı olan kış hâdiselerinin tazyikinden ve tazibinden muhafaza etmek için nazdar çiçeklerin dostları olan nazenin hayvancıkları vazife-i hayattan terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nazenin taze güzel bir bahara yer ihzar etmektir.
    FIRTINA, ZELZELE, VEBA gibi hâdiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok manevî çiçeklerin inkişafı vardır.
    Tohumlar gibi NEŞV Ü NEMASIZ kalan bir çok İSTİDAT ÇEKİRDEKLERİ, ZAHİRÎÇİRKİN GÖRÜNEN HADİSELER YÜZÜNDEN SÜMBÜLLENİP GÜZELLEŞİR.
    Güya umum inkılablar ve küllî tahavvüller, birer manevî yağmurdur. Fakat insan,
    hem ZAHİRPEREST, hem HODGÂM olduğundan zahire bakıp çirkinlikle hükmeder.
    Hodgâmlık cihetiyle yalnız kendine bakan netice ile muhakeme ederek şer olduğuna hükmeder.
    Halbuki EŞYANIN İNSANA AİT GAYESİ BİR İSE,
    SANİÎ NİN ESMASINA AİD BİNLERDİR…
    Meselâ:
    Kudret-i Fâtıranın büyük mu’cizelerinden olan dikenli otları ve ağaçları muzır, manasız telakki eder. Halbuki onlar, otların ve ağaçların mücehhez kahramanlarıdırlar.
    Meselâ: Atmaca kuşu serçelere tasliti, zahiren rahmete uygun gelmez. Halbuki serçe kuşunun istidadı, o taslit ile inkişaf eder. Meselâ: Kar’ı, pek bâridane ve tatsız telakki ederler. Halbuki o bârid, tatsız perdesi altında o kadar hararetli gayeler ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki, tarif edilmez.
    Hem insan HODGÂMLIK VE ZAHİRPERESTLİĞİYLE BERABER, herşeyi kendine bakan yüzüyle muhakeme ettiğinden, pek çok mahz-ı edebî olan şeyleri, hilaf-ı edeb zanneder. Meselâ âlet-i tenasül-i insan, insan nazarında bahsi hacalet-âverdir. Fakat şu perde-i hacalet, insana bakan yüzdedir.
    Yoksa
    HİLKATE, SAN’ATA ve GAYAT-I FITRATA bakan yüzler öyle perdelerdir ki, HİKMET nazarıyla bakılsa ayn-ı edebdir, hacalet ona hiç temas etmez.
    İşte menba-ı edeb olan Kur’an-ı Hakîm’in bazı tabiratı bu yüzler ve perdelere göredir.
    Nasılki bize görünen çirkin mahlukların ve hâdiselerin zahirî yüzleri altında gayet güzel ve hikmetli san’at ve hilkatine bakan güzel yüzler var ki, SÂNİİNE bakar
    ve çok güzel perdeler var ki, hikmetleri saklar
    ve pek çok zahirî intizamsızlıklar ve karışıklıklar var ki,
    pek muntazam bir KİTABET-İ KUTSİYYEDİR.”

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*