Küçük bir âlem olan insanda denge

Yaratılmış bütün varlıklar içinde en şerefli, en kapsamlı ve istidat cihetiyle en donanımlısı olan insan, âlemdeki umum mevcudatın kendisine hizmet ettirildiği çok yüksek bir makamdadır.

Böylesine değerli ve şerefli bir mevkie çıkarılan insanı o makamda tutan ve daha yukarılara yükselten imanı ve salih amelleri iken, onu oradan en aşağılara yuvarlandıran ve şeytanlardan daha beter hâle getiren ise, inkârı ve Yaratıcısına karşı yaptığı isyanlarıdır.
İnsanın bu çok ilginç durumu, istidat ve kabiliyetlerine sair hayvanat gibi fıtrî bir had ve sınır konulmamasından kaynaklanır. Hazret-i Ebûbekir (r.a.) gibi elmas ruhlu insanlarla, Ebucehil gibi kömür ruhlu sefil insanların olması bu sırdandır.

Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği gibi; insan bedeninde misafir olarak yerleştirilen ruhun yaşayabilmesi için ona üç kuvvet verilmiştir. Birincisi, menfaatli ve faydalı şeyleri elde edebilmek için şehvet kuvveti. İkincisi, zararlı şeyleri def etmek için öfke ve gazap kuvveti. Üçüncüsü de, iyi ve kötüyü, zararlı ve faydalı şeyleri birbirinden ayıran akıl kuvveti.

Ancak bu kuvvetlere yaratılıştan fıtrî bir had ve sınır konulmadığı için, tefrit, vasat ve ifrat denilen mertebeleri meydana gelir. Meselâ, şehvet kuvvetinin tefrit mertebesi humuddur. Yani ne helâle ve ne de harama iştihası yoktur. İfratı ise, haram ve helâl ayırımı yapmadan ırz ve namusları ihlâl etmek iştihasında bulunur. Bu kuvvetin vasat mertebesi iffettir. Helâle iştihası var, harama yoktur. Keza, gazap ve öfke kuvvetinin tefriti, korkulmayacak şeylerden de korkmak, ifratı tehevvür denilen maddî ve manevî hiçbir şeyden korkmamaktır. Vasatı ise, dinî ve dünyevî hukuku için canını feda edecek kadar cesur, meşru olmayan şeylere karışmaz. Keza; akıl kuvvetinin tefrit mertebesi geri zekâlılık ve hiçbir şeyden haberi olmamak, ifrat mertebesi cerbeze ile hakkı batıl, batılı hak gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya sahip olmaktır. Vasat mertebesi ise hikmettir ki, hakkı ve doğruyu hak bilir tâbi olur, batıl ve yanlışı batıl bilir ondan kaçınır. En büyük hidayet de zaten odur.

Bediüzzaman Hazretlerinden meâlen aktardığım bu hakikatleri Üstad şöyle bağlar: “Şu dokuz mertebenin altısı zulümdür, üçü adl ve adalettir. Sırat-ı müstakimden murat, şu üç mertebedir” der.

Günde beş defa kıldığımız namazda ve kırk rekâtta tekrarladığımız “Bizi sırat-ı müstakime hidayet et” duâsında, Allah’tan adl ve adalet olan iffet, hikmet ve şecaat hakikatlerini talep ediyoruz. Büyük bir insan hükmünde olan kâinatta muazzam bir nizam ve denge görüldüğü gibi, küçük bir kâinat hükmünde olan insanda da Allah bu dengeyi istiyor ve görmek talep ediyor. Bütün semavî kitaplarda Cenâb-ı Hakkın vaz ettiği kanun ve kurallar, insanlık âleminde bu dengenin kurulması ve muhafaza edilmesi içindir.

Ancak tarihî bir nazarla insanlığın geçirdiği devirlere bakılırsa bütün zulümler, haksızlıklar, gasp ve yağmalamalar, savaşlar ve semâvâtı ağlattıracak günahlar, hep bu üç kuvvetin ifrat ve tefrit olarak kullanılmasındandır. Hasis bir menfaat veya haris bir kin ve intikam yüzünden dengesini kaybeden nice hüküm mevkiindeki insanlar, dünyayı ateşe vermekten çekinmemişlerdir.

Âhiretin vücudunu gerektiren hiçbir sebep olmasa bile, bahsi geçen hakikatler mahşerdeki büyük adalet mahkemesini, Cennet ve Cehennemin icadını iktiza ederler.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*