Kürtlük dâvâsı pek mânâsız bir iddiadır

Yapılması gereken, demokrasi ve özgürlüklerin geliştirilmesi
 
“KÜRTLÜK DÂVÂSI PEK MÂNÂSIZ BİR İDDİADIR”

Bediüzzaman 17 Mart 1920’de 461 sayılı Sebilürreşâd’da yazdığı “Kürdler ve İslâmiyet” başlıklı makalede, Kürt Şerif Paşa ile Ermeni Boğos Nubar Paşa’nın Paris’te “Kürdistan” ve “Ermenistan” devletlerinin kurulmasına dair verdiği “muhtıra”nın menhus maksadına dikkat çeker. (a.g.e. 107-110)

Boğos Nubar’la Şerif Paşa arasındaki anlaşmaya en susturucu ve beliğ cevabı, Şark vilâyetlerindeki Kürt aşiret liderlerinin çektiği protesto telgraflarının verdiğini belirterek, “Kürtler İslâm câmiasından ayrılmaya asla tahammül edemezler. Bunun aksini iddia edenler, Kürtlük nâmına söz söylemeye selâhiyettar (yetkili) olmayan beş-on kişiden ibârettir” der.

Bu anlaşmayı hazırlayan ve Şerif Paşaya imzalattıran fanatik Ermenilerin maksadının Kürtleri aldatmaktan başka birşey olmadığını, güdülen hedefin Kürtleri bir “millet-i tâbia (uydu kavim)” haline getirmek olduğunu ve aklı başında hiçbir Kürdün buna taraftar olamayacağını ifade eden Said Nursî, “Kürtlük dâvâsı pek mânâsız bir iddiadır; çünkü herşeyden evvel Müslümandırlar” diye Müslüman Kürtlerin ırkçı tahriklere gelip anlamsız iddia ve ütopyaların peşinde koşmaması gerektiğini belirtir.

Bediüzzaman, Kürtlerin bu tür “anlamsız iddialar”dan uzak olduğunu, Kürtler üzerinde bu oyunları oynayanları, “Kürtleri Müslümanlıktan ayırmak isteyenler, İslâmî esaslara muhalif hareket ediyorlar. Fakat bunlar da kimlerdir? Bir-iki kulüpte toplanan beş-on kişiden ibaret. Hakikî Kürtler, kimseyi kendilerine vekil-i müdafi (savunma avukatı) olarak kabul etmiyorlar” cümlesiyle tanımlar. Tarih boyunca sözkonusu tezgâhları kuranların ve kışkırtmaları yapanların ecnebilerin oyununa gelen, tuzaklarına düşen azınlıktaki bir kısım “işbirlikçiler” olduğuna dikkat çeker.

Bediüzzaman aynı makalede, “Kürdistan’a verilecek muhtariyetten bahsediliyor. Kürtler ecnebi himâyesinde bir muhtariyeti kabul etmektense ölümü tercih ederler” ifâdesi ile, günümüzde “özerklik” denilen “muhtariyet”in maksadının Kürtleri ecnebi güdümü ve yönetimi altına sokmak olduğunu bildirir.

Ve yapılması gerekenin, “Kürtlerin serbesti-i inkişâfı” dediği maddî ve mânevî kalkınmanın yollarının açılmasıyla demokrasi ve özgürlüklerin geliştirilmesi olduğunu belirtir…

  “ADEM-İ MERKEZİYET” DEĞİL, “USÛL-Ü MERKEZİYE (MERKEZÎ USÛL)”

Bediüzzaman, yine aynı dönemde ortaya atılan “adem-i merkeziyet” taleplerine karşı çıkar. Bunun ayrılığa ve bölünüp parçalanmaya sebebiyet vereceği ikazında bulunur.

Osmanlı’da hürriyet hareketlerinin yayıldığı dönemde istibdattan (antidemokratik tepeden inmeci baskıcı yönetimden) kurtuluş çâresi olarak ortaya atılan formüllerden biri de Prens Sabahaddin Beyin “adem-i merkeziyet” fikriydi.

Osmanlının çözülüşüne çözümler aranırken, Sultan Abdülhamid’in yeğeni -ablasının oğlu- Prens Sabahattin Bey’in yenilikçi “adem-i merkeziyet” teklifine verdiği “hakikatli cevap”, bugünkü “Güneydoğu sorunu”nun çözümü için bize açık bir fikir verir. Son dönemde gündeme getirilen “adem-i merkeziyet”, “özerklik” ve “federasyon” tartışmalarına ışık tutar.

Bilindiği gibi babası Mahmud Celâlettin Paşa’nın ülkeyi terk etmek zorunda bırakılması sonucu Paris’te yaşayan ve Avrupa’da dönemin kargaşasında Jön Türklerle yakınlaşan, o dönemde piyasaya sürülen “Osmanlıcılık”, “Türkçülük” ve “İslâmcılık” akımlarına mukabil kurtuluşu entelektüel “ferdiyetçi fikirler”de ve yine bir “Batı reçetesi” olan “adem-i merkeziyetçilik”te gören Prens’in tezlerinin temelini “Anglo-Sakson adem-i merkeziyet” tezi oluşturur.

Mektubunun başında Prens Sabahaddin’in Avrupa’daki Anglo-Sakson eğitimden etkilendiğini imâ eden Bediüzzaman, eğitimden ekonomiye bütün alanlarda “Batılı değişim”i isteyen Prens’in, Batı toplumlarındakine benzer maddeci felsefenin“endüstriyel medeniyeti oluşturmuş insan tipi üzerine kurulu milletin fıtratına yabancı sistem”i kopyaladığını nazara verir.

Prens Sabahaddin’e, adem-i merkeziyet fikrinin doğuracağı sakıncaları geniş ve ayrıntılı bir şekilde izâh eder. Her hal ve şartta birlik ve bütünlüğün muhâfazası ve bu mânâya zarar verebilecek tez ve girişimlerden kesinlikle uzak durulması noktasındaki hassasiyetini ortaya koyar.

Hayatının başından sonuna kadar her vesileyle “Kürdistan” düşüncesini ve “federasyon” bölünmesini reddeden Said Nursî, Meşrûtiyet yıllarında gazetelere yazdığı makalelerden Şark’ta aşiretlere verdiği “Meşrûtiyet ve hürriyet dersleri”ne, İstanbul’daki hitap ve nutuklarından, mahkeme müdafaalarından, te’lif ettiği risâlelere ve lâhika mektuplarına kadar bütün beyânlarında ve yazılarında vatanın ve milletin birliğini esas alır.

“Adem-i merkeziyet”in “federatif sistem”e götüreceğini uyarır; bunu on üç asır önce ölmüş câhiliye âdeti ırkçılığın dirilmesi, fitnenin uyandırılması ve istikbâl semâmızda cennet vatanımızın cehenneme çevrilmesi olarak niteler.

Bediüzzaman’a göre, adem-i merkeziyet, Almanya gibi gelişmişlik seviyesi yükselmiş, iktisadî ve sosyal dengesi sağlanmış medenî toplumlarda herhangi bir mahzur doğurmadan uygulanabilir, ama bizde seviye bir olmadığı için, şu şartlarda tatbiki vâhim tehlike ve sakıncalara yol açar.

Bediüzzaman, “beylik veya tavâif-i mülûk (küçücük devletçiklere bölünme) başlangıcı olan “muhtariyet”i isteyenleri,  “fikirleri karıştırıp hürriyet ve meşrûtiyeti takdir etmeyenler” olarak tanımlar. (Münâzarât, Eski Said Dönemi Eserleri, s. 229)

“Adem-i merkeziyet” fikrinin, idârî hüviyette kalmayacağını, Birinci Dünya Savaşında görüldüğü gibi ecnebilerin parmak karıştırmalarıyla, tefrikayla iftirakı azdıracağı ferâsetli görüşünü beyân eder.

Bediüzzaman’a göre bu vaziyet, hak ve özgürlüklerin gelişmesindeki milletin umumî ve millî menfaatini ve büyük maslahatı hiçe indirecektir. “Büyük hayır” olan demokrasi ve hürriyetin zıddına vatandaşların birlik ve bütünlük bağlarını kopartacaktır.

Özetle, “adem-i merkeziyet” paravanında “muhtariyet” perdesinde “ayrılık marazı”nı telkinle tefrikayı tahrik, “özerklik” maskesiyle “ırkların şiddetli ihtilâf, kavga ve geçimsizliğini” kışkırtma, ecnebi parmağının karıştırmasına zemin hazırlayacaktır. “Müteharrik-i bi’l vâsıta” ecnebilerin tahrik ve kışkırmalarına karşı önemle uyarır. (Eski Said Dönemi Eserleri, 109)

MUHTARİYET, İSTİKLÂLİYET VE TAVÂİF-İ MÜLÛK FİTNESİ…

Merkezi pençesine alıp her tarafa sirâyet eden istibdadı aşmak için, asırlarca aynı çatı altında yaşamış farklı unsurlar üzerindeki merkezî otoritenin kaldırılmasını öngören bu “adem-i merkeziyet” formülü ilk bakışta mâkul ve câzip görünebilir. Ama Said Nursî’ye göre işin aslı öyle değildir.

İstibdadî uygulamalar yüzünden merkeze duyulan nefretin had safhaya ulaştığı bir ortamda böyle bir teklifin tatbiki halinde, ayrılıp kopmaya hazır unsurların Osmanlı ve Meşrûtiyet perdesini yırtacağını; çeşitli sebeplerle düzeltilemeyen bölgeler arasındaki dengesizlik sebebiyle güçlü olanların diğerlerini istilâ edip ezmeye kalkışacağını ve sonuçta ortaya çıkacak tablonun, hürriyetin getirdiği kazanımları berhava edecek bir vahşet ve keşmekeşe sebebiyet vereceğini ikaz eder.

İşte bütün bunlara binâen Prens Sabahattin’in “adem-i merkeziyet”le Osmanlı’yı bölgelere ve kavimlere göre “özerk idâreler”e ayırma tavsiyesini uygun bulmaz; “adem-i merkeziyetin Osmanlılığı ve meşrûtiyetteki hürriyet perdesini yırtıp “muhtariyet”e, sonra “istiklâliyete (bağımsızlığa)” ve peşinden de “tavâif-i mülûk”la ülkenin küçük devletçiklere (beyliklere) parçalanması fitnesine sebebiyet vereceğini” açıklar.

Bundandır ki Bediüzzaman, “adem-i merkeziyet”e mukabil, “Hayat ittihattadır” temel tesbitiyle, maddî ve mânevî dengeli kalkınma için “usûl-ü merkeziye” dediği demokratik hürriyetlerle “merkezî sistem” bütünlüğünü esas alır. (A.g.e., 183, 184)

Daha İkinci Meşrûtiyet yıllarında etnik ve bölgesel iftirak talebiyle “adem-i merkeziyet” ve “muhtariyet” denilen “özerklik-eyâlet” talebininin ecnebi işbirlikçisi ırkçı kavmiyetçilerin, ülkenin birliğini ve beraberliğini bozacak tehlikeli bir “ecnebi plânı” olarak haber verir.

“Muhtariyet” ve “eyâlet”e zemin hazırlayan “adem-i merkeziyet” tezini, bütünlük şuurunu zedeleyen ve nihâyetinde vatanın bölüşülüp dağılmasını netice verecek bir teşkilâtlanma olarak târif eder. Bunu Abbasî devletinin kavmiyetçilikle bölünüp parçalanması felâketine benzetip, “gayr-ı mâkul (akıl dışı) fikirler” diye sakındırır. (Münâzarât, 48; Eski Said Dönemi Eserleri, 183-184)

Zira Bediüzzaman’a göre, İslâm dünyasını istilâ etme emelindeki emperyalist güçler, “adem-i merkeziyet”i ve “muhtariyetçi düşünceler”i sırf Osmanlıyı ve İslâm âlemini parçalayıp sömürgesi haline getirmek amacıyla istimal etmekteler. Müslüman toplulukları “kavmiyetçilik” illetiyle küçük devletçiklere taksim edip ecnebilerin güdümüne alınması projesinin peşindedirler…

MİLLÎ ÖRF VE ÂDETLERİN MUHAFAZASI…

Özetle Bediüzzaman, en açık ifâdelerle, “adem-i merkeziyet” ithalinin vatanın ve milletin bölünüp parçalanması plânı olduğunu bildirir. Buna mukabil, “her kavmin devamlılık sebebini sağlayan millî örf ve âdetlerinin ve kendilerine mahsus dil ve edebiyatlarının fikrî kabiliyet ve kapasitelerine uygun olarak geliştirilmesi ve korunmasının devletin görevi olduğunu” hatırlatır. Çağımızda insan hakları ve özgürlükleri sırasına geçen bütün demokratik kültürel hak ve hürriyetlerin temininin gereğini vurgular.

Keza “demokrasinin yaygınlaşması ve yerelleşmesinin, idarî anlamda yerinde yönetimin, unsurlara mahsus lisân ve millî âdetlerinin gelişmesinin, ancak mükemmel bir demokratik cumhuriyetle olabileceğini” açıklar. Milletin maddî ve mânevî kalkınmasının, demokrasi ve hürriyetlerin gelişmesinin “adem-i merkeziyet”le sağlanamayacağını izâh eder.

Bundandır ki Bediüzzaman, “adem-i merkeziyet”in en hararetli tartışmaları ve Osmanlının en sıkıntılı ve çalkantılı kargaşalı döneminden Cumhuriyet dönemine kadar her fırsatta bu ayrılıkçı düşünceye karşı uyarır.
Kürtlerin ve diğer bütün unsurların “kendini göstermesi”nin yegâne yolunun, “medeniyet ve terakkî (yükselme) mâkinesinin buharı hükmünde olan demokrasi ve özgürlüklerde ilerlemeleri”ni tavsiye eder.

MİLLÎ BİRLİK VE BERABERLİK BAĞLARININ TAHKİMİ…

Bediüzzaman, millî muhabbetle millî birlik ve beraberlik bağlarını tahkim edecek politikaları önerir.
Kürtlere hitâbede, “Kavimlerin maddî ve mânevî kalkınma ve refahının sebebinin milletin hâkimiyetini temin ile hayat makinesinin buharı olan hürriyet” olduğunu anlatır. (Eski Said Dönemi Eserleri, 161-165)

Yine bundandır ki Prens Sabahaddin’e cevabının sonunda, “bütün Osmanlı unsurlarının bir arada olmasıyla kuvvet kazandığını” beyân eder. “Biz ki ekseriz (birlikte çoğunluğuz), muvahhidiz (Allah’ın varlığına ve birliğine inanan Müslümanlarız.) Tevhidle mükellef olduğumuz gibi, ittihadı (birlik ve bütünlüğü) temin edecek millî muhabbet ile (sevgi ile) muvazzafız (vazifeliyiz)” diye yazar. (a.g.e., 183-184)

Yabancı mihrakların “kavmiyetçiliği (etnik ayırımcılığı)” telkinle ırkî-etnik unsurlara ve bölgesel ayırımlara göre vatanı ve milleti tefrika fitnesi belâsına düçar etme oyununa karşı, “usûl-ü merkeziye” dediği (merkezî usûlle idâreyi) çözüm olarak gösterir. “Vatandaşlar arasındaki millî muhabbet bağı, atomlar arasındaki atomik çekim gücü gibi bir netice teşkili ile birlik ve bütünlük yönümüz olan ‘usûl-ü merkeziye’yi netice vermesini” ehemmiyetle önerir.

Devamında “adem-i merkeziyet”le değil, “merkezî usûl”le ancak “milletin millî muhabbet / millî sevgi içinde birlik ve beraberlik bağlarını tahkîm edip kuvvetlendireceğini” kaydeder. Gerçek ve sürdürülebilir maddî ve mânevî kalkınmanın, “demokratik merkezî usûl”le demokratikleşmeyi başarmış, hak ve özgürlüklerde ilerlemiş “maddî ve mânevî kalkınmış müreffeh Türkiye”nin büyük bütçesi ve kalkınma plânı içinde olacağını iletir.

 “Medeniyetin tatlı suyunun bu mecrâda akarak ancak çeşitli kavimleri, irfan ve iktisadî açıdan bir seviyeye getireceği” tesbitini yapar. Hak ve hürriyetlerin hakkıyla geliştirilmesinin de millet irâdesinin ortak temsilcisi ve millî birliğin çatısı Meclis’in uhdesinde yapılması gereğini ifâde eder.

“Âheng-i terakki” dediği, demokrasi, hak, hukuk ve hürriyetler içinde topyekûn adâletli ve dengeli maddî ve mânevî kalkınmanın “birlik yönümüz” diye nitelendirdiği “merkezî usûl”le ancak başarılabileceğini anlatır. Yoksa “adem-i merkeziyet”in, “usûl-u merkeziye” ile milleti birbirine bağlayan bağları, milletin maddî ve mânevî kalkınmasının ve bütünlüğünün gidiş ve oluş istikametini keseceğini ve bozacağını haber verir. (Eski Said Dönemi Eserleri, Yeni Asya Neşriyat, 183-184)

Demokrasi noksanlığıyla ırklar ve mezhepler arasındaki şiddetli ayırımcılıkla ihtilâfların tahrikiyle, birdenbire merkez kaç kuvvetine inkılâp edeceğini, demokrasi ve hürriyet perdesini feverân ile yırtacağını ifâde eder. Vatandaşları, bölgeleri, mahalleri, merkezden uzaklaştırıp, dağıtacağını ve başına buyruk yapıp birbirinden koparacağını ve ayıracağını kaydeder.

Bin sene inanç birliği içinde birlikte yaşamış ve yanyana cihad edip İslâm uğruna bir milyar şehid vermiş Türklerle beşyüz bine yakın şehid vermiş Kürtlerin diğer unsurlarla teşkil ettikleri “vatandaşlık” mensubiyet bağının, hak ve hürriyetlerin istismarıyla yırtılıp aşılmasının vahâmetine dikkat çeker.

Bediüzzaman, “Türklerin ve Kürtlerin tam birleşmiş İslâmî ve dinî bir milliyet teşkil ettiğini” belirtir. Türkler ve Kürtler başta olmak üzere, Osmanlı bünyesindeki bütün unsurların gerçek bir millet hâkimiyetinin yaşandığı günümüzdeki demokratik cumhuriyet mânâsındaki meşrûtiyette ancak milletin millî varlığını göstereceğini bildirir. “Arap, Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez ve Lâzların en kuvvetli ve hakikatli râbıtları (birbirine bağlayan bağları) ve milliyetleri İslâmiyetten başka bir şey değildir” diye çözüm eksenini gösterir. (Hutbe-i Şâmiye, 228)

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*