Maddi imkanlar ve din hizmetleri

altBediüzzaman Hazretlerinin en önemli hasletlerinden birisi istiğnasıdır. Yani Cenab-ı Haktan başka kimsenin minneti altına girmemiş. Mal ve mülk namına kimseden bir şey istememiş. Kimsenin zenginliğinde gözü olmamış. Ne zekat kabul etmiş ve ne de sadaka. Hatta kimseden hediye dahi almamış. Hatırını kıramayıp almak zorunda olduğu bazı hediyelerin de mutlaka bedelini ödemiş. Ömrü boyunca devletten de maddi bir karşılık beklememiş. Ancak Dar-ül Hikmette bir süre maaş almış. Onu da kitaplarını tabettirme için kullanmış ve bu kitapları ücretsiz olarak geri millete dağıtmış.

Bu durumun sebebini soran talebelerine Risale-i Nurun muhtelif yerlerinde cevaplar vermiş. Bilhassa İkinci Mektupta yapılan izahlar çok mühimdir. Bu izahlar tüm ehl-i imanı ve özellikle de bu asırda din hizmeti yapmak gayret ve hedefinde olanları ikaz etmesi açısından hayati bir öneme sahiptir. Hatta hizmette başarının ve istikametli gitmenin en mühim prensipleridir. Çünkü yaşadığımız asır başka asırlara benzemiyor. Sanki para olmadan bir şey olmayacak, dünyevi zenginlik elde etmeden din hizmeti yapılamayacak gibi bir yanlış bir düşünce mantığı var. Maddi imkanlar ve dünyevi zenginlikler çok öne çıkmış. İster istemez her kesim bundan etkileniyor. Bu noktada dikkatli olmak ve istikametli bir seyir izleyebilmek için İkinci Mektubun derin bir tefekkür ile okunması gerekiyor.

İşte kendisine vermek istediği hediyeyi kabul ettiremeyen talebesinin bu merakını gidermek için şöyle cevap veriyor Bediüzzaman:

“Eski Said minnet almazdı. Minnetin altına girmektense ölümü tercih ederdi. Çok zahmet ve meşakkat çektiği halde kaidesini bozmadı. Eski Said’in, senin bu biçare kardeşine irsiyet kalan şu hasleti ise, tezehhüd ve sun’î bir istiğnâ değil, belki dört beş ciddî esbaba istinat eder.

Birincisi: Ehl-i dalâlet, ehl-i ilmi, ilmi vasıta-i cer etmekle ittiham ediyorlar, “İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar” deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Bunları fiilen tekzip lâzımdır.”

İkincisi: Neşr-i hak için enbiyaya ittibâ etmekle mükellefiz. Kur’ân-ı Hakîmde, hakkı neşredenler إِنْ اَجْرِىَ إِلاَّ عَلَى اللهِ * اِنْ اَجْرِىَ اِلاَّ عَلَى اللهِ diyerek insanlardan istiğnâ göstermişler. Sûre-i Yâsin’de اِتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْئَلُكُمْ اَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ 1 cümlesi, meselemiz hakkında çok mânidardır.

Üçüncüsü: Birinci Sözde beyan edildiği gibi, Allah namına vermek, Allah namına almak lâzımdır. Halbuki, ekseriya ya veren gafildir; kendi namına verir, zımnî bir minnet eder. Ya alan gafildir; Mün’im-i Hakikîye ait şükrü, senâyı zâhirî esbaba verir, hata eder.

Dördüncüsü: Tevekkül, kanaat ve iktisat öyle bir hazine ve bir servettir ki, hiçbir şeyle değişilmez. İnsanlardan ahz-ı mal edip o tükenmez hazine ve defineleri kapatmak istemem. Rezzâk-ı Zülcelâle yüz binler şükrediyorum ki, küçüklüğümden beri beni minnet ve zillet altına girmeye mecbur etmemiş. Onun keremine istinaden, bakiye-i ömrümü de o kaideyle geçirmesini rahmetinden niyaz ediyorum.

Beşincisi: Bir iki senedir çok emâreler ve tecrübelerle kat’î kanaatim oldu ki, halkların malını, hususan zenginlerin ve memurların hediyelerini almaya mezun değilim. Bazıları bana dokunuyor; belki dokunduruluyor, yedirilmiyor, bazen bana zararlı bir surete çevriliyor. Demek gayrın malını almamaya mânen bir emirdir ve almaktan bir nehiydir. (Mektubat, s. 35)”

Bu ölçüler çok açık ve net. Yorum yapmaya bile gerek yok. Ehl-i iman bu ölçüleri hayatına tatbik etmeli. Zaten Bediüzzaman Hazretlerinin bu sözleri bir teori ve tavsiye değil, ömrü boyunca yaşamış olduğu hallerin bir izahı ve tercümesidir. Bilhassa beşinci fıkrada dikkat çekilen husus hizmet ehlini çok daha fazla ilgilendiriyor. Çünkü orada bazı memurlar tabiri ile devlet münasebetleri ele alınmış. Bu noktada da Bediüzzaman Hazretlerinin çok hassas olduğunu görüyoruz. Hatırlanırsa, cumhuriyetin ilk yıllarında Bediüzzaman’a çeşitli makamlarla birlikte üç yüz lira gibi önemli bir maaş teklifi yapılıyor. Üstad bunu kabul etmiyor. Sonraki hayatı da dikkate alınırsa devletten hiç bir maddi imkan beklentisi içinde olmamış. Hatta esaret ve hapis müddeti içinde kendisine tahsis edilen cüzi bir miktarı dahi reddediyor. İşte böylece muazzam bir hizmet ortaya çıkıyor. İhlas, sadakat, fedakarlık, sadece Allah rızasını hedef ve maksat yapan bir hizmet. Dünyevi bir beklenti içinde olmayan, makam ve mevki peşinde olmayan bir hizmet. Zaten para ile hizmet olmaz. Şu yakın tarihte yaşadıklarımız bunun en açık delilidir. Din hizmetleri ancak fedakar, gayretli, ihlaslı, kahraman duygulara sahip, mert, cesur, ehl-i dünyanın elindeki zenginliklere tenezzül etmeyen, her türlü dünyevi makam ve mevkileri ahireti hesabına elinin tersiyle itebilen imanlı fertler tarafından yapılabilir. Allah bizleri istikamet ve sadakatten ayırmasın.

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*