Malum ilahiyatçılar nereden çıkıyor?

“Şimdiki zaaf-ı diyanet ve şeair-i İslâmiyetteki lâkaytlık ve içtihadattaki fevzâ, meşihatın zaafından ve sönük olmasından meydan almıştır… Sadaret, meşihat, iki cenahtır. Şu devlet-i İslâmiyenin bu iki cenahı mütesâvi olmazsa, ileri gidilmez. Gidilse de, böyle bir medeniyet-i faside için mukaddesatından insilâh eder.”1

Asıl sorulması gerekenin “Türkiye’de ve İslam toplumlarında ilahiyat eğitimi ne kadar İslamî’dir?” olması gerektiğini belirtmek isterim. Bu mesele, hem diyanet hem ilahiyat camiasından ehil olanlarca irdelenmeyi beklemektedir.

Dünyada son üç asırdır ilahiyat felsefesinin ve eğitiminin mahiyeti Oryantalizmin (Şarkiyatçılık) etkisiyle değişmiş; ayrıca kullanılan usül ve yöntemlerin değişmesiyle de çoğu kalıplaşmış kabuller yerini yenilerine bırakmıştır.

Merhum Edward Said’in “Doğuyu doğulu’laştırmak (Orientalizing the Orient)” olarak ifade ettiği Oryantalizm; coğrafik bir ‘doğu’ kavramı üzerinden, Müslüman Doğu’nun din, tarih ve kültürünün, modern ve Batılı bir zihinle ve bakış açısıyla yeniden tarif edilmesini ifade etmektedir.

Bu tarif ameliyesinden maksat, her yönüyle Batı’nın menfaatlerine uygun bir doğu kavramı üretmektir. Araştırmalar “East-centric (Doğu merkezli)” olarak yapılmakta, ancak “west-centric (Batı merkezli)” bir değerlendirmeye tabi tutulmaktadır; böylece genetiği değiştirilmiş modern bir ‘Doğu’ kavramının ortaya çıkışı gerçekleşmektedir.

Oryantalizm aracılığıyla Müslüman coğrafya hem sömürgeciliğin iktisadî iştahının hedefi haline geldi hem de Modern Batı’nın kültürel engizisyonuna tabi tutuldu. Bunlara, Müslüman milletlerin zafiyeti ve Batının, insanlık tarihinin sosyal, siyasal ve teknolojik değişim hızının çok üstünde bir sıçrama göstermesi gibi diğer bazı nedenler de eşlik etti.

19’uncu yüzyıla gelindiğinde Müslüman coğrafyada yaygın eğitim medreseler vasıtasıyla devam ederken; Batı’da klasik ilim (wisdom) kavramının modern bilim (science) kavramı ile ayrışması tamamlanmıştı.

Aydınlanma ve Hümanizm, eski kilise ve manastırlardan dönüştürülmüş üniversite camiasını çok etkiledi. Üniversiteler, kadim olanın tekrarı, öğretimi, eski üstatların metinlerinin şerh ve izah edilmesi demek olan “skolâstik eğitim”den vazgeçmeye başladı. Skolâstik yaklaşımın yerini, “mutlak doğruyu kabul etmeyen ve bilinenlerin devamlı surette yeni bulgulara göre tenkide tabi tutulması ile yeni bilgilere ulaşılması demek olan “diyalektik yöntem” almaya başladı. Diyalektik yöntem bilimleri geliştiriyor kendisi de bilimlerle birlikte gelişiyordu.

Seküler algının, profan bilginin ve nesnel yaklaşımın üniversitede yerleşmesi, başka bir takım unsurlarla birlikte böyle bir süreçle tamamlanmış oldu.

Felsefenin bir türlü aşılamayan problemlerini çözümlemek için kullanılmaya başlayan diyalektik yöntem, kısa sürede bilim yapmanın vazgeçilmez şartı oluvermişti. Bütün bunlar olurken Batı’da Manastırlar ve Kilise okullarında Doğu’da Medreselerde skolâstik tarz eğitimin verilmesine devam edilmekteydi.

Türkiye Cumhuriyeti kurulur kurulmaz medreseler ortadan kaldırıldı. Batılılaşma uğruna birçok inkılâp gerçekleştirildi. Harf inkılâbı; Müslüman halk ile sahip olduğu kültür ve literatür arasına bir duvar ördü. Bu fetret hali uzun yıllar devam etti. Bu boşluk hengâmında Oryantalist çalışmalar tercüme edilerek üniversitelerimize taşındı.

Kutsalı reddeden diyalektik yöntem kullanılarak İslami kaynaklar (özellikle Hadis ve Tefsir külliyatları) üzerinde gerçekleştirilen Oryantalist çalışmalar Cumhuriyet neslinin temel kaynağı haline geldi. Hem dil hem din eğitimi bu dönemde çok müdahalelere maruz kaldığı gibi b/ilim adamları da uzun süre kendi arşivlerinden mahrum kaldı.

İşte Türkiye’de halkın tevarüs etmiş dini eğilimleri ile malum bir kısım ilahiyatçıların yaklaşımları arasında derin ayrışmaların oluşmasının sebebi bu oryantalist metinlerdir. Materyalizm, Tabiatperestlik ve Rasyonalizmle mezcolmuş bu metinlerde diyalektik yöntem bir ustura gibi işlemiş; Kur’an ve Hadislerin pek çok sayıda derinlikli mecazları, icaz ve mucizeleri hurafe ve uydurma damgasını yemiştir.

Buna karşılık Müslüman halkın elinde –son asırda telif edilmiş olan Risale-i Nur Külliyatı dışında- Harf İnkılâbının hışmından kurtulabilmiş az miktarda bir kaynaktan başkası bulunmamaktadır.

Bediüzzaman; Osmanlının son döneminden itibaren kendini hissettiren bu problemi görmüş ve “Medresetüzzehra” adını verdiği bir eğitim modeli geliştirmiştir. Bu modelde hem modern fen bilimlerinin hem de medrese ilimlerinin beraberce okutulması gerektiği vurgulanır. Böylelikle hem diyalektik yöntemin materyalizme mecbur kalan yaklaşımını hem de din eğitiminde skolâstiğe mahkûm olan tekrarcı yapıyı tadil etmek mümkün olabilecektir.

‘Bilim’in nesnel yaklaşımı ile medrese ‘ilim’lerin skolâstik tarzını buluşturmak; ilimle bilimi aynı platformda konuşturabilmek, böylece modern bilim odaklı eğitimin açmazlarını gidermek ve dini eğitimin dünyaya hitap etmekte yetersiz kalan dilini geliştirmek Medresetüzzehra’nın çerçevesini oluşturmaktadır.

Bir “oryantalist ilahiyatı” oluşmuştur. Bu ilahiyatın özellikle Sünnet ve Hadislerle çarpık bir ilişki geliştirdiği; ümmetin genel yaklaşımlarından ciddi sapmalar gösterdiği gözlemlenmektedir. Yaptığı çalışmalar, verdiği fetvalar çoğunlukla “semavi” olmak yani rızayı ilahiyi gözetmek yerine insanların keyif ve rahatını esas alacak şekilde “arzi” olmaktadır. Diyanet ve ilahiyat camiasının önünde duran kritik vazife; Kur’an ve Hadis’e bakışı “arzi” olan Oryantalist ilahiyattan ümmeti kurtarmak ve olabildiğince “semavi” bakış açısının burçlarına yanaşmaktır.

Mustafa Eren Bozoklu

Dipnot:
1- Sünühat

image_pdfimage_print

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*