Mazlûmun ahı

Her insanın hayatında hüzün yılı diyebileceğimiz kesitler olabilir. Bundan sonrasını bilemem Allah (cc) beterinden saklasın, ama onun için bu yıl hüzün yıl olmaya devam ediyor.
Kalbi, ruhu, aklı böyle bir acıyı hiç tatmamıştı. Günler, haftalar, hatta aylardır bu hiç değişmiyordu. Üç beş gündür daha ağır birşeyler hissediyordu. Tek sığınağı her zaman olduğu gibi yine Rabbiyle konuşmak için huzuruna varmak oluyordu.

O gece yine imsaktan önce kalktı. Rahmetli anneciğinden kalan yamalı bir bohça vardı. Birden aklına gelmişti. Özenle sakladığı yerden çıkardı. Baktı… Baktı…

“Ah! Anam Ah!” diye iç geçirdi. “Kimbilir hangi duygularla bu yamalı bohçayı ellerinle dikmiştin?” Sarıldı ona anasına sarılır gibi. Ohhhh! Anam! Naftalin kokusunu alır gibi oldu. Yanıbaşına koydu. Namazını kıldı. Zaman mefhumu ortadan kalkmış, ruhun derece-i hayatında bir boyuttaydı sanki.

Selâm verince yanıbaşındaki anasının bohçasını gördü. Önüne içine birşeyler koyacakmış gibi yaydı. Ellerini kaldırdı semaya. “Ey benim Allah’ım! Kalbi hiç bu kadar ihtizaza gelmemişti. Tatlı bir acı hissediyordu. Acı vardı, ama merhemiyle beraberdi sanki. “Allahım! Ben sana bir söz verdim ‘bezm-i elest’te. Sen benim Rabbimsin. Açtım dünyaya gözümü. ‘Rabbin miyim? Diyorsun.’ Evet deme savaşı veriyorum. Allahım! Ben sana verdiğim sözümü tutamadım? Ondan mı bu yaşadıklarım? Ben senden başka gönlüme yar koymayacağım dedim, sözümü mü tutamadım? Bütün fâni aşklarımı bir bir söküp alıyorsun kalbimden. Allah’ım! “Sar beni, sarmala beni, Senden razı eyle, benden razı ol…” Hıçkırıyordu. Ağladı… ağladı… Annesinin bohçasına sildi gözyaşlarını. Katladı özenle, bastırdı kalbine, yerine kaldırmak için yavaşça doğrulmakta iken acı bir zil sesi duydu, kapı çalıyordu.

Telâşla kendine geldi ve hayırdır inşallah dedi. Koşarak kapıya geldi. Açmaya korkuyordu. Bismillah! dedi ve açtı.

Dört ya da beş tane polis. Sesini tok tutmaya çalışarak ‘buyurun’ dedi. Ne oldu?

-Bu evde filanca terör örgütüne mensup olduğu şüphesi olan birini tutuklamaya geldik.

Gözleri faltaşı gibi açıldı kadının, dili tutulmuştu sanki. Birşey söylemeye fırsat bulamadan polisler ayakkabılarıyla girmeye başladılar içeriye. Sesinin olanca gürlüğüyle:

-”Bir dakika!” diye bağırdı. “Ayakkabılarınızı çıkarın, namaz kılıyoruz!” İstemeyerek çıkardılar. Bir taraftan da,

-Şehitlerin kanı yerde kalmayacak, herkese yaptığının hesabı sorulacak, diye söyleniyordu bir tanesi. Bir yay gibi gerildi kadın. Kükremiş bir kaplana benziyordu.

-Sen ne diyorsun beyefendi! Beni kessen din, iman, vatan, bayrak, millet yazar fışkıran kanlarım! Ve ben bunlar için ölürken sen daha doğmamıştın! Şehitler benim şehidim! Ne demek istiyorsun? Ne şüphesi? Delilin ne?

Polis bir adım geri attı.

-Korkacak birşey yok teyze, sadece şüphe, biz de vazifemizi yapıyoruz, bundan birşey çıkmaz zaten dedi. Çocuklardan biri dayısını aramıştı, o sırada o da geldi. Dokunsan patlayacak bir balon gibiydi üzüntüden.

Kızını, biricik kızını götüreceğiz diyordu polisler. Annesinin gözlerinin içine baktı soran gözlerle. Annesi,

-Biz kaderin mahkûmuyuz sevgili kızım, insanlar bizim ellerimize pıranga vururlar zulmederler; ama kader adalet eder. Demek Medrese-i Yusufiye’de kısmetin varmış, metin ol, biz kendimizden eminiz, nasılsa gerçekler birgün ortaya çıkacak.

O zamana kadar bize sabır etmek düşer. Kızı sağlam ve soğukkanlı duruyordu. Annesi, kardeşleri, dayısı, yengesi arkasından bakakaldılar. Alıp götürdüler genç kızı. Kadın sağlam durmaya çalışıyor, bu günleri de görmenin hayal kırıklığı onu çökertiyordu.

Bu günlerde gerçekten yaşanan hikâyelerin sadece biri bu anlatılanlar. Bizleri birbirimize düşüren, içimize fitne tohumları atıp kardeşi kardeşe kırdıran odaklar kahrolsun! Cenâb-ı Hak (cc) bizlere akl-ı selim, müsbet hareket etmeyi nasip etsin.

Masum ve mazlûmların ahı semayı inletirken Allah (cc) bizleri her türlü felâketten korusun. Amin.

Esin Fişek

image_pdfimage_print

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*