Medeniyetler tarihi ve sonuçları

Image

I. Kavram olarak medeniyet

Medeniyet, kelimesi “şehre gelmek” anlamına gelen me-de-ne kökünden gelmektedir. Avrupa’da bu kelimenin karşılığı olan “civilisation” kelimesi 19. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. Osmanlı aydınlarının medeniyet kelimesini kullanmaya başlaması ise, Tanzimat dönemine rastlar.

Kavrama ilk işaret edenlerden birisi İbn Haldun’dur. İbn Haldun, bu kelimenin karşılığı olarak, şehirlilik anlamına gelen “hadarilik” kelimesini kullanır. Hadarilik bedevi toplumlara göre, daha çok gelişmiş toplumları ifade eden bir kelimedir.

II. Medeniyetin temelleri

Üstad Bediüzzaman Said Nursî, medeniyeti pek çok müellifin aksine, somut görünümlerinden çok, manevî temelleriyle açıklamıştır. İnsanların ortaya koydukları eserler ve yaşama biçimlerinden ziyade, bunların şekillenmesini sağlayan prensiplere dikkat çekmiştir. Bu prensipler Risâle-i Nur’da iki ana grup içerisinde ele alınarak incelenir.

Bunlardan birisi, kaynağını vahiyden alan Yaratıcı’nın yaratılmışlara vaz etmiş olduğu prensiplerdir. Nasılki Yaratıcı’nın irade sıfatından kaynaklanan şeriatıyla, fizik âlemde mükemmel bir işleyiş sağlanıyorsa; kelâm sıfatından kaynaklanan şeriatıyla da, insanların yaratılış amaçlarına uygun yaşamaları hedeflenmiştir.

Şuur sahibi bir varlık olarak yaratılan insan da, Yüce Yaratıcı’nın açık teklifine muhatap kılınmıştır. Bunlardan birisi, Fatır-ı Hakîm’in irade ve kelâm sıfatından kaynaklanan isteklerine uymak, diğeri ise bunları reddederek, varlık âleminde cereyan eden genel âhengin dışına çıkmaktır.

İşte, hakkı, adaleti, fazileti, kardeşliği, yardımlaşmayı ve yüksek değerleri esas almak varlığın genel âhenginin bir parçasıdır, yani fıtrî bir durumdur. Risâle-i Nur’da bu durum Kur’ân medeniyeti, medeniyet-i hakikiye, Asya medeniyeti, şeriat-ı garradaki medeniyet, müminlerin medeniyeti şeklinde ifâde edilir. Bu medeniyet, toplumda adaleti ve eşitliği, sevgi ve kucaklaşmayı, barış ve kardeşliği, birlik ve dayanışmayı, ruhi tekâmül ve insaniyeten ilerlemeyi sağlar. Ferdî hayatta ise, her şeyin sahibi karşısında fakir, kudreti nihayetsiz olan Malik-i Kerim karşısında acizdir. Yüce Yaratıcının rızasından başka, cenneti bile düşünmeyen bir abd-i azizdir.

III. Mimsiz medeniyet

Varlığın genel ritmine uymayan medeniyet ise, vahiyden bağımsız hayat düsturlarını esas alır. Risâle-i Nur’da, “Garp medeniyet-i sefihanesi”, “Avrupa’nın medeniyeti”, “Medeniyet-i Garbiye-i Hazıra”, “Garp medeniyet-i zalime-i hâzırası”, “medeniyet-i hâzıra”, “mimsiz medeniyet”, “sefih medeniyet”, “muzır bir medeniyet” gibi isimlerle isimlendirilen bu medeniyet insanlığın yaratılış amacına uygun değildir.

Toplumsal hayatta, kuvvet, menfaat, ırkçılık, çatışma ve nefsin emirlerine uyma hâkimdir. Bu esasların hâkim olduğu toplumlarda, tecavüz, sıkıntı, çarpışma, düşmanlık ve ruhen hayvanlaşmak sözkonusudur. Ferdî hayatta ise, zilleti kabul eden bir miskin, hasis bir menfaat için şeytanın ayağını öpecek kadar alçak, nefsinden başka hiçbir şeyi sevmeyen bir nefisperest ve en hasis şeye ibadet eden ve menfaat gördüğü her şeyi kendine rab telakki eden bir zelil firavundur.

Üstad Bediüzzaman Said Nursî, bu medeniyeti medeniyet libası giymiş bir vahşet olarak niteler. Bu iki medeniyeti şu örnekle kıyaslar:

“Nurşin karyesindeki Seydânın meclisine git, bak. Orada fukarâ kıyâfetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melâikeleri bir sohbet-i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris’e git ve en büyük localarına gir. Göreceksin ki, akrepler insan libâsı giymişler ve ifritler adam sûretini almışlar, ilâ âhir…” (Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 221, Y.A.N.)

IV. İki medeniyet silsilesi

Bu iki medeniyet, Hz. Âdem’den bu yana var olagelmiştir. Birincisi nübüvvet silsilesi; ikincisi ise, dinden bağımsız felsefe tarafından desteklenmiştir. Bu gerçek, pek çok tarihi kalıntı üzerinde de görülebilmektedir. Meselâ, tarih boyunca insanların inşa etmiş oldukları mabetler nübüvvet inancının izlerini yansıtırken; heykel ve resimler de vahiyden bağımsız felsefenin izlerini taşımaktadır. Said Nursî, bu resim ve heykelleri “ya bir zulm-ı mütehaccir veya bir riyay-ı mütecessid veya bir heves-i mütecessim” olarak nitelendirmiştir.

V. Kur’ân medeniyeti

Kur’ân medeniyeti, coğrafya ile sınırlı bir kavram değildir. Nerede bir güzellik varsa; o Kur’ân medeniyetinin bir parçasıdır. Müslüman olmayan toplumların sahip oldukları güzellikler ve teknolojik gelişmeler de Kur’ân medeniyetinin içinde yer alır. Çünkü, insanoğlu sürekli iyi ve güzel olana meyilli olarak yaratılmıştır. “kâinatta maksud-u bizzat hayırlar ve güzelliklerdir. Her şeyin kemale bir meyli vardır” (İşârâtü’l-İ’câz).

Şuur sahibi olan insan, aklı ve vicdanının da yardımıyla hak ve hakikati bulmaya yetenekli olarak yaratılmıştır. Bu açıdan, Amerika’daki bir kişinin teknolojik çalışmaları, Hindistan’daki bir kişinin dürüstlüğü, Türkiye’deki bir kişinin yardımseverliği, Almanya’daki bir kişinin temizliği ve çalışkanlığı Kur’ân medeniyetinin bir parçasıdır. Müslümanların her davranışı Kur’ânî olmadığı gibi, Müslüman olmayanların da bütün davranışları Kur’ân dışı değildir.

Batıdaki olumlu gelişmelerde, insan fıtratındaki akıl ve vicdan gibi cihazlar yanında, geçmiş dönemlerden süzülerek gelen İlâhî vahyin tesirleri ve doğrudan Kur’ân-ı Kerim’den öğrendikleri hakikatler etkili olmuştur. Batılılar, Haçlı Seferleri, Endülüs Emevileri ve Sicilyalı tüccarlar ve İslam medreseleri yoluyla İslâm’dan öğrendiklerini uygulayarak bugünkü gelişmelerini sağlamışlardır. Ancak, bugün mânevî açıdan hâlâ Kur’ân’ın hakikatlarıne şiddetle muhtaçtırlar.

VI. Maddî terakkî ve mucizeler

Peygamberler, yaşadıkları dönemlerde Kur’ân medeniyetinin esaslarını anlatarak, insanların dünya ve ahiret saadetine kavuşmaları için çabalamışlardır. Onlar, mânevî cihette bir önder oldukları gibi, maddî cihette de önder olarak gönderilmişlerdir. Peygamber mucizeleri maddî terakkînin en uç noktalarını göstermiştir. Hz. Âdem’e eşyanın isim ve hakikatinin vahyedilmesi, Hz. Nuh’a gemi yapımının öğretilmesi, Hz. Davut’a demire şekil verme mucizesinin verilmesi ve Hz. Süleyman’a uçma mucizesinin ihsan edilmesi bu çerçevedeki örneklerdendir.

Bu açıdan, Kur’ân medeniyeti insanın ruhen tekâmül etmesini sağladığı gibi, dünyevi/teknolojik olarak da ilerlemesini amaçlamıştır. Müslümanların manen tefessüh etmesi nasıl ki Kur’ân medeniyetine aykırı ise, madden geri kalmaları da aykırıdır.

VII. Taklit hastalığı

Bugün, yaşadığımız problemlerin temelinde Kur’ân medeniyetine yeterince sahip olamayışımız yatmaktadır. Sefih Batı medeniyeti medya ve küreselleşmenin diğer aygıtlarıyla, insanlar üzerinde çağdaş bir esaret kurmaktadır. Sürekli savaş ve çatışmaların yaşanması, tüketim çılgınlığının zarurî olmayan pek çok şeyi zarurî gibi göstererek insanları sıkıntıya sokması, ahlâksızlık ve sefahatin gençleri hedef alarak büyük tahribatlar yapması, kadınların bir meta gibi kullanılması, tembellik ve nemelâzımcılığın yaygınlaşması, faizin yaygınlaşarak zekât ve yardımlaşmanın zayıflaması, menfaat ve nefisperestliğin insanları istilâ etmesi sefih medeniyete esir olunmasının bir sonucudur. Bu konuda Bediüzzaman, Müslümanları özellikle gençleri medeniyetin sefih kısmını taklit etmemeleri konusunda ikaz etmiştir.

VIII. Kur’ân medeniyetinin hedefleri

Kur’ân’ın mesajları evrensel nitelik taşır. İnsanlığın bütününe huzur ve mutluluk getirmeyi hedefler. Kur’ân ancak umumun, en azından ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder. Batı medeniyeti ise, insanlığın yüzde seksenini meşakkat ve şekavete sevk etmiştir. Bugün insanlık Kur’ân’ın barış, kardeşlik, yardımlaşma, adalet gibi kavramları çevresinde toplanmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda Irak’ın işgal edilmesi üzerine dünyanın hemen hemen bütün ülkelerinde işgali tel’in eden gösterilerin yapılması, insanlığı barış ve kardeşlik gibi Kur’ân medeniyetinin özellikleri çevresinde birleştiğini göstermektedir.

Sonuç

Bütün bu değerlendirmeler ışığında, Kur’ân medeniyetinin üstünlüğünü sağlayan müspet esaslar, kâinattaki vücud, hayır ve hüsün hakikatlarıyla örtüşmektedir. kâinattaki âhenk ve süreklilik bu müspet esaslarla temin edilmiştir. Aynı özelliklerle donanmış Kur’ân medeniyeti de sürekli ve sürdürülebilir vasıfta kalacaktır. Kâinatın âhenkli işleyişinde hakim düsturların müspet esaslar oluşu, Kur’ân ve kâinatın birbirleriyle uyumunu netice vermekte, böylece kâinatın özü olan insanın huzur ve sükûnunun kalıcı ve temel prensipleri ortaya çıkmaktadır. Menfî esasların hâkim olduğu hazır medeniyet ise uzun ömürlü olmayacaktır. Çünkü, menfîliğin ömrü kısa, tesiri geçicidir. Menfî hiçbir zaman kalıcı olmamıştır. İnşallah istikbaldeki İslâmiyetin kuvveti ile medeniyetin iyilikleri üstün gelerek, yeryüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-ı umumiyi de temin edecektir.

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*