Medine kardeşliği ve Risâle-i Nur

alt

Karşımızdaki engeller, içinden çıkamadığımız meseleler ne kadar büyük ve ne kadar çeşitli olursa olsun hepsinin de gelip düğümlendiği nokta sayısı, zannedildiği gibi öyle çok fazla değildir. İman ve kardeşlik ve kardeşler arasındaki muhabbet ve sevgi; çözüm ve çarelerin iç içe olduğu hususlardan birisidir. Çare ararken etrafa fazla dağılmamız, ana meselenin önemini fazla kavrayamadığımızdan olsa gerek… Kim bilir belki de kendi nefislerimizi savunmak için işin kolayına kaçmayı tercih ediyoruz.

Gerçekte Peygamberimiz (asm) iman ve uhuvvet arasındaki kopmaz bağı şu hadis-i şerif ile kesin olarak ortaya koymuştur: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçek manada iman etmiş olamazsınız…” Demek ki, neredeyse çağın hastalığı olan, gerek hususî hayatımızda gerekse cemiyet hayatında birbirimize olan sevgisizlik ve tahammülsüzlüğün çıkış noktası çok uzaklarda ve çok karmaşık değil… İman zaafı pek çok şeyde olduğu gibi problemlerimizin ana kaynağı olmaya devam ediyor.

Bilindiği gibi Peygamberimiz (asm) Medine’de, Ensar ile Muhaciri kardeş ilân etmişti. O zamana kadar, kabile taassubu ile yaşayan, birbirleriyle bitmek bilmeyen kan dâvâları gibi birçok batıl adet ve geleneklerine körü körüne bağlı, hatta kız çocuklarını diri diri gömecek kadar kalb katılığına sahip birbirine yabancı insanlar, kimsenin kimseyi incitmediği bir nezaket ve nezahet ile bir araya geldiler ve kardeş oldular. Vaktiyle, gurur ve kibirlerine, benlik ve enaniyetlerine, nefis ve menfaatlerine dokunacak en küçük bir hadisede öfke ile ayağa kalkıp kan döken o insanlar birbirlerinin eksiklerini tamamlayan, kusurlarını telâfi eden ve hatalarını affeden muazzam şahsiyetler haline geldiler. Onları kısa zamanda bu seviyeye yükselten, Âlemlerin Rabbine ve O’nun Habibine (asm) karşı sarsılmaz bir iman ve itaatten başka bir şey değildir. Onların Peygamberimize (asm) olan imanları o kadar fazla idi ki, Medine sanki bir babanın riyasetinde bir muazzam hane ve mükemmel bir ev olmuştu. Evet, Yesrib’i Medine yani gerçek manada medeniyet şehri yapan sırlardan birisi mü’minler arasındaki bu samimî uhuvvet ve ebedî kardeşlik anlayışı idi. Kur’ân-ı Azîmüşşan bu hususu Âl-i İmran Sûresinde şöyle açıklıyor: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı.”

Hadis-i Şerif ile âyeti beraber mütalâa edecek olursak: Kardeşliğin neticesi, cennet; düşmanlığın ise “ateş çukuru”. Cennet ve ateş çukurunun ahirete mahsus olmadığını unutmamak gerekiyor.

Malûm, Cenâb-ı Hakk’ı görüyor gibi ibadet ve kulluk etmeye “ihsan mertebesi” deniyor. Peygamberimiz (asm) bu hususu açıklarken: “Sen Rabbini görmesen de Rabbin seni görüyor.” demiştir. Bu sebeple sahabenin, diğer hususlarda olduğu gibi, kardeşler arasındaki münasebetleri, samimî davranışları, yardımlaşmaları, emsalsiz olan tesanüd, feragat ve fedakârlıkları hep “ihsan mertebesinde” olmuştur. Tahammülleri, öfkelerini yutmaları, birbirlerini anlayışla karşılamaları ve yardımlaşmaları hep Âlemlerin Rabbinin huzurunda olduklarını akıldan çıkarmamaları sebebiyledir. Birbirlerine karşı en nihayetinde düşmanlığı netice verecek olan nezaketsizlik, kin ve hased gibi duyguların huzurda olmanın edebine aykırı olduğu idraki ile mükemmel bir uhuvvet ve ebedî bir kardeşlik hâsıl olmuştur.

Bilindiği gibi Mekkeli Müslümanlar baskı ve zulümlerin tahammül sınırını aşmasıyla hicrete mecbur kalmışlardı. Kimisi fert fert, kimisi aileler hâlinde bilmedikleri ve tanımadıkları bir diyara gitmişlerdi. Ulaşım ve haberleşmenin az olduğu o zamanlarda onları, bilmedikleri ve tanımadıkları bir yaşantı, farklı huy ve mizaçlardaki insanlar ve farklı bir toplum bekliyordu. Ancak kader onlar için kıyamete kadar sürecek bir kardeşliğin temelini atıyor; esaslarını fiilen, uygulamalı olarak tesbit ediyordu. Yine Ashab-ı Suffa da benzer şekilde farklı mizaç ve huydaki insanların esaslarını Peygamberimizin (asm) tesbit ettiği kardeşlik potasında erimesinin mühim bir sebebidir. Bugün bir kısım olumsuzluklara rağmen bir buçuk milyar Müslümanın, dünyanın her tarafında birbirlerini samimî birer kardeş olarak hissetmesini, o gün temelleri atılan kardeşlik anlayışına borçluyuz.

Bugüne gelecek olursak, Risâle-i Nur hizmeti; külliyatıyla, aksatılmadan devam eden dersleriyle, dershaneleriyle, cemaatiyle ve hizmet metoduyla Medine’deki uhuvvet ve kardeşlik projesinin yeniden ihyası ve canlandırılmasıdır. Kaynağı Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye olan Risâle-i Nur prensipleri çerçevesinde ders ve dershane müdavimlerinin birbirlerini tanıyıp kaynaşmaları, aynı idealler etrafında bir araya gelmeleri Medine’deki uhuvvet ve kardeşlik medeniyetinin yeniden hayata geçirilmesidir. Risâle-i Nur eserlerinin sürekli okunuyor olmasıyla müellifinin tasarrufunun devam ediyor olması ve Nur Hizmetinin en mühim esaslarından olan “tahkiki iman” ve “ihlâs” prensibi sayesinde “ihsan” mertebesi ile samimî bir kardeşlik vücuda gelmiştir. Klâsik gelse de, farklı mizaç ve huylarda farklı memleketlerdeki insanların samimî bir kardeşlik hissiyle kucaklaşmaları Risâle-i Nur hizmetinin bu husustaki muvaffakiyetinin bir göstergesidir. Yine “Aziz, sıddık kardeşim” hitabıyla başlayan her bir mektub, her ifade bile başlı başına hakka ve hakikata ulaştıran Cadde-i Kübra-yı Kur’âniyedir.
Peygamberimizin (asm) getirdiği bakış açısının ve uhuvvet nurunun sadece Medine ile sınırlı olduğunu düşünmek nasıl eksik ve yanlış işe, sadece insanlar ile sınırlı olduğunu düşünmek de aynı derecede eksiktir. Çünkü kardeşlik de; benlik, gurur ve kibir gözlüklerini atıp mütevazı bir kul ve vazifeli bir mü’min nazarıyla kâinata bakabilmekle ancak mümkündür. Peygamberimizin (asm) getirdiği nur ile bütün varlık âleminin rengi değişmiş, her bir varlık kâinat mescidinde omuz omuza ibadet eden ve zikreden kardeşler hükmüne geçmiştir. Evet, kâinatın yaratılış sebebi muhabbet olduğu gibi, zerrelerden kürelere kadar büyük hızlarla hareket eden dev gök cisimlerini bir arada tutan da muhabbettir, sevgidir, Rablerine itaat ve ubudiyetleridir. Peygamberimizin (asm) getirdiği nurun insan kalbinin en ince noktalarından kâinatın en uzak köşelerine kadar uzanan hakikatını ve tesirini görmek için On Dokuzuncu Mektub’da geçen şu ifadeye bakalım: “Onun neşrettiği nur ile o matemhane-i umumî, şevk u cezbe içinde bir zikirhaneye inkılâb etti. O ecnebi, düşman mevcudat, birer dost ve kardeş şekline girdi. O camidat-ı meyyite-i samite birer munis memur, birer müsahhar hizmetkâr vaziyetini aldı ve o ağlayıcı ve şekva edici kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâkir suretine girdi.”

Şu keşmekeş ve kargaşa dolu dünyada, ailelerin manen ve maddeten dağıldığı, fertlerin birbirine alabildiğine yabancılaştığı; savaşların, düşmanlıkların, kin ve nefretin, baskı ve zulümlerin bütün acımasızlığıyla devam ettiği bir zamanda en çok ihtiyaç duyduğumuz şey samimî ve ebedî bir uhuvvet ve içten bir kardeşlik anlayışıdır. Ne mutlu kâinat mescidine uhuvvet nazarıyla bakabilenlere…

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*