Medreset’üz Zehra nedir?

Kendi beyanlarından anlaşıldığı üzere Bediüzzaman Said Nursî’nin en fazla önem verdiği iki konu olduğu göze çarpar: “Medreset’üz Zehra ve Risale-i Nur Külliyatı”.

Bunlardan “Medreset’üz Zehra” önceleri Osmanlı’da Kürdistan denilen bölgeyi ayağa kaldırma düşüncesiyle ortaya çıkmış bölgesel bir eğitim projesi iken; daha sonra İslam ümmetinin günümüz dünyasında hak ettiği yeri almasını sağlayacak bir gelecek projeksiyonuna dönüşmüştür.

Risale-i Nur ise, bir türlü gerçekleşemeyen bu projenin temeli ve birinci aşaması olmuş ve ümmetin en önemli hastalığı olan “zaaf-ı diyanet”in önüne geçecek, iman hakikatlerinin kalplerde tekrar canlanmasını sağlayacak, dinin bilim, felsefe ve sanatla çarpışmadığını belki sadece felsefenin yoldan çıkmış ve şimdilerde zihinleri istila etmiş bir koluyla zıtlaştığını gösterecek ve göstermiş olan bir külliyat olarak önümüzde durmaktadır.

Medreset’üz Zehra’ya, klasik bir üniversiteden; Kafkas, Diyarbakır, Bitlis ve Van arasında sıkışmış bir coğrafya için kurgulanan bir üniversite’den/ medrese’den daha fazla bir anlam yüklemek mümkündür, hatta kaçınılmazdır. Bu konu Bediüzzamanın gözünde o kadar önemlidir ki, bu hayalin gerçekleşmesi için tam 55 sene ve üç kuşak boyunca ülkeyi idare eden yöneticilere; II. Abdulhamid’e, Sultan Reşad’a, Mustafa Kemal’e, Celal Bayar ve Adnan Menderes’e ısrarlı müracaatlarda bulunmuştur.

Son müraacatıyla ilgili olarak Emirdağ Lahikası II’de şunlar yazılıdır:

“Vilayet-i Şarkiyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas ve Hem Türkistan’ın ortasında Medresetü’z-Zehra mânâsında, Camiü’l-Ezher üslubunda bir darü’l-fünun, hem mektep, hem medrese olacak bir üniversite için tam 55 senedir, Risale-i Nur’un hakikatına çalıştığım gibi, ona da çalışmışım…(1)”

Kürdistan’da bir Medrese kurma fikri, zamanla tabir caizse “müsbet bir gelecek tasarımı”na dönüşmüştür. Kapsam itibarıyla bu fikir ilk planlandığı dönemde Osmanlı entelektüel camiasının yoğun şekilde tartıştığı “millet/ümmet/devlet nasıl kurtulur?” sorusuna verdikleri dört cevaptan (Osmanlıcılık, Ümmetçilik, Batıcılık, Türkçülük) farklı bir öneri olarak karşımıza çıkmaktadır. Divan-ı Harb-i Örfî’de bu husus “Kılıçlarınızı, fen ve san’at ve tesanüd-ü hikmet-i Kur’âniye cevherinden yapmalısınız” şeklinde ifade edilir. Milletin kurtuluşu bu üç hakikate; bilime, sanata ve Kur’ân’ın hikmetine dayanmakla mümkündür.

Peki, Medreset’üz Zehra’nın ilk tasarlandığı şekliyle, kurgulandığı dönemde gerçekleşmesi mümkün müydü?

II. Abdulhamid eğitim meselesini en temel sorunlardan birisi olarak görmüş ve Osmanlı tarihinin en yoğun eğitim hamlelerini gerçekleştirmiştir. Ancak bu yoğunluk “modern mektep”ler ve “teknik okullar” şeklinde tezahür etmiş; ne yazık ki asırlar boyu Osmanlının temel eğitim ve insan kaynağı müessesesi olan medreseler adeta ölüme terk edilmiştir.

II. Abdulhamit’e medreselerle ilgili Layihalar (raporlar) sunulmuştur. Bunlardan Şeyh Ali Efendizade Muhyiddin’in hazırladığı layihada “Son dönem padişahları medresenin ıslahına bakmamışlar ve teşvik görmeyen ulema her yerde gerilemeye yüz tutmuştur, devlet adamları yeni fenlerin medresede okutulmasını engellemektedir Devlet adamlarının medreseye karşı olmalarının sebebi, dinsizliğin, ahlâksızlığın ve keyfî idarenin kolayca yapılmasıdır. Eğer ulema, yeni fenleri de okuyacak olsa bir eline fenni, diğer eline dini alarak birer dâhi olacaklar, dinsizlere meydan kalmayacak, her türlü yeni icatları şeriata uydurarak insan ahlâkını muhafaza edeceklerdir. Devlet adamları bunu bildikleri için medreselerin yenileşmesini istememektedirler. Ulema müstebid hükümetlerin yalancılığından, mavnalara doldurularak İstanbul’dan çıkarılma tehditlerinden, softalara hakaret edilmesinden, devlet adamlarının başı sarıklı olanı mutaassıbtır deyip küçük görmelerinden bıkmışlar ve mevcut idareyi yalan kaynağı ve din haini görmektedirler” denilmektedir.

Şeyh Muhyiddin layihada ilginç bir anekdot da aktarmaktadır: “Namık Kemal Bey’in valiliğinde, valilerden Memalik-i Osmaniye’de maarifin ilerlemesi neye bağlıdır?” diye sorulur. Kemal Bey “Hükümet arzu ederse medaris-i ilmiyenin ıslahı ile birden bire ilerleme meydana gelir” şeklinde bir cevap verir” (2).

Benzer raporlara rağmen Padişah tek tercih yapmış ve tercihini modern mekteplerden yana kullanmıştır. Bu yaklaşımında Abdülaziz Han’ın tahttan indirilmesi ve şehid edilmesi sırasında softaların ve medrese talebelerinin darbecilere verdiği desteğin payı büyüktür. Bu süreçte medrese öğrencileri 1892 yılından sonra hiçbir sınava alınmayarak bürokrasiden de uzaklaştırılmıştır. Böylece medrese öğretiminin seviyesi olabildiğince düşmüştür. Dolayısıyla, bu dönemde devleti tahkim, yabancı mekteplerin etkilerini düşürme ve devlete bürokrat yetiştirme şeklinde özetlenebilecek sınırlı bir yaklaşım Osmanlı Devletinin eğitim politikalarına hakim olmuş; dinî ilimler ve dinî ilimlerin öğretildiği medreseler gözden düşmüştür. Bu bakımdan, Bediüzzaman’ın Abdulhamit yönetimine sunmaya çalıştığı Medreset’üz Zehra projesinin, en azından bu dönemde gerçekleşemeyeceği açıktı. Gerçekleşseydi de Bediüzzamanın tarif ettiği şekliyle olmayacaktı. Çeşitli makalelerinde de yazdığı gibi, meşrutiyet ve hürriyetin olmadığı istibdat rejiminde Medreset’üz Zehra’nın oluşması ve yerleşmesi mümkün değildi.

M.Eren Bozoklu

Dipnotlar:
(1) Emirdağ Lâhikası, II:, s.196
(2) Başbakanlık Osmanlı Arşivi. Y. EE.71 /89

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*