Mesleğimizin esası şefkattir

Risale-i Nur mesleğinin dört esasından biri olan şefkat, çok iyi anlaşılması gereken bir hakikattir.

Belki birçok kişinin aklına şu soru gelmiş olabilir: Neden acz, fakr, şefkat ve tefekkür? Neden şefkat yerine muhabbet değil? İman, Kur’ân hizmetine nasıl şefkat edilir? Üstad Bediüzzaman’ın “Kâinata değişmem” dediği Zübeyir Gündüzalp’i “maddî- manevî hiçbir karşılık beklememek” şartı ile hizmetine kabul etmesi ne mânâ ifade ediyor?

Bu sorularımıza cevap bulabilmek için ilk önce şefkat ve muhabbet kavramlarının mânâlarına bakalım; muhabbet, Arapça “sevgi” manasına gelen “hubb” kelimesinden türetilmiştir. Pratik hayattaki kapsadığı anlama gelecek olursak “Cenâb-ı Hak tarafından kâinatta yaratılmış olan her şeye karşı hissedebildiğimiz sevgi” diyebiliriz. İnsan olmamız itibariyle kâinattaki her şey ile alâkadarız ve her şeyi sevebilme potansiyeline sahibiz. Şefkat ise Arapça “şfk” kökünden gelmiş olup “acıma, merhamet” mânâlarını barındırır.

İkisini karşılaştıracak olursak karşımıza şöyle bir tablo çıkar: Şefkat bütün çeşitleriyle temiz bir duygudur. Çünkü içinde acımayı ve merhameti barındırır. Meselâ düşmanınıza muhabbet besleyemezken, şefkatinizden ötürü ona acıyabilirsiniz ve lütufla onun ıslâhına çalışabilirsiniz. Bir annenin evlâdına, bir tavuğun civcive, öğretmenin öğrencisine, doktorun hastasına duyduğu şefkat temizdir. Çünkü karşılık beklemek yoktur. Cenâb-ı Hak, iman etmiş olsun veya olmasın bütün yarattıklarına, hiçbir karşılık beklemeden Rahman isminin tecellisiyle rızık verir. Rahman isminin insanda tecelli etmesi ile insanoğlu yalnız Lillah için muhatabına şefkat besler.

Muhabbet ise karşılık bekler. Muhatabı da onu sevsin ister. “Aşkın ağlamaları bir nevi taleptir, ücret istemektir” (Mektubat) diyor Üstad Bediüzzaman Hazretleri. Muhabbetinin karşılığını alamayınca da ıztıraplı elem çeker. Şefkat çok geniş kapsamlı bir duygudur. Bir anne kendi çocuğuna beslediği şefkat vasıtasıyla bütün evlâtlara şefkat besler. Oysa muhabbette durum öyle değildir. Yalnız bir tek mahbubu kabul ediyor.

Bediüzzaman bu durumu şöyle bir örnekle açıklıyor: “Meselâ biri demiş ‘Güneş mahbubumun hüsnünü görüp utanıyor; görmemek için, bulut perdesini başına çekiyor.’ Hey aşık efendi! Ne hakkın var, sekiz İsm-i A’zam’ın bir sahife-i nuranîsi olan güneşi böyle utandırıyorsun?” (Mektubat)

Aşkı, aşk-ı mecazî ve aşk-ı hakikî olarak ayırıyoruz. Fakat şefkatte öyle bir durum söz konusu değildir. Şefkatin mecazîsi yoktur. Üstad, bu zamandaki hizmet tarzı Risale-i Nur’dur diyor. Çünkü şefkat yolunu takip ediyor Nur mesleği. Tarîkatlerde ise aşk vardır. Hakikî Mahbub’a aşk yolu ile ulaşılmaya çalışılır. Bu yüzden uzundur, zordur. Çünkü insan, o yolun sonunda alacağı bir karşılık olduğunu düşünerek o yoldan devam eder. (Manevî makamlar gibi) Burada en çok dikkat edilmesi gereken nokta, karşılık bekleyip-beklememe durumudur.

Üstad, Zübeyir Gündüzalp’i hizmetine maddî-manevî hiçbir karşılık beklemeden kabul etmesi durumu bu hakikatle açığa kavuşmakta. Çünkü insan aklı, maddî karşılık beklememe durumunu anlayabiliyor, ama manevî karşılık beklememe durumu nasıl olacak? İnsan “Hiçbir şey istenmese de, Risale-i Nurlar’ı okurken lezzet almak ister” diye düşünebilir. Halbuki hakikat böyle değildir. Eğer kendimizi İman ve Kur’ân hizmetinde birer hizmetkâr olarak görüyorsak şefkat yolunu takip etmek zorundayız. Çünkü Kur’ân’a her Müslüman muhabbet duyar, ancak yalnız Kur’ân’ın hizmetkârları ona şefkat besler. Evet, Risale-i Nur mesleğinde hizmet eden bir hizmetkâr maddî-manevî hiçbir ücret isteyemez.

Manevî makamları ve insanların teveccühünü bekleyemez. Risale-i Nur benim dünyamı ve ahiretimi kurtaracak düşüncesiyle hizmet edemez. (İmanını kurtarmak meselesi bu konu dışındadır, çünkü her Müslümanın en büyük dâvâsı imanını kurtarmak dâvâsıdır.) Bizim mesleğimizin esası şefkattir. Maddî-manevî hiçbir karşılık beklemeden, ihlâsla hizmet etmekle mükellefiz.

Fethiye Songül Akay