Mu’cize-i manevî ne demektir?

“Risale-i Nur, Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyânın bu asırda bir mu’cize-i mâneviyesi olan yüksek ve parlak bir tefsiridir.” (Konferans, Z. Gündüzalp)
İnsan akıl ve iradesi, gücü ve kudretinin üzerinde olan şeye “mu’cize” denir. Mu’cizeleri eksik ve noksan bilgimizle peygamberlere has bir özellik olarak öğrendiğimiz için peygamberlerin gösterdiği harikalar dışında mu’cizenin olmayacağı yanılgısından dolayı Allah’a ait olan, Allah’ın irade ve kudretine ait olan diğer mu’cizeleri göremiyoruz. Gerçekte Allah’ın yarattığı her şey mu’cizedir. Varlık bir mu’cizedir, bahar bir mu’cizedir, bir çekirdeğin ağaç olması ve tonlarca meyve vermesi mu’cizedir. Hidrojen ve Oksijenden oluşan su mu’cizedir, yağmur mu’cizedir, görmemiz, işitmemiz ve konuşmamız mu’cizedir. Çünkü bunlar ancak Allah’ın ilim, irade ve kudretinin eseridir. Hiçbirisi insanın eseri değildir.

Yine, mu’cize’yi sadece maddî, göze ve hisse hitap eden harikalar olarak algıladığımız için akla ve ilme ait mu’cizeleri göremiyoruz.

Bununla berabere ”Kelâm” kitapları peygamberlere verilen mu’cizeyi ikiye ayırırlar. Birincisi “Hissi mu’cizeler” ikincisi, “aklî mu’cizeler.” Peygamberlerin göstermiş olduğu maddî ve harika mu’cizelerdir. Hz. Nuh’un gemisi, Hz. Salih’in devesi, Hz. Musa’nın asası, Hz. Davud’un demiri hamur gibi yumuşatması ve Hz. İsa’nın ölüleri diriltmesi göze hitap eden hissi mu’cizlerdir.

“Ahirzaman” peygamberi Hz. Muhammed (asm) bütün peygamberlerden üstün özelliklere sahip olduğu için yüce Allah bütün peygamberlerin gösterdiği hissi mu’cizelerin benzerlerini ve daha harikalarını Peygamberimizin (asm) eliyle ve duâsı ile gösterdiği gibi üstün bir özellik olarak “Kur’ân-ı Kerîm” gibi insanların hiçbir şekilde müdahale edemediği, değiştiremediği, akıl ve ilim sahiplerinin her âyetten çıkardığı harika anlamlar, izahlar, yorumlar ve ilimler ile benzerini insanların yapamayacağı “Aklî” bir mu’cize de vermiştir. Bu mu’cize 14 asrı nuru ile aydınlattığı, akıllara yol gösterdiği, kalpleri nurlandırdığı, ruhları tekâmül ettirdiği ve insanların bütün ihtiyaçlarına cevap verdiği gibi kıyamete kadar baki bir rehber olmuş ve olmaya devam edecektir.

Peygamberimize (asm) verilen Kur’ân-ı Kerîm aklî ve ilmî bir mu’cize olmakla “manevî mu’cize”dir. Aynı şekilde maddî ve kevnî bir mu’cize olmadığı için manevî mu’cize sayılan Peygamberimizin (asm) güzel ahlâkı, dinini dünyaya kabul ettirmedeki başarısı, sözleri olan hadislerin ifade ettiği mu’cizevî manalar, sünnetine ittiba ederek insanlığa hidayet rehberi olan sahabeler, mücedditler, müçtehitler ve evliyalar ve dünyayı adaletle yöneten başta Hz. Ömer (ra) olmak üzere adil yöneticiler hep Peygamberimizin (asm) manevî mu’cizeleri değil midirler?

Peygamberimizin (asm) yolundan giden ve sünnetini rehber edinerek hak ve hakikati insanlara ders veren velilerin mazhar olduğu harikalara kerâmet denilmektedir. Kerâmet sahibi olan büyük evliyalar Allah’ın ikramı olan iman, ibadet, ahlâk ve fazilet sahibi olmayı ve böyle devam etmeyi kerametten daha değerli görmüşler ve “En büyük keramet istikamettir” demişler. Demek ki istikamet üzere olmak Allah’ın bir ihsanı ve ikramı olan manevî bir keramettir. Keramet ise Peygamberimizin (asm) manevî mu’cizelerinden bir nevidir.

Bir de “keramet-i ilmiye” vardır. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in ve hadis-i şeriflerin ifade ettiği ve insanlığa ders verdiği çok yüksek, insanların anlayış ve kavrayışlarına ufuk açan ve muğlak hakikatlerin anlaşılmasına vesile olan meselelerdir. Bediüzzaman “Kur’ân’ın i’cazını beyan et!” (Mektubat, 200, s. 357) emrine “İşaratü’l-İ’caz” tefsiri ile cevap vermiştir. İşâratü’l-İ’caz ise bu zamana kadar yazılan ve Kur’ân-ı Kerîm’in i’caz yönü ile tefsir eden bütün tefsirlerden daha harika olmakla gerçekten Kur’ân-ı Kerîm’in bir “Manevî mu’cizesidir.”

Fetva Emini Ali Rıza Efendi, çok zaman bu tefsiri mütâlâa ile yanına gelen dostlarına “Bu İşaratü’l-İ’caz bin tefsir kuvvetinde ve kıymetindedir” diye yemin ederek ilân ediyordu. (Tarihçe-i Hayat, 2004, s. 94.)

Risale-i Nur’un Kur’ân-ı Kerîm’in hakikatlerini neşretme ve Kur’ân’a olan hücumları önleme cihetiyle Kur’ân-ı Kerîm’in manevî mu’cizesi sayılabilecek özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

1. Bin seneden beri İslâm aleyhinde bulunan dinsizlerin felsefî fikirlerini Kur’ân’a olan itirazlarını itiraz ettikleri âyetlerin birer ilmî ve manevî mu’cize olduğunu izah ve ispat etmesi.

2. Yara açmadan, zihinleri bulandırmadan ve ehl-i dalâletin fikirlerini dile getirmeden ve iman hakikatlerini izah ve ispat ederek tedavi etmesi.

3. Her şeyden Allah’ı tanıtan pencereleri açması ve ehl-i dalâletin boğulduğu aynı yerden tevhid hakikatini izah ve ispat etmesi.

4. İbn-i Sina ve Farabi gibi dahi İslâm filozoflarının “Akıl bu yolda gidemez” diye izah edemedikleri Haşir ve Kader gibi en muğlak meseleleri avamın da anlayacağı en basit bir şekilde anlatması ve şüpheleri gidermesi.

Risale-i Nur’un Kur’ân-ı Kerîm’den istifade ederek keşfettiği ve hallettiği yüzlerce meselelerden saydığımız dört mesele dahi gösteriyor ki “Risale-i Nur” Kur’ân-ı Kerîm’in tefsiri ve Nübüvvet-i Ahmediye’nin ispatı olarak “Kur’ân’ın bir mu’cize-i maneviyesidir.”

Bediüzzaman’ın te’lif ettiği “Risale-i Nur Külliyatı” da Kur’ân-ı Kerîm’in bu asra bakan harika bir tefsiridir. Bediüzzaman bu tefsiri ile Kur’ân-ı Kerîm’in nurunu söndürmeye çalışan Avrupa kâfirlerine ve Asya münafıklarına “Kur’ân-ı Kerîm’in Allah kelâmı olduğunu, sönmez ve söndürülmez bir nur olduğunu” ispat etmiştir. Binden fazla mahkemenin “Beraat Kararları” “Din İşleri Yüksek Kurulları”nın ve ulemadan oluşan “Bilirkişi Raporları” bunun delili ve ispatıdır. Bunun dışında 50 seneyi aşkın devlet eliyle yasaklanmasına çalışıldığı halde dünyanın 50 diline çevrilerek dünyaya “İslâm Dininin” yayılmasına yaptığı hizmetleri de meydandadır.

Bütün bunlar dünya tarihinde benzeri olmayan harika ve mu’cizeye benzer olaylar değil midir? Devletlerin yasaklamaya çalışarak baskı yaptığı ve hiçbir maddî imkânı olmayan, sürgün hayatı yaşayan Bediüzzaman’ın bunu başarmasına imkân var mı? Peki bu iş Allah’ın işi değil midir? Öyle ise buna “Allah’ın harika mu’cizelerinden birisidir” denilse neden yanlış olsun?

Sonuç olarak, Risale-i Nur Külliyatı ile ehl-i iman, ehl-i ilim ve ehl-i diyanet okuyarak iftihar ederek “Risale-i Nur Kur’ân-ı Kerîm’in bir mu’cize-i maneviyesidir” diye ilân ederken, ehl-i küfür, ehl-i dalâlet ve ehl-i zındıka Risale-i Nur’ları hedef alarak yalan ve iftiralarla insanların gözünden düşürmeye ve okutmamaya çalışıyorlar. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmeye çalışıyorlar. Allah ise nurunu tamamlamaktan başka bir şey yapmaz” (Saff Sûresi, 61:8) buyurur. Dolayısıyla onların üflemeleri güneşi üflemekle söndürmek isteyen ahmakların durumu gibidir. Onların üflemeleri bu nurun daha da parlamasına vesile olacağından hiç şüphemiz yoktur.

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorumu siz yazın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.


*