Nasıl Müslüman oluyorlar?

Başka dinin mensupları nasıl Müslüman oluyorlar? Bu suâlin doğru ve tatminkâr cevabını uzun yıllardan beri arıyorum.

Bilhassa Avrupa seyahatlerinde muhataplarıma en çok sorduğum ve cevabını, izahını pür dikkat ve itina ile aradığım öncelikli suâlim budur.

Zira, bu mühim suâlin hakikatli bir cevabı bilindiğinde veya bulunduğunda, hem her ferdin ıslâhı, hem de dünya çapındaki imân ve İslâm hakikatlerinin hakimiyeti açısından, pek büyük bir merhale katedilmiş olacaktır.
Eski zamanlarda, geçmiş devirlerde, fertlerin, ailelerin ve kitlelerin İslâmiyetle müşerref olmalarına dair örneklerin haddi hesabı yoktur.

Bu tarihî gerçekliği Üstad Bediüzzaman şu sözlerle ifade ediyor: “…Edyân–ı sâire (diğer dinlerin) müntesipleri, mutlaka fevc fevc muhakeme–i akliye ile ve bürhân–ı kat’î ile daire–i İslâmiyete dahil olmuşlar ve olmaktadırlar.” (Tarihçe–i Hayat, s . 74)

Ne var ki, günümüz şartları itibariyle çok farklı bir durum ortaya çıkmış bulunuyor.

Günümüzde “Müslüman kimlikli” birçok, hatta pekçok kimse dinden çıkmış ve çıkmaya da devam ediyor.

Bunlar gidip dinsiz, ateist, mason, komünist, maddeci, tabiatperest oldular veya olmaktadırlar.

Dolayısıyla, bu zamanda bazı Müslümanlar bile dinden çıkıp imândan sıyrılırlarken, başka dine mensup olanların gelip İslâmın imân ve hidayet dairesine girmesi, elbette ki sevindirici ve bir o kadar da düşündürücü bir gelişmedir.

İşte, bizim de sorup aldığımız en doğru ve en mantıklı cevap şudur: “Biz, onlara imân ve İslâmiyet hakikatini ilmî izahlarla anlatıyoruz. Anlattıklarımızdan ikna oluyorlar. Ancak, hemen Müslüman olmayıp, bizi yakın takibe alıyorlar. Söylediklerimizi yaşayıp yaşamadığımıza bakıyorlar. Yani, teoride anlatılanların, pratik hayatta da geçerli olup olmadığına bilhassa dikkat ediyorlar, ondan sonra karar veriyorlar.”

Demek ki, hakikaten, bu zamanda “lisân–ı hâl” olan davranış dili, “lisân–ı kàl” olan anlatım dilinden daha etkili, daha tesirli imiş…

Sen güzel şeylerden istediğin kadar söz et, dilediğin kadar anlat. Söylediklerini kendin yaşamadıktan sonra, hizmetinin de fazla bir tesiri ve bir kıymet–i harbiyesi olmaz.

O halde, mutlaka yaşamak lâzım. İnandığımız kudsî hakikatleri, hâl diliyle de sergilemek ve imânı hayata hayat yapmak lâzım.

Bu takdirde, Müslüman neslinden olanları muhafaza edebileceğimiz gibi, başka dinden olanların İslâmiyet dairesine girmesine de vesile olabiliriz.

Nitekim, Bediüzzaman Hazretleri de, aynı gerçeğe parmak basıyor ve aynen şunları söylüyor: “Eğer biz, doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek, bundan sonra onlardan fevc fevc dahil olacaklardır.”

(Tarihçe–i Hayat, s . 74)

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*