Nefsin yapmakta zorlandığı amel: Fedakârlık

Günümüzde bazı kelimeler, hiç kullanılmadığı, kullanılsa da bir mânâ ifade etmediği için, sadece lügatlerde yer alarak adeta hükümsüz hale gelmiş bulunmaktadır. Bazı kelimeler de, sık kullanıldığı halde, içi boşaltılmış, bir mânâ ifade etmez olmuştur.

Günümüzde sık kullanılsa da ”fedakârlık” kelimesi de bunlardan birisidir. Maddiyatın bu kadar öne çıkması, hırs ve tamah gibi duyguların öne çıkması, fedakârlık kelimesinin de artık bir aslî görevini yitirdiğini göstermektedir.

Fedakârlık nefsin yapmakta en çok zorlandığı ameldir. İnsanı insan yapan en temel hususiyetlerden birisidir. Karşılığı olmadığından dolayı da yapılmasında çok güçlük çekilmektedir. Fedakârlığın bir gösteriş haline gelmesi, “yaptı desinler” diye yapılmış olması dolayısıyla, sadece sözde bir iyilikten ibaret hale gelmiştir.

Fedakârlık nefisle girilen çetin bir meydan muharebesidir. Zira yaptığımız veya yapacağımız her fedakârlığın karşısında hep onu buluruz. Ne zaman teşebbüs edip bir iyilik yapmaya kalksak hemen nefsimiz devreye girer.

Çok zordur nefsimizle mücadele etmek ve nefsimizin ördüğü surları aşmak. Bizi ikna etmek için türlü bahaneler bulur. “Sen ondan daha mı iyisin? Kendini düşünmüyorsan aileni düşün, geleceğini düşün. Düşenin dostu olmaz vs…” diyerek çıkar karşımıza. Ve her seferinde bizi yenilgiye uğratır.

Oysa ”Veren el, alan elden üstündür” diyerek, tanımlar Peygamber Efendimiz (asm) fedakârlığın ne demek olduğunu. Sürekli almaya alışmış insan için veren el olmak ne zor. Malından ve dahi gerektiğinde canından verebilmektir fedakârlık.

Her ne kadar Hz. Mevlânâ “bir mum diğer mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez” dese de zor gelir bize, vermek ya da yardım etmek. Mal canın yongasıdır der, malımızın azalacağından korkarız. Öyle ya, biz bu malı kolay kazanmadık! Sanki beraberimizde alıp götürecekmişiz gibi. Oysa mezarlıklar, geride mallarını bırakıp gidenlerle doludur.

Gaflet ağır bastığı için, sahip olduğumuz her ne varsa, bize ait olmadığını unuturuz Kur’ân-ı Kerîm’de bize;

”Göklerin ve yerin ve içlerinde olanların tamamının mülkü Allah’ındır. O, her şeye hakkıyle kadirdir” der Cenâb-ı Hak. (Maide Sûresi, 120) Ama biz, bizim olmayan ve bize emaneten verilenleri esirgeriz insanlardan. Dünyayı mal mülk toplama merkezi olarak görür ve dahi unuturuz muvakkat olduğunu.

Elbette bunun farkında olan, cefakâr ve fedakâr insanlar da yok değildir. İsimlerini bildiğimiz ve bilemediğimiz nice yiğitler var. Rıza-yı İlâhî uğruna malını mülkünü infak etmiş, yerini yurdunu terk etmiş, hatta canından da vazgeçmiş nice kahramanlar var.

Evet fedakârlık, sadece kendini düşünmek değil, başkalarını da düşünmek ve gerektiğinde onlar için de bedel ödeyebilmektir. Büyük insanlar, büyük fedakârlık gösteren insanlardır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nde olduğu gibi. Hapishanelerde, zindanlarda, sürgünlerde, çile ve ıztırap içerisinde geçen bir hayat. Mal mülk sahibi olmamış, kolay kolay red edilmeyecek bütün cazip teklifleri, elinin tersiyle itmiş ve kendisine verilen bütün makam mevki ve ödüllerin tamamını reddetmiş bir şahsiyet.

Hiçbir zaman dünyevî bir menfaat ve siyasî bir gaye peşinde koşmamış, sadece Allah’ın rızasını kazanmak ve milletin imanını kurtarmak gayesi ile ömrünü insanlığa adamış müstesna bir insan.

İşte böylesine bir hayat süren Üstad’ın, yapacağı fedakârlık da elbette farklı olacaktır. Sadece dünyasını değil gerekirse ahiretini de feda edebileceğini Tarihçe-i Hayat’ta özetle şöyle açıklamaktadır:

“Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Milletimizin imanını selâmette görürsem Cehennemin alevleri içerisinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.“

Kaç kişi, böyle bir düşünce ile başkaları için hem dünyasını hem de ahiretini, Cehennemde yanmayı göze alabilecek kadar feda edebilir? Böylesi bir fedakârlık nasıl açıklanabilir? Aklın sınırlarını zorlasak bile, ”Milletin imanını selâmette görmek uğruna, Cehennem alevleri içerisinde yanmayı” izah etmek mümkün mü? Sınırları ve ölçüsü olmayan fedakârlık kavramının, esasen anlamı tam da bu olsa gerek.

Sınır ve ölçü koyduğumuzda ve karşılığını beklediğimizde hiçbir anlamı kalmaz fedakârlığın. Zira fedakârlık, feragat ister, cesaret ister, sevgi ister. Düşmanımız dahi olsa, uzatılacak bir el ister. Ve Arif Nihat Asya’nın da dediği gibi “Bu dünya, düşmanlarını da gemisine alabilecek bir Nuh ister.”

Emin Fırat

image_pdf

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*